Bisiklet dünyasını elimden geldiğince izlemek ve konuyu kavramak için elde ettiğim fırsatları değerlendirmeye çalışıyorum. Bu anlamda da Kocaeli Üniversitesi’nin hazırladığı “Bisiklet ve Yasam” panelinde çok aydınlatıcı fikir ve kişilerle tanışma olanağı elde ettim. Panelde konuşulanlar dışında özel sohbetlerle (ve yazışmalarla) bugüne kadar yürütülen ilişkilerde öne çıkan fikirin, her ne kadar sivil toplum örgütleri bu işin en önemli itici güçlerinden olsalar bile, bu işin endüstrisi devreye girmediği müddetçe alacağı ivmenin yeterli olmayacağı yönünde. Yani tüketici (veya kullanıcı diyebiliriz) olarak bizler ne kadar bastırsak, siyasi irade üzerinde baskı oluşturmaya çalışsak eksik olan ayağın devrede olmaması işin hızını sınırlıyor. Kısacası: bisiklet endüstrisinin bu ise el atması gerekiyor.
Aralık 28, 2008
Durum / Ne Var Ne Yok?
Aralık 26, 2008
Bisiklet ve Yaşam Paneli





Aralık 20, 2008
RumeliFeneri, Fikret Albay'la
Bayramda Fikret Albay’la görüştüğümüzde, mutlaka havalar uygun olursa, tatil bitmeden bir yerlere, kısa da olsa pedallayalım dedik. Cuma yapacaktık, ama evdeki hesap çarşıya uymayınca tatilin son günü, Pazar yapalım dedik (14.12.08) ve Rumelifeneri’nde karar kıldık. Sarkis de katılacaktı, Mete de. Benim 2 arkadaşım (Mustafa + Uğur) da katılmak isteyince 5 kişi olacaktık, ancak Mete gezi sabahı evdeki kanalizasyonun tıkanması sebebiyle gelemedi, maalesef tüm gününü kanal açmaya ayıracaktı, umarım çok zorlanmamışdır.
Buluşma yeri olarak, Yeni Levent girişini, saat olarak da 9:30 dedik. Biz Sarkis’le 9:05’de Şişli Atatürk Müzesi önünde buluştuk ve Y.Levent’e doğru pedal basmaya başladık. Bayramın güneşli güzel günlerinden biriydi gene, ve yollar daha dolmamıştı. Bu nedenle rahat ve keyifle pedallama fırsatımız oldu. Mecidiyeköy’de küçük bir poğacayla açlığımı biraz bastırmaya çalıştım. Sarkis toktu. Trafik pek olmadığından Zincirlikuyu üzerinden Y. Levent’e çok kısa bir sürede ulaştık, biraz erken gelmiştik, Fikret Albay daha yoktu.

Bisikletleri tellere dayayıp, Sarkis’le banklarda oturarak sohbet etmeye başladık. Geçen hafta yaptığı Marmara adası gezisini anlattı, çok keyifli geçmiş ve daha uygun bir mevsimde mutlaka daha geniş kapsamlı olarak tekrarlamayı istiyor. Bu sefer katılamamıştım, ama gelecek sefer mutlaka ben de beraber geleceğim dedim. Biz böyle konuşurken Fikret Albay’ın da geldiğini gördük ve onu karşılamak üzere banktan kalkıp yanına gittik. Galiba km saatinde bir sorun vardı, çalışmıyordu. Düzeltmeye çalıştıksa da beceremedik ve bu geziyi mesafe ölçmeden yapmak zorunda kaldı. Fikret Albay, uzun kısa tüm gezilerininin km’lerini not ediyor ve sene sonunda o yıl içinde yaptığı toplam km’yi not alıyor, böylecene genel bir toplam çıkartabiliyor ki çok anlamlı. Çünkü dikkat ettim, genelde kaç km yaptınız sorusu çok sıkça soruluyor.

Yola çıkmadan önce bir resim çektirip, saat 10’da İzzet Baysal Huzur evini geçince, Tarabya yokuşundan önce soldaki Kilyos yolunun başında, Mustafa ve Uğur ile buluşmak için hareketlendik. Onlar İstinye ve Çayırbaşı’ndan geliyorlardı buluşma noktasına. Tam saatinde noktaya vardık, arkadaşlar da gelmişlerdi. Kısa tanışma faslından sonra Bahçeköy’e doğru yola çıktık. Peş peşe gidiyorduk ve artık asfaltı da düzgünleşmiş olan bu güzel yoldan keyifle su kemerlerine vardık ve oradan devamla Belgrad ormanı girişine doğru yönelip, sağdaki otobüs durakları girişinden sapıp Bahçeköy’e girdik. Seçimlerin yaklaşmasından olsa belediye hummalı bir çalışma içinde köyde, heryer kazılmış - geçilmiyor. Biz de bu durumu bilmediğimizden, her zaman kullandığımız bu yolda, biraz sonra bisikletlerden inmek ve iterek devam etmek durumunda kaldık. Neyse oturacağımız kahveye vardık ve çaylarımızı ısmarladık. Dışardaki masalar kalkmıştı, ama biz kendimize göre bir oturma düzenini oracıkta kuruverdik.

Mustafa’nin getirdiği poğacaları, çaylarla güzelce miğdemize indirdik. Fikret Albay bize bisiklet üzerinde yaşadığı onca maceralarından söz ediyor, genç arkadaşlarımız da hayret ve büyük bir keyifle dinliyor ve meraklarını gideriyorlardı.

Altında oturduğumuz ağacın üzerindeki kuşların, fazlaca kısmet yağdırmalarına daha fazla dayanamayıp, son yudumları bitirip o mekandan kalktık. Rotamız Kilyos yönüydü ve Bahçeköy çıkışındaki hafif yokuşu sırayla tırmanmaya başladık, yol artık bir iniyor bir çıkıyordu. Çok keyiflidir bu yol, orman içinden gider ve Zekeriyaköy sapağından sonra da araba yoğunluğu düşer. Askeriyenin önünden geçip, 3 yol ayrımından sağa Sarıyer - Maden yönüne saptık.

Biraz düz giden yol, sonra bayır aşağıya inmeye başladı ve biz sola, Koç Üniversitesi / R.Kavağı’na doğru döndük.

Kavağa inmedik, düz üniversitenin önündan giden ve sağında müthiş boğaz manzarası olan, zaman zaman ağaçların kapattığı bu güzelim orman yolundan kıvrıla kıvrıla Fener’e doğru yol aldık.

Yolumuzda, nereye gittiklerini anlayamadığımız atlarla karşılaştık. Çok da hoş oldu, sanki başka bir coğrafyada sandık kendimizi.

Ehh belediye Rumelifeneri’nde de çalışıyordu, İGDAŞ boru döşemiş, molozları daha kalkmamıştı. Fenerin yanına kadar varıp, sağındaki kartal yuvası gibi limana bakan kahvehaneye (Seyrü Sefa) konuşlandık.

İçeceklerin siparişi verildi (çaylar 1, meyveli çaylar 2,5 liraydı) ve sohbete bıraktığımız yerden devam edildi. Fikret Albay bize son 10 Kasım yolculuğunu, daha önceki Diyabet Haftası yolculuğunu ve daha pek çok macerasını anlatırken, ben de büyük zevk ve heyecanla dinlediğim bu hikayeler karşısında, acaba bende ne zaman birikecek böyle konular diye özlem duydum.

Rumelifeneri, İstanbul boğazının en kuzeyinde, Sarıyer ilçesine bağlı bir balıkçı köyüdür. Anadolufeneri ile karşılıklı olarak Karadeniz ile Boğaz’i birbirinden ayıran hattı oluştururlar.
Kırım savaşı sırasında, Fransız ve İngiliz gemilerinin Boğaz’ın ve Karadeniz’in girişlerini görebilmeleri için, yapılmasına karar verilen fener, Mayıs 15, 1856’da Fransızlar tarafından karşı sahildeki fenerle beraber, kule kısmı yapılarak, işletilmeye başlanmış. 1933’de Fransızlar’a verilen 100 senelik imtiyaz iptal edilmiş, ve tamamen bize geçmiştir. Denizden 58 m yüksekte olan kule, 30 m boyundadır. İlkin gazyağı, sonra asetilen ile çalışan lambası, günümüzde elektrik enerjisi ile ışığını 18 deniz mili uzağa gönderebilmektedir.
Fenerin ilginç de bir hikayesi var: ilk inşası sırasında, kulenin birkaç kez yıkılması üzerine, köyün yaşlıları, kule sahası içinde bir yatır olduğunu, kulenin bu yüzden yıkıldığını, Fransız yapım şirketine söyleyince, önce türbe yapılıp etrafi çevrilmiş, sonra da bugünkü fener kulesi yapılıp, bitirilmiş. Kule binası içinde bulunan, Saltuk Baba Türbesi ziyaret edilebiliyor.
Birazdan gürültülü bir motor sesiyle sohbetimiz kesildi, ve sıra sıra motorcuların gelişini izledik. Bize hiç benzemiyorlardı, gelmeleri gürül gürül dikkat çekiyordu. Herkes onlara bakıyor, kenara çekiliyordu. Onlar da herhalde bunu fark ediyorlar di ki, motorları yan yana park edip, müthiş bir gövde gösterisi yaptılar. Ta ki, birisinin motoru devrilince biraz karizmayı çizdirmiş olsalar da, gene limana doğru inerlerken dikkatler üzerlerindeydi.
Sohbetle zaman çabuk geçmişti. Karnımızın ziliyle kalkıp, köydeki küçük bir lokantada birşeyler yemek için hareketlendik. Kimimiz tost, kimimiz çorba, kimimiz ise döner ısmarladı ve aldığımız enerjiyle dönüşe hazırlandık.
Dönüşü Sarıyer üzerinden yapmaya karar verdik ve Maden’e inerek deniz kıyısına ulaştık. Havanın güzel olması sebebiyle trafik vardı, ama bizler aralardan fareler gibi sıyrılıp, yolumuza devam ettik. Uğur Çayırbaşı’nda ayrıldı, Fikret Albay ve Sarkis Haciosman yokuşuna vurdular, ben de adaşımla Beşiktaş yönüne doğru devam ettim. Mustafa İstinye’de benden ayrıldı ve ben de Bebek üzerinden Beşiktaş ve Akaretler’den Nişantaşı’na çıktım. Eve vardığımda saat 17:15’di.
8 saat açık hava, bunun 5 saati bisiklet üzerinde ve 75 km yol. 1521 cal ve 121 gr yağ yakmışım, hiç de fena değil.
10 günlük bayram tatili bitti ve yeni hafta başlayacak yarın. Herkese iyi bir hafta diliyorum.
Pedallarınız güçlü dönsün.
Not: Uğur’a, Fikret Albay’la ve adaşımla pedallarken çektiği resmim için çok teşekkür ederim.
Kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rumeli_Feneri
http://tr.wikipedia.org/wiki/Rumelifeneri,_Sarıyer
http://www.sihirlitur.com/gezi/rumeli_feneri/yorum.html
İlginizi çekebilir Karaburun Altılısı
Aralık 16, 2008
Eyüp'e doğru bir gezi
Bayramda gelecek yağmur ve soğuktan önce güzel havaları değerlendirmek için Cumartesi günü (06.12.08) Sibel ile saat 11'de Karaköy Vapur İskelesi'nde buluşmaya karar verdik.
Sibel uzaktan geliyor, Pendik'ten banliyö treniyle Haydarpaşa'ya, oradan da gemiyle Karaköy'e. Benim işimse kolaydı, Nişantaşı' ndan 20 dk'da iniverdim. Geldiğimde Sibel'i banklarda otururken buldum. Yanında getirdiği termostan çay ve aldığımız simit ve açmayla orada denize karşı sohbetle güzergahımızı planlamaya başladık:

Eminönü'ne geçip oradan Unkapanı'na doğru devam edip sağdan Siirt Pazarına girecektik. Sonra Kariye üzerinden Eyüp'e inmeyi ve Piyer Loti'ye çıkmaya karar verdik. Bütün bunları 3'e kadar yapmak istiyorduk, çünkü karanlığa kalmadan dönmesi gerekiyordu Sibel'in. Ne de olsa 2 saatlik bir dönüş yolu vardı daha. Bakalım hepsine zamanımız yetecek mi diye meraklanırken batmış iskelenin yerine konulan yenisinin de iyi kötü iş yaptığını gördük. Eskisi kadar rahat olmasa da zaman geçirmeden yenisini koymuştu İDO.
Hadi dedik artık dolaşmaya başlayalım ve Galata Köprüsü’nün altından geçip bisikletlerimize atlayıp Eminönü'nden sağa sapıp Atatürk Köprüsü’ne doğru ilerlemeye başladık. Bayram öncesi olmasına rağmen aşırı bir kalabalık yoktu yollarda. Herhalde ekonomik sıkıntının nedeni olsa diye düşündük. Yoksa burası alış veriş için dolup taşardı eski günlerde.
Atatürk Bulvarı'ndan yukarıya doğru İMC Çarşıları’nın karşısından ilerleyip kemerlere varmadan sağdan içeri girip Siirt Pazarı’na girdik. Belediye burasını yeniden düzenlemiş (sağlık koşullarına uygun olarak), eskiden ortada açıkta etler falan satılırdı. Şimdi bunların hepsi kalkmış, park düzenlemeleri yapılıp turistik bir görünüme kavuşturulmuş. Özellikle doğu yöresinin insanları burada kendi damak zevklerine ve alışkanlıklarına göre yiyecek bulabiliyorlar. Otlu peynir, kara kovan balı, menengiç, sumak, cevizli sucuk, kavun-karpuz çekirdeği, bittim sabunu bunlardan bazıları. Ben Van Peyniri'ni zaman zaman gelip buradan alırım. Tadına doyamazsınız.

Hele cay evlerindeki çaylar benim İstanbul'da içtiğim en güzel demlerdir. Biz de parkın sonuna doğru Gül Çayevi’ne yerleşip kendimize birer çay ısmarladık (şu bardağın güzelliğine bakın, hem de 60 kuruş).

Kıyafetlerimizden midir önce bizi turist sandılarsa da sonra Türkçe'yi çok iyi konuşan turistler sandılar (şaka şaka, ama bazen bu da oluyor, Türkçe cevap veriyorsun, vay be ne de güzel dilimizi konuşuyor - oluyor).

Çaylarımızı içip vatandaşlarla vedalaştıktan sonra Zeyrek Cami'ne doğru pedal bastık. Çevrede pek çok çocuğun özlem dolu bakışları arasında (küçükken ben de bisiklete hep hayran hayran bakmışımdır) mahalle arası sokaklardan Zeyrek'e arkadan yaklaştık. Çevre UNESCO tarafından koruma altına alındığından burada bir şeyi yıkamıyor, yenisini inşa edemiyorsunuz. Her şey plan dahilinde yapılıyor.
Bu da satılığa çıkmış eski bir ev.

Derken Sibel'in telefonu çaldı ve hattın ucunda arkadaşı Yaprak. Maalesef dirseğini zedelediğinden bu geziye katılamadığı gibi bir süre bisiklete de binemeyeceği onu çok üzüyordu, telefonla yaptıklarımız hakkında bilgi alıyor, eminim bizle olmak için can atıyordu. Sibel de ona gördüklerini anlatarak biraz olsun teselli etmeye çalışıyordu.

Bir kilise iken 1453 yılında camiye çevrilen bu yapının önüne geldiğimizde çevrede top oynayan çocuklar çevremizi sarıp bisikletlerimizin vitesleri ve markalarıyla çok ilgilendiler. Ben bisikletlere göz kulak oldum, Sibel ise içeriye girip ziyarette bulundu.

Çok beğenmişti, içeride restorasyon çalışmaları sürmekteydi. Ancak ibadet olduğundan fazla derinlere girememişti, kadınların gezmesi de o kadar kolay olamıyor. Başını örteceksin, bir hayli formalite var. Ama bu kadarı bile onu hayran bırakmaya yetmişti.
Zeyrek Cami (Pantokrator Manastırı Kilisesi) Doğu Roma döneminden kalma dini bir yapıdır. 1118 ve 1124 tarihleri arasında Bizans İmparatoriçesi Eirene Komnena bu manastır sitesini inşa etti ve onu Christ Pantokrator'a adadı. 1136 da imparator John II Komnenos bir kilise daha inşa etti ve bugünkü yapı (kilise) üç ayrı şapel'in bir araya gelmesinden oluştu ki Ayasofya'dan sonra İstanbul'da ayakta kalmış en büyük kilisedir. Fetihten sonra ilk medrese burada acıldı. Fatih külliyesiyle birlikte yeni medreselerin açılmasıyla buradaki medrese kapandı ve bina cami oldu. Bugün yalnızca güney kısmı ibadet için kullanılmaktadır.
Daha sonra arka tarafına geçip Koç topluluğunun işlettiği lokantanın terasından (Zeyrekhane, girişte yazılan uyarı yazısı gereği izinsiz fotoğraf çektirmiyorlarmış, biz de ısrar etmedik - ne durumsa!) Haliç'i ve Süleymaniye Cami'sini seyrettik. Ne muhteşem yapıttır o öyle, Mimar Sinan'ın eseri.
Eh, artık biraz da pedal basma zamanı geldi diye Fatih Cami'nin avlusundan geçip arkasındaki pazarın içinden Yavuz Selim Caddesi'ni keserek Nişanca'ya doğru ilerledik.

Arka sokakların verdiği rahatlık ve keyifle Karagümrük Spor Kulübü'nün stadına kadar gelip oradan ana caddeye çıktık. Fevzi Paşa Caddesi'nde bir benzincide Sibel'in arka lastiğine hava bastık, bayağı inikti ve acaba patladı da kaçırıyor mu tereddüdü içinde yola devam ettik (neyse ki bir sorun çıkarmadı). Kariye Müzesi önünde bisikletlerden inip çevreyi dolaşarak gezdik.

Bu bölge Turing başkanı Çelik Gülersoy tarafından onarılarak bugünkü görünüme kavuşmuştur. Kariye Müzesi 5. yy'da inşa edildiği bilinen bir Bizans Manastırı'dır. Diğer Bizans kiliselerinden ayıran en önemli özelliği 13. ve 14. yy'a ait mozaik ve freskolarıdır (biz bu gezimizde içine girmedik sadece dıştan izledik).
Sonra Konstantinopolis'in duvarları dibinden Tekfur Sarayı'nın yanından (dört duvarı kalmış Bizans dönemi Blaherna Sarayı yapıtlarından ayakta kalabilmiş tek örnektir. Fetihten sonra çeşitli amaçlarla kullanılan bu yapıda 18. yy'da İznik çinilerinin üretildiği bir imalathane mevcuttur. Bugün ise yakınında bir güvercin pazarı bulunmakta) Haliç'e doğru inmeye başladık. Yolumuzun üzerinde Anemas Zindanı'na da bir göz atarak.
Anemas aslında Arap kökenli bir Bizans komutanı olduğunu ve burada tutsak edilmesi nedeniyle zindanın onun adıyla anıldığını biliyoruz. Birçok tarihi filmde mekan olarak kullanılan zindanı, restorasyon çalışması yapıldığından gezmek mümkün değil.
Anemas Zindanı'nın bulunduğu terasın üzerinde Ivaz Efendi Cami yine görülmeye değer bir Osmanlı yapısı.
Burada küçük bir kahvehane var, zaman zaman müşteri gördüğüm. Küçük Yusuf'un bisikleti yanında bir hatıra resmi çektirelim dedik. Arkada Ivaz Efendi Cami.

Haliç'e indiğimizde sağımızda bir kilise gördük, Meryem Ana Ayazması (Panayia Vlahema). Orayı görmek için, düzenli bahçesinden geçip, bisikletlerimizi park ettikten sonra kiliseyi ziyaret ettik.

Daha önce yaşamış olduğum bir deneyim, papazın çocuklarından bisikleti korumak gerektiğini bildiğimden, sağlam bir yere bıraktık. Son gelişimde merakları sonucu bisiklet düşmüş, lambası kırılmıştı.
Sadece Hıristiyanlar değil Müslümanlar da buradaki kaynaktan çıkan suyu şifalı kabul etmekteler. Bizans döneminde Blaherna Sarayı'nın ayazması üzerine İmparatoriçe Pulcheria bir kilise yaptırmış ve Kudüs'ten gelen iki Bizanslı, Meryem Ana'ya ait olduğu iddiasıyla getirdikleri giysileri burada saklamışlar. Böylecene kilisenin önemi artmış. Ancak fetihten 20 yıl kadar önce yanan bu kilisenin yerine bügün 1900'lerde yapılmış olan küçük şirin bir kilise bulunmakta.

Artık Haliç'e inmiştik. Feshane'nin önünden geçerek Eyüp Sultan'a doğru ilerledik. Karnımız da acıkmıştı ve burada kendimize ve zevkimize göre bir yer bulmak için turlamaya başladık, onu beğenmedik bunu istemedik sonunda bir Karadeniz lokantasında karar kıldık (Rizem Cafe Restaurant 0212-5640353).

Sibel hemen yemeklere baktı ve kendisi için tadımlık bir karalahana çorbası ve hamsili pilav ısmarladı. Ben de bir çorba ve fasulye turşu kavurması istedim. Benim için nefisti bunlar, Sibel çorbayı pek beğenmemiş olsa da pilava bayıldı (açlıktan olsa, çektiğim yemek fotoları iyi çıkmadı, o nedenle göz zevkinizi bozmamak için eklemedim). Hemen sahipleriyle sohbete girişip gene grup olarak geldiğimizde indirim hakkını elde ettik (aslında bu çaba daha çok Sibel'e ait - itiraf edeyim). Yemekler uygun fiyatta, çorba 2,5 , hamsili pilav 5, turşu kavurma 4, muhlama 5, z.yağlılar 4 - 5 lira arası değişmekte. Tabii çaylar müesseseden olduğundan bolca içiyorsun :))

Laf lafı açtı, mantarlardan, yemeklerden girdik Rize'nin havasından suyundan çıktık. Gelecek sefere geldiğimizde muhlama yemeğe karar vererek ayrıldık ve artık Piyer Loti'ye çıkacak zaman kalmadığından Eyüp Sultan Cami önünde son bir hatıra resmi çekip dönüşe, Karaköy'e doğru yola çıktık.
Eyüp Sultan Cami 1458'de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış olup Müslümanlarca kutsal sayılan yerlerdendir. Burada Eyüp Sultan Türbesi, sandukasının ayak ucunda bir pınar, avlunun ortasında asırlık bir çınar ağacı bulunmaktadır. Bu kadar çok kabir, türbe, lahit başka bir camide iç içe geçmemiştir. Serviler ve mezarlıklar cami çevresini uhrevi bir mekana dönüştürmüşlerdir.
Dönüşte Balat yakınlarında Sibel'in bir arkadaşına, Bora'ya rastladık ve kısa bir sohbet ettik. Çalıştığı balık malzemeleri satan dükkanda tulum ve fener baktık ama almadık. Tulum biraz ağırdı (1,6 kg) ve biz daha hafif bir şey arıyorduk.
Cibali'den Has Üniversitesi önünden geçip Atatürk Köprüsü üzerinden Perşembe Pazarı içinden Karaköy'e geldik. Ayrılık vakti gelmişti ve Sibel'le vapur gişelerinde vedalaşıp kısa bir surede Nişantaşı'na dönmüş oldum. Sibel'in yolu daha uzundu. Sonuçta ben de 40 km yol yapmış ve 6 saat dolaşmıştım.
Bayramda hava güzel olursa (ki son günleri olacakmış) Küçükçekmece tarafına bir uzanmak istiyoruz. Gelmek isteyen?
Daha fazla bilgi için:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Zeyrek_Camii
http://www.ido.org.tr/dergiarsiv103.asp?ID=1435
http://www.bigglook.com/biggistanbul/semtler/eyup/ayazmakilisesi.asp
http://tr.wikipedia.org/wiki/Eyüp_Sultan_Camii
İlginizi çekebilir PiyerLoti gezisi










