24 Eylül 2012

Ballıca Kuartet

Küçük bir grup olacağımızdan, geziye Haydarpaşa’dan trenle başlamak daha doğru olacak. Hem zamandan hem de kilometreden kazanırız.

Sabah 8.30, H.Paşa’dan hareket. Levent ve arkadaşı Hüseyin ile buluşuyoruz. 40 dakikada Pendik’teyiz. Maalesef halen bisikletlere para alıyorlar (Halkalı‘da ödenmedi ama!). TCDD bu konuda nedense bisikletliye destek vermemekte ısrarlı gözüküyor. Yazıldı çizildi ama kafalar değişmedi!!!

Pendik’te şehir içinde Sabiha Gökçen yolu aramaktayız, tekrar sahile inmeyelim. Mahalle içlerinden geçip ana yola bağlanıyor (yön levhalarını takip edip), kendimizi yoğun bir otoyolda buluyoruz. Vızır vızır arabaların kenarından (bazen de aralarından) Kaynarca durağını geçip S. Gökçen’e doğru sapıyoruz. Şimdi bildiğim yoldayız, hep geldiğimiz. Aslında sahile inip sonra bu yola girmek daha rahat olacakmış. İlk bölümdeki karmakarışık trafikten kurtulurduk. Bunu da öğrenmiş olduk.

Yolumuz düz ama genelde hafif hafif tırmanan bir şekilde bizi İstanbul Park ayırımına getiriyor. Karşı yönden gelen bolca yol bisikletçisi görüyoruz. El sallıyoruz ama onlar hızlıca geçip uzaklaşıyorlar. Yarışçılar da ondan mı?!!!

Levent ve Hüseyin için bu rota ilkmiş. Eminim gideceğimiz yerleri merak ediyorlardır. Anadolu yakasında Ballıca keyifli bir yol. Fazla trafiği olmayan. Çok da tırmanışı.

Devamlı başı çekmekten yoruldum. Firuzan’a geç geç diye işaret ediyorum. O da basıyor pedallara, kayboluyor gözden. Tabii dinlenerek geldi arkamda buraya kadar :))

Sağımızda köpekler, bağlı olduklarından yanımıza gelemiyorlar. Uzaktan iletişime geçiyorlar: “Epeydir yoktunuz, nerelerdesiniz hav hav...”

Yer yer duruyor, buluşup tekrar yola koyularak Ballıca-Kurtdoğmuş sapağından sola dönüyoruz. Artık daha düşük evsafta bir yolda pedallamaktayız. Etrafımız ağaçlandı, yeşerdi. Piknikçiler bez afişlerini asmışlar: Giresunlular Derneği... vs. vs.


















































Bugün gene rüzgârlı bir gün, karşımızdan bizi durdurmaya çalışıyor. Bu da zaman zaman zorluyor. Kuzeydoğudan esiyor. Böyle günlerde ters yöne gidilmeli. Mesela Çekmece tarafları. Arkandan rüzgar seni ite ite gidersin.

Sol dirseğimi tam açamadığımdan bisiklet üzerindeki duruşum değişti. Mecburen diğerini de kırıyorum, bu da fazlaca bisikletin üzerine kapanmamı gerektiriyor. Yoruldukça düzeltiyorum kendimi, faydası olabildiği kadar. Belimin sol tarafında hissediyorum sıkıntıyı. Neyse, bakalım fizik ne kadar düzeltecek?

Bu rotanın en güzel bölümü Kurtdoğmuş-Ballıca ayırımda başlar. Düz dar bir yol, iki yanı ağaçlı. Çam kokusu içinde gidersiniz. Şansınız varsa ağaçlarda sincapları görürsünüz.

Şimdi güneş tepemizde, rüzgar da artık bize karşı değil. Ballıca’nın girişi sakin. Fazla kalabalık da sayılmaz burası. Tek kahvesi var, oraya yerleşiyoruz (Karaylar Krathanesi. Kr özellikle bitişik yazılmış). Bakınıyorum etrafıma, var mı değişiklik? Ama aynı kalmış Ballıca. Çaycı Ramazan Bey bizi hatırlıyor ve yanımıza geliyor. Uzundur yoktuk, arayı kapatmak için sohbet ediyoruz. Esin’in öğrencisi gelmiş, onu anlatıyor. Çaylar gene aynı, 50 kuruş. Değişmemiş. Bunu mevzu etmiştim zamanında. Küçücük köyde çaylar pahalı demiştim. Gelirim giderim, hep anlatır bunu :))

Masaya yayılıp yanımızdakilerle karnımızı doyuruyoruz. Hüseyin boş gelmiş, bakkaldan bir şeyler alarak katılıyor.

Peş peşe çayları yudumlayıp etrafı izleyerek geçiyor zaman. Ama bunu değiştiren bir durum: Hüseyin’in lastiği sönük. Meğerse her gezide patlarmış. Hele Muğla turunda 15’er kere patlamış. Bayağı fazla. Bir sorun olmalı. Herhalde batan şeyi bulamıyorlar, kalıyor içinde, gene patlatıyor. Başka ne olabilir ki? Patla, patla... sıkar adamı.

Camide kova var, su doldurup patlağı buluyoruz. Bir de supaptan kaçıyor hava. Onu da sıkıştırıyoruz. Havasını basıp yola koyulacağız. Ayrılmadan bir tur atalım, ineklere uğrayalım diye köy içine sapıyoruz. İnekler her yerde, boy boy. Bir kadın, bahçesine dalmış olanları kovalıyor. Bolca resim çekiyoruz.

Ama tatsız bir durum: Bu sefer Hüseyin’in ön lastiği sönük. Hoppala! Gerçekten bir kurşun döktürmeli Hüseyin J Bu kadar sık patlayan lastik de çekilmez ki!

Bu arada bir şeyi paylaşayım: cımbız ve supap anahtarı. Fikret Albay’dan öğrendim, yanımda bir cımbız taşıyorum. Şimdi lastik patladı, elimizle lastiğin içini yokluyoruz. Bulduk dikeni, çıkardık. Ama onun dibi kaldı. İleride batıp gene patlatacak. O nedenle lastiği iyicene büküp dikenin dibini cımbızla çıkartmak lazım-mutlaka! İkincisi supap anahtarı. Lastikçilerde bulunur. Hem kapaktır hem de ucu supabı söker-takar. Ayriyeten beraberinizde yedek supap da bulundurun. Neyin gerekeceği hiç belli olmuyor. Tabii bu dediğim araba supabı olanlar için.

Neyse Hüseyin ön lastiği de yamıyor ve nihayet dönüşe geçebiliyoruz (bu arada belirtmeliyim ki Hüseyin’in eli çabuk. Dakikasında işi bitiriyor. Patlak uzmanı olmuş). Oldukça düz, yer yer de inişli bir asfalttan Okan Üniversitesi’nin yanına, sonra hafif tırmanışları olan kıvrımlı bir yoldan Tepeören’e geliyoruz. Rüzgar arkamızdaydı. Biraz rahatladık.




























Süt neden beyazdır?
Hayvanlar yedikleri yiyeceklerin rengi ne olursa olsun ürettikleri besinlerin bu renkler ile alakası yoktur. İnekler aslında verdiğimiz bu örneğe uygun en ideal hayvanlardır. Bir inek çevresinde bulunan yeşil renkli otlardan başka pek bir şey yemez. Bunun sonucunda ise beyaz renkli süt her defasında kusursuz bir şekilde üretilmektedir.
İneklerin midesi insanlardan farklı olarak 4 odacıklıdır. Bu odacıklarda gelen yiyecekler çözülür ve moleküler bir hale getirilir. Moleküllerin ise herhangi bir rengi yoktur. Peki renksiz moleküllerden beyaz renkli süt nasıl meydana gelmektedir? Süt içinde bulunan Kalsiyum Kasinat süte beyaz rengi veren asıl maddedir.
Peki tüm bunların mantıklı bir açıklaması varken dışkı neden kahverengi veya idrar neden sarıdır? Dışkının kahverengi olmasını sağlayan en önemli nedenlerden biri bağırsaklarda bulunan sindirim enzimlerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bağırsaklarda ve böbreklerde bulunan safra sıvısı ise yine idrara sarı rengi veren ayrıca dışkıya kahverengi veren kimyasaldır.





 



















İstanbul Park’ın yakınlarından geçerken gürültülü motor sesleri bize kadar geldi. Araba mıydı, motosiklet miydi bunlar? Dikkatlice baktığımızda motosiklet olduklarını fark ettik. Antrenman mı yapıyorlardı, kurtlarını mı döküyorlardı?

Tepeören, adından da anlaşıldığı gibi tepede. Dört yöne giden bir kavşağın üstünde. İştahımıza da diyecek yok. Gene açıktık. Nerede doyurabiliriz? Bakınıyoruz, aranıyoruz, etrafta etçiler bol ama biz pideciye yerleşiyoruz. 7,5 lira peynirli, 8,5 karışık. Porsiyonlar bayağı büyük. Salata yanında ikram. Şişirdik karınlarımızı. Bu şekilde tepeden kendimizi salıyoruz, dönüş yoluna. Buradan itibaren İçmeler’e kadar hep iniş (neredeyse!) olacak.

Yorulmadan döne döne dolanıp geldik Tuzla yoluna ve Kaynarca üzerinden Pendik’e. İstasyonu elimizle koymuş gibi buluyoruz.

Trenin kalkışına 3 dakika var. Alelacele vagonlara yerleşip velespitleri de bağlayıp tıngır mıngır giden trenle evlere doğru yol almaktayız. Biz Kızıltoprak’ta ineceğiz, Levent ve Hüseyin H.Paşa’dan devam edecekler.

Bugünü de böylecene 61 kilometreyle tamamlamış oluyoruz.


Ballıca Turu



















Rota: Haydarpaşa-Pendik (trenle)-Ballıca-Tepeören-Kaynarca-Pendik-H.Paşa (trenle)

Tur tarihi: 9 Eylül 2012
Kat edilen mesafe: 61,06 km
Ortalama hız: 15,5 km/s.
Bisiklete biniş süresi: 3 saat 56 dk., dışarıda geçen zaman: 12 saat 42 dk.
En yüksek sıcaklık: 32 ˚C, en düşük: 22 ˚C, ortalama 28,7 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış): 662 m, kaybı (iniş): 568 m.

Garmin yol bilgileri için: Ballıca

Tur bilgisi: Tren pazar olduğundan mesai saati uygulaması yapmıyor. Ancak tam bilet kesiyor bisiklete.

Pendik’ten Sabiha Gökçen ayrımına kadar yer yer düz ama hafif tırmanış, sonra dikleşen bir çıkış ve Ballıca-Kurtdoğmuş sapağına kadar iniş. Buraya kadar yol kaymak asfalt ve güvenlik şeridi var. Ancak solunuzdan hızla araç geçmekte. Sapaktan sonra yol daralıyor, asfalt 2. sınıf oluyor ama daha sakin ve boş.

Ballıca’dan Okan Üniversitesi’ne kadar düz ve iniş. Sonra Tepeören’e doğru hafif hafif çıkış. Tepeören’den sahile (Tuzla) İçmeler’e kadar iniş. Sahil yolu Pendik’e kadar düz, hafif çıkış ve inişli. Kaynarca içi kalabalık ve trafikli.

Ballıca’da bir kahve ve bakkal var. Lokanta yok. Tepeören’de lokanta, kebapçı ve pideci var. Bakkal ve fırın da.




20 Eylül 2012

Tam boy katlanır bisiklet


Bunu taşımak bir mutluluk

Katlanır bisikletlerin çoğu bazı konularda ödün vermekteler: Ya inanılmaz derecede taşınmaya uygun ama küçük tekerlekli, ya da normal boyutlarda ancak taşıması oldukça dertli.

Mikulas Novontny’in çözümü, iki iyi şeyi bir arada sunuyor gibi görünüyor. Onun katlanır bisikleti standart 26” tekerlere sahip. Bunun nedeni tekerlerin büyüdükçe daha rahat bir sürüş sağlaması, çukur ve tümseklerden daha yumuşak geçerek tüm bisiklet sürüşünü daha keyifli hale getirmesi.

Ancak büyük tekerli katlanır bir bisiklet genelde taşıması oldukça güç olarak karşımıza çıkıyor. Bu tasarımın farkı ise bir dizi kolay açılır kolda (QR): Bisikleti bunlar yardımıyla döndürerek katlandığınızda iki tekerin de karşılıklı aynı hizada olması. Bisikletinizi tekerli bir bavul gibi kolaylıkla beraberinizde sürükleyebilmeniz demek bu!

Bu bisiklet halen fikir aşamasında, ama gerçek olması sabırsızlıkla bekleniyor.



























İlginizi çekebilir Bisiklet sevdası

15 Eylül 2012

RumeliKavağı, Fikret Albay’la

En hoşuma giden yani bu gezilerin, Fikret Albay ile sohbet etmek, anılarını dinlemek, rotalarını öğrenmek oluyor. O nedenle büyük bir keyifle cumartesini bekledim. Pazar gününe göre daha boş olacağını düşündüğünden, sabah saat 10'da Baltalimanı’nda buluşmak üzere sözleştik. Rumelifeneri’ne gideriz dedik.

Gruptan da Seçil, Aleks ve Levent de katılacaklarını bildirdiler. 2 de biz, 5 kişi olarak Beşiktaş’tan pedallamaya başladık. Hafta sonu olması sebebiyle yollar biraz daha boştu. Güneş de gülen yüzünü gösteriyordu. Ancak karşımızdan esen rüzgar bizi yer yer bayağı zorladı. Yolda rastladığımız bisikletçilerle selamlaşa selamlaşa buluşma noktasına vardık. 



















Sağda Fikret Albay’ın bisikletini görüyordum ama kendisi neredeydi diye aranırken, arkada bankta oturmuş beni izlerken buldum. Kucaklaştık, yeni arkadaşlarla tanıştırdım. Levent ile zaten tanışıyorlardı. Bir anı resmi çektirip altılı olarak Sarıyer’e doğru yola koyulduk. Fikret Albay “6 aydır binmiyorum, kondisyonumu merak ediyorum” diyordu. Ama sert rüzgara rağmen bizimle birlikte ilerliyordu.

Bu bölgelere gelmeyeli epey olmuştu. Bayağı değişiklikler yapılmış. İstinye’de balıkçı tezgahları kalkmış, marina oluşmuş. Kenardaki park yerleri derlenmiş... Epey yenilikler gördüm.

























Koyları dönerek süren yolumuz bizi Sarıyer’e getirdi. Ancak rüzgar Fikret Albay’ı yormuştu. Bu şekilde daha fazla devam etmek istemedi ve Rumelikavağı'ndan döneceğini söyledi. Bize de fazla gelmişti rüzgar, açıkçası. Sonuçta bu bir sohbet gezisiydi. O nedenle kendisiyle hareket etmek istediğimizi bildirdik ve Kavak'a doğru tırmanmaya başladık.

Kavakta bizi lokantalar büyük bir hevesle karşıladılar ama içimizde balık, midye gibi şeylere meraklı yoktu . Bir kahveye yerleştik. Beraberimizdekileri çay eşliğinde yiyerek sohbetimize başladık. Fikret Albay, maceralarını, rotalarını ve deneyimlerini bizimle paylaşıyor, biz de merakla dinliyorduk. Tur bisikletçiliğinin piri (duayeni) Fikret Albay bir hazine. Türkiye’yi dört bir tarafını dolaşmış. Her köşesine defalarca pedal basmış. Öyle çok hatırası var ki, anlat anlat bitmez. O nedenle bu turları ve buluşmaları sıkça yapmak istiyorum ki herkes onu dinlesin ve tanısın. Dün ile bugünü karşılaştırabilsin.

Yeteri kadar oturduğumuza karar verip dönüş yoluna girdik. Geldiğimiz gibi, aynı yolu kullanacağız. Bu sefer rüzgar bizden yana olacaktı. Oldu da, ancak bazı kıvrımlarda gene karşıdan estiği de oldu.















































Tarabya’dan geçerken 9 Ocak 2011’deki kazayı anmadan geçmek olmadı. Bazı olaylar insan hayatını derinden etkiliyor.

Yeniköy’de sahilde bir spor kulübünün çay bahçesi var. Orada bir mola vermek istedik. Ancak adamlar bisiklet sokmuyorlar. Kapı önünde bırakın demezler mi! Kim bisikletini gözden uzak bir yere bırakır ki? Anlatmaya çalıştıksa da kafası almadı garsonun. Biz de vazgeçtik oradan ve İstinye’de marina önünde bir kahveye geldik. Ama burada da çay 2 lira. Hoppala olduk. Bisikletçi bu fiyattan çay içmez diyerek ileride biraz daha ucuzuna yerleştik. Meydan Cafe’de 1,5 liraydı! Alışmışız 50 kuruşa, 75 kuruşa çay içmeye. Böyle 3 katı olunca iştahı kapanıyor insanın. Oturunca bir bardakla kalmıyoruz ki.




















Sohbetimize devam ettik. Karşılıklı herkes yaşadıklarını, gördüklerini paylaşıyordu. Saatler de ilerlemişti. Artık dönme vakti diyerek Baltalimanı'nda Fikret Albay bizden ayrılıp 4. Levent’e doğru tırmanışa geçti. Levent Ortaköy’de ayrıldı. Biz de Beşiktaş’tan Kadıköy’e geçip Seçil ve Aleks’e veda ettik.

Bu kısa turda gene 54 km pedallamışız. Ama en önemlisi Fikret Albay ile dolu dolu bir gün geçirmiştik.


Rumelikavağı Turu

Rota: Beşiktaş-Baltalimanı-Sarıyer-Rumelikavağı ve dönüş.
Tur tarihi: 8 Eylül 2012
Kat edilen mesafe: 54,34 km
Ortalama hız 12,8 km/h.
Bisiklete biniş süresi 4 saat 15 dk., dışarıda geçen zaman 8 saat 40 dk.
En yüksek sıcaklık 34˚C, en düşük 22˚C. Ortalama 27,9˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 456 m, kaybı (iniş) 458 m.

Garmin yol bilgileri için: RumeliKavağı, Fikret Alb.'la

Tur bilgisi: Beşiktaş’tan Sarıyer’e kadar boğaz kıyısı boyunca eğimsiz seyreden bir yol. Sarıyer’den Rumelikavağı’na kısa bir tırmanış, Tellibaba’ya kadar. Sonra iniş.

Boğaz boyunca yol trafik açısından yoğun olabiliyor. Yer yer kaldırım geniş, kullanmak mümkün. Ama balıkçı oltalarına dikkat!


Fotolar Firu’dan.


14 Eylül 2012

BFF İstanbul - Açılış Yemeği



Akşam 8’de konsolosluğun güvenliğinden geçip muhteşem bahçesine girdiğimizde tanıdık yüzleri aramaya başladık. Girişte Gökhan ve Saime Akçura’dan sonra bakalım kimler olacaktı? İçkilerimizi alıp masamızı da öğrendikten sonra bahçede gezinip etrafı izledik. Beyoğlu’nun göbeğinde böyle bir atmosfer büyüleyiciydi tabii. Sonbaharın serinliği müziğin tınılarıyla karışıyordu. 3 kişilik bir caz grubu tanıdık ezgileri çalıyordu.

Yavaş yavaş davetliler geldikçe tanıdık simalar da çıkmaya başladı. Önce Esin Düzakın’ı gördük. Sonra Özgür Deveci ve arkadaşı, Gürsel Akay, Aydan Çelik, Ertan Ayçetin, Murat Suyabatmaz ve Fikret Albay. Gıyaben tanıdıklarımız ise Sarıhan Ailesi (küçük Tibet bile vardı), Nasuh Mahruki ve eşi idi. Tabii daha pek çok davetli vardı ama bizim için yabancıydılar.

Gece, Hollanda Başkonsolosu Onno Kervers’in konuşmasıyla başladı. Öncelikle 400 yıllık Hollanda-Türkiye dostluğuna değindi. İstanbul’un 17 milyon nüfusuna karşın Hollanda’nın 20 milyon nüfusuna ve Hollanda’da kişi başına 1,2 bisiklet düştüğüne dikkatleri çekti. Ayrıca ülkelerinde milletvekili, bakan ve başbakan dahi bisiklet kullandığından da söz etti. İstanbul’un da bisiklet kenti olabileceğinin altını çizdi. Kendisinin de bindiğini ve kazasını anlattı. Daha sonra BFF’nin kurucusu Brendt Barbur sözü aldı. New York City’de bisiklet kullanırken kendisine çarpan otobüsün bu festivalin ortaya çıkışına neden olduğunu belirtti. 2001 yılında başlayan bu etkinliğin dünyanın pek çok ülkesine yayıldığını, 11 Eylül olayı sırasında İstanbul’da bulunduğunu, o günlerde kendisine çok destek olunduğunu ve bir tesadüf gene aynı tarihte İstanbul’da olmaktan çok mutluluk duyduğunu söyledi. İstanbul’un kendisini çok etkilediğini ve zamanla bir bisiklet kenti olacağı inancını, NY ve Londra için de olamaz denildiğini ama bugün herkesin bisiklete bindiğine değinerek ifade etti.

Alkışlar ve espriler sonrasında açık büfeden yemeklerimizi aldık. Vejetaryen mönü denilmesine rağmen gene de et yemeklerinin olmasını anlamlandıramadım. Neden özellikle vejetaryen denilmişti peki? 

































Dostlarla ettiğimiz sohbet sonucu geceyi tamamlayıp İstanbul’un ilk BFF’nin açılışını geride bırakarak İstiklal Caddesi’nin karışıklığına katılıp evlerimize doğru yöneldik.

















İlginizi çekebilir Bisiklet Film Festivali İstanbul