11 Nisan 2019

[bisikletle]Türkiye: Pergamon ve Sagalassos

Pergamon; antik çağlarda ilk kez MÖ 399’da Ksenophon tarafından, ardından da Perslerin ele geçirdiği kent MÖ 281–133 yılları arasında Attalid döneminde Bergama Krallığı’nın başkenti oldu. Helenistik dönemde yıldızı parlayan Pergamon, Roma döneminde de Asya eyaletinin ilk başkentiydi. Pergamon Antik Kenti Roma yönetiminde en gelişmiş haline ulaştığında yaklaşık 200 bin vatandaşa ev sahipliği yapıyordu. 

Sagalassoslular MÖ 2. bin yıllarında Anadolu’da yaşayan Luvi kabilelerinin bir kolu olan Pisidia halkındandır. MÖ 333 yılında Büyük İskender Sagalassos’u ele geçirmiştir. MÖ 25’de Galatia kralı Amyntas ve sonrasında Agustus tarafından Roma İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. 120’li yıllarda Sagalassos Pisidia imparatorluk kültürünün merkezi olarak seçilmiştir. Bundan sonra büyük bir ekonomik büyüme yaşayan şehir 6’ncı yüzyıla kadar hızla gelişmeye devam etmiştir. MS 590 yılında yaşanan büyük deprem ile Sagalassos yerle bir olmuştur. 

Biri Caicus Nehri’nin (günümüzde Bakırçay) kuzey ucunda eski bir Yunan kenti, diğeri Akdağların yamacında 1700 metre yükseklikte bir Pisidia kenti. Köklü bir tarihi gözler önüne seren bu uygarlıkların izlerini süren kültürel bir yolculuk; Pergamon ve Sagalassos.















[bisikletle]Türkiye projesi çerçevesinde bölgeyi kapsayacak turlarda izlenecek rotalar, uzaklıklar, yolların niteliği, gezilip görülecek tarihi ve doğal güzellikler, konaklama, yeme-içme ve yerel kültürler hakkında bilgi toplamak üzere 23 Nisan’da pedallar dönmeye başlıyor...

8 Nisan 2019

Keşif Turları; Halkalı-1

Bu pazar da keşif turumuzu Halkalı’dan başlatıyoruz. Marmaray’ın açılmasıyla İstanbul ve Çevresi turlarını Gebze ve Halkalı çıkışlı yapmaktayız :))

Küçükçekmece’den başlayalım istedik ancak bu istasyonda çıkışlar sadece doğu tarafından yapılıyor (maatteessüf). Batı merdivenlerini daha yap(a)mamışlar. Arsa sahibi ile itilafları varmış vs. vs... Doğudan da çıkınca bir yay çizerek gitmektense bir sonraki istasyon “Mustafa Kemal” buluşma noktamız oldu. Saat 10 dedik. Haluk O. ve Mustafa E. keşif turuna katılacaklarını bildirdiklerinden 4’lü olacağız bugün. Bostancı’dan 61 dk. gösteriyor(du) yolculuk süresini Marmaray sitesinde. Bu durumda 8.41 trenine binmemiz gerek. Ancak biraz erken varınca bir önceki trenle yola çıkıyoruz. Sabahları boş oluyor. Bizim gibi treni kullanan başka bir bisikletli grup da var. Kısa bir selamlaşma ve velespitleri açılmayan kapıya park edip sabitliyoruz.

Tıngır mıngır trenimiz yol almakta. Daha önce pedalladığımız bölgeleri geçmekteyiz. Atatürk Hava Alanı iptal edildi, eskiden kalkan inen uçaklar görürdük. Artık yok. Koca bölge bir sessizlik içinde. Tren rahat bir yolculuk, stresi olmayan. İnsan güzelce hayaller içine dalabiliyor. Geçenlerde okuduğum ve bilmediğim bir öyküyü paylaşmak isterim:

Asıl adı Ayhan Işıyan'dı.
Selanik'ten İzmir'e göç etmiş Ermeni asıllı bir ailenin 6'ncı evladıydı.
İzmir'in Karataş semtindeki Mithatpaşa Caddesinde bir evde doğdu.
Küçük yaşta babasını kaybedince ailece İstanbul'a taşındılar.
Okudu, büyüdü, Yeşilçam'a girdi.
Ama Ermeni kimliğini gizleyerek.
O artık Ayhan Işıyan değil Ayhan Işık'tı.
Kısa sürede ünlendi.
Türk Sineması'nın kralıydı.
Her filminde başroldü.
Bir jöndü.
Yeşilçam'da kendisi gibi onlarca Ermeni asıllı artist vardı.
Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Danyel Topayan (Danyel Bayrıyan), Vahi Öz (Vahe Özinyan), Sami Hazinses (Samuel Agop Uluçyan) ve daha niceleri...
Ayhan Işık en çok Nubar Terziyan'ı sevmişti.
Terziyan, Yeşilçam'da Ermeni kimliğini gizlemeyen tek aktördü.
Ona Amca derdi.
Nubar Terziyan da Ayhan Işık'a "oğlum".
Tarih 16 Haziran 1979'du.
Ayhan Işık ani şekilde öldü.
Nubar Terziyan yıkılmıştı.

Nubar Terziyan ertesi gün Ayhan Işık'ın vefatı için gazetelere bir ilan verdi.
İlanda şunlar yazılıydı...
“Oğlum Ayhan...
Dünya fanidir, ölüm herkese nasip ama, sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. 
Ne mutlu sana.
Çok kısa oldu senin için hayat.
Ruhuna Fatiha, nur içinde yat.
Amcan Nubar Terziyan.”
İlan Ayhan Işık'ın ailesini çok rahatsız etti.
Oğullarının Ermeni kimliğinin ortaya çıkmasıydı asıl rahatsızlığın nedeni.
Onlar da gazetelere hemen karşı bir ilan verdiler.
Şöyle yazıyordu ilanda.
"Önemli bir düzeltme...
‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur… Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. 
Ailesi."

Tarih 18 Haziran 1979’du.
İlanı gören Nubar Terziyan’ın gözünden bir damla yaş geldi.
O günden sonra bir daha eskisi gibi gülmedi.

Türkiye'de azınlık olmanın özetidir bu acı hikaye.
Azınlık olmak haksız olmaktır bu ülkede.
Utançtır.
Gizlenmektir, saklanmaktır.
Aşağılanmaktır...

Hava serin, Bir saatlik yolculuk boyunca tren içinde ısındık, şimdi çıkınca üşüdük. Güneşin olduğu bir bölümde banklara yerleşip arkadaşları bekliyoruz. Bu arada kahvaltı da etmemiştik, fırsat bu ya, yanımızdaki iki sandviçi götürüyoruz. Yakınlarda bir çayevi olsaydı keşke :((

Evdeki hesaba göre 75 km’lik bir yay çizeceğiz bugün. Önce küçüğün sonra büyüğün çevresini döneceğiz. Yani Çekmece Gölleri. Bu küçük-büyük lafı da argoda ne anlamdadır ki? Lafın kısası; boyu uzun ve kısa olan adamlar :))

Küçükçekmece ilçesi deniz seviyesine yakın yükseltisi ve hafif dalgalı rölyefi ile Çatalca-Kocaeli Penepleninin karakteristik özelliklerini yansıtır. Küçükçekmece Lagünü; rejim ve debileri düzensiz, mevsimlik ve sürekli, genellikle boyları kısa akarsular ile yeraltı sularından beslenmekte. Bu akarsuların başlıcaları ise Nakkaşdere, Sazlıdere, Topçular Dere, Hasan Dere, Karanlık Dere, Selim Dere, Azaklı Deresi’dir. Yüzölçümü itibariyle Büyükçekmece’den büyüktür. Peki neden küçük demişler o zaman?

Osmanlı dönemine kadar "Rhagion" olarak geçen Küçükçekmece adı, bölgenin Osmanlı İmparatorluğu'na geçmesiyle değişerek "Çekme-i Sagir" daha sonra da "Çekme-i Küçük" olarak değişir. Küçükçekmece adının kaynağı oldukça tartışmalı olsa da genel olarak kenarlarında kurulduğu gölle ilgili olduğu kabul edilmekte.

Tarihi köprü üzerinden geçerek yolumuza devam ediyoruz. Kimileri bu köprüden Sinan eseri olarak söz eder, ancak Mimar Sinan’ın yaptığı köprülerle ilgili bir doçentlik çalışması hazırlayan Orhan Bozkurt, Sinan’ın inşa ettiği yapıların listesinde bulunmayan bu köprünün ondan önce başmimar olan Acem Alisi’ne ait olabileceğini belirtir. 

Yan yoldan ilerledikten sonra Avcılar sahiline geçiyoruz. Gelmeyeli her yer çok değişmiş. Trafik olmadığından yan yana sohbet ederek pedallamaktayız. Mustafa E. ile uzundur bir araya gelememiştik. Biraz sağlık sıkıntıları, biraz İstanbul dışında bulunuşu nedeniyle. Arada geçen süreyi sohbetle kapatmaktayız. Sahil yolu bitip kısa ama dik bir rampadan ilk mola yerimize, Osman Ağa Cami karşısındaki çayevine konuşlanıyoruz. Fırından alınan kurabiyeler eşliğinde sohbete devam. Çaylar 1,25. WC 1.

Seneler önce bu yolu bir kaç kere pedallamıştık. Ama bazı noktalar hafızadan silinmiş. Gördükçe hatırlıyor, kimi yerde de sorma gereği duyuyorum. Ancak sonunda Ambarlı Dolum Tesisleri solumuzda kalacak şekilde inen uzun yolu buluyor, bir süre ters yönde ilerleyerek Kumcular yoluna geçiyor ve Yakuplu’ya tırmanıyoruz. Bu rampa o günlerde çıktığım en dik yokuştu, hatırlıyorum. Nedense o zamanlar illaki çıkılmalıydı, inmek olmazdı. Ne hikmetse? (!) Sonrasında yolu 2’ye bölmüştük. Yani yarısın bir yokuştan çıkıp sonra yatay gidip tekrar tırmanmak şeklinde. Böylecene yatay kısımda dinlenme olanağının oluyor. Bugün de aynısını yapıyoruz.

Yakuplu ana caddesi boyunca dizili kafeler, lokantalar, butikler... sağımızda solumuzda kalacak şekilde hafiften süzülen bir yoldayız. Ara sıra yön teyidi alarak. Ve uzunca bir süre hiç pedal çevirmeden hafif bir yokuştan inip West İstanbul Marina kenarından geçerek; etrafta öylesine çok inşaat var ki, kimi bitmiş kimi sürmekte. Bu kadar insanı nereden bulacaklar? Bunlar ucuz emlaklar değil ki! Türkiye’nin her tarafını taşısan dolmaz.

Bundan sonra yönümüz Gürpınar olacak. Levhaları izleyerek, arada GoogleHarita’dan yön doğrulayarak, eskiyi hatırlamaya çalışarak; ancak çok değişmiş etraf. Su Ürünleri Kooperatifi levhası herhalde deniz kenarındadır diye takibindeyiz. Doğru yere çıkarıyor. Sonunda “Sahil” levhasını da görünce iniyoruz kıyıya; Piri Reis Parkı. Geniş bir bisiklet yolu da yapılmış. Pazar nedeniyle pek çok lokanta “Brunch” vermekte. Pek çok da insan gelmiş. Kıyıdan kıyıdan Büyükçekmece yönüne doğru devam. Bir zamanlar var olan kocaman uçağı kaldırmışlar. Yazık olmuş, hoş duruyordu. O nedenle daha küçük olan diğer iki uçağın önünde çekilen selfie ve devam. Buraları iyicene kalabalıklaştı. Salınan insanları sürekli zille uyarmak zorundayız. Bir de minik tren çalışmakta (Olmasa olmazdı!). Bisiklete binme çabasındaki bebeler her yerde (Çocuğun var mı derdin var :))

E5 üzerindeki yaya geçitini kullanıp yolun karşısından Büyükçekmece gölü kıyısından Ahmediye, oradan da Bakşayış’a gideceğiz. Mimar Sinan’ın köprüsünü kullanmıyor, E5 kenarından Çatalca yönüne sapıyoruz. Önceleri tek şerit olan yol çift olmuş. İnce de bir güvenlik şeridi çıkmış. Daha rahat. Eskiden nahoş bir yoldu. Sevindim bu duruma :))

Bahşayiş’e varmadan gelen gölü geçen köprü üzerinde ve kıyılarda-kenarlarda çokça balık tutanlar var. Kimileri de mangal yakmış çıkanı mı yoksa getirdiklerini mi bilinmez, pişirmekteler! Belediye otobüsleri ile gelmiş bir hayli çarşaflıyı tarlalarda bir şeyler toplarken görüyoruz. Otobüslerin hepsinde “Görevli” yazısı yanıyordu. Belki de sözü edilen derneklere belediyece sağlanan ikramlar (bunlar). Bir hafta geçti halen AKP belediyeyi devretmedi. Nasıl yapsak da kaybedilen seçimi kazansak? (!)

Kırım’dan gelen göçmenlere bu bölge Padişah Abdülhamit tarafından bahşiş olarak verilmiş, 1893 tarihinde. İsmi de buradan gelmekte. Hava güzel ısındı. Bahşayiş’de verilen bir mola; içilen çaylar/ayranlar, yenilen tostlar/sandviçler şeklinde. Afganlı Ahmet kardeşimiz hızlı, yolda hem bardakları temizliyor hem siparişleri alıyor. Çaylar 1 lira.

1992 yılından beri Türkiye’nin uluslararası tescilli ilk özel havaalanı Hezarfen de yakınlarda. Yanına vardığımızda sırayla tek kişilik uçakların kalkışını/inişini bir süre takılıyoruz. Nedense insana uçak izlemek keyif verir.  Yanımıza gelen bir bisikletli girilebildiğini, kafeteryasında oturulabildiğini söylemesi, bir sonraki turun nedeni oluyor. Evet, [bisikletle]Hezarfen.

Karaağaç köyü de geride kaldı. Yolumuz hafif çıkıyor sonra düzelip iniyor ve çıkıyor şeklinde. Tem otoyolunun bir o tarafına bir bu tarafına geçerek devam ediyoruz. Alkent2000, İ.Ü. Hadımköy Yerleşkesi, Mercedez-Benz... sırasıyla geçilip, yön sorulup, haritadan doğrulanıp... ve Bahçeşehir Göleti’ne doğru park içinden inmekteyiz. Buralarda biraz yolu karıştırdık. Daha net bir güzergah bulmalıyız. Veya başka seçeneğimiz yok diyerek kullanmalıyız.

Bahçeşehir’e ilk yerleşim 1994 yıllarında başlamıştı. Önemi neydi?

• Türkiye’nin en önemli, dünyanın sayılı uydu kent projelerinden biri olan Bahçeşehir projesi, 1996 yılında Birleşmiş Milletler Habitat II Konferansı çerçevesinde, “Kurumsal Uygulamalar ve Projeler” ödülüne, 1997 yılında da Kanada’da “Yeni Kentsel Yerleşim Anlayışı” ödülüne layık görüldü.
• Yeşil alanların sulanmasına kaynak sağlamak amacı ile atık su arıtma tesisi kuruldu, tesisin ana amacı hem çevre kirliliğini önlemek hem de yeşil alanların sulanmasına yardımcı olmaktı.
• 26.000 m² ile Türkiye’nin ilk ve en büyük yapay göleti ve 300.000 m²’lik park da bu kompleks içinde yer alıyordu.
• Bahçeşehir Belediyesi 1999 yılında kurulmuş ve kuruluşundan kısa bir süre sonra da Avrupa Çevre Diploma (2001), Avrupa Şeref Bayrağı (2005) Ödülleriyle ödüllendirilmiş, uyguladığı belediyecilik anlayışıyla Türkiye’ye model bir belediye olmuştu.
• Türkiye’de ilk kez Aile Hekimliği uygulamasına, ilk kez kentteki bütün öğrenci çocuk ve gençleri belediye başkanının yetkisi ile donatarak “Çevre Müfettişi” olarak gönüllülüğünün sağlanmasına imza atıldı.
• Türkiye’nin ilk modern halk pazarını kurması bir kamu kurumunda ilk kez İSO 9001 Kalite Standartlarının uygulanması dikkat çekti.

Bahçeşehir Belediyesi 2010 yılında yeni kurulan ilçe Başakşehir’e bağlandı, yani yok oldu. Şimdi bu uydu kenti Başakşehir Belediyesi idare ediyor. Özellikle son 5 yılda Bahçeşehir’in ‘Bahçe’si gitti desek yanlış olmaz. Dağ, taş, yamaç aklınıza neresi geliyorsa kat kat beton bloklarla dolduruldu.

Bu haberin devamını okumak için: Hürriyet.

Evet, dediği gibi her taraf beton ve yoğun bir trafik. Pazar gezmesinden dönenler sıralanmış yollara. Kimileri de güvenlik şeridine kaydırmış aracını. Yani bize bile yer bırakmamışlar. Neyse aralarından sıyrılıp, zaman zaman bekleşip-buluşup Altınşehir’e ulaştık (sanki Gold City/Hamerika-Kentaki). Bundan sonrasını biliyoruz, çünkü Şamlar turunun dönüş yolu. Ancak daha 6-7 km uzağımızda Halkalı.

Akşam için yağmur söylüyordu Meteo. Biraz ısı düştü, bulutlar da hafiften karardı. Tahmin doğru çıkacak gibi. Halkalı istasyonu çevre düzenlemesi de biraz karışık olmuş. Anlaşılan buraları bitirilmemiş daha. Seçim var diye aceleyle açılmış.

Trende yerimizi alıyor, her istasyonda binenler çoğalıyor, sonunda tıklım tıklım oluyor. Bostancı’da inmek için oldukça çaba sarf ediyoruz. Mutlaka başa veya sona binmek lazım. Her zaman daha boş oluyor.

Bostancı sonrası Firuzan’la desteği Normal’e, yer yer Highkonuma alıp hızla, sıkı bir mücadeleyle eve vardığımızda saatler 8’i gösteriyordu. Bizim için 96 km tuttu yol.

Halkalı rotası keyifliydi, yeni yerler keşfettik, bir kere daha pedallayıp bazı bölümleri ıslah edersek iyi bir tur rotası olacak.










Keşif Turları; Halkalı-1: Dudullu-Bostancı-(tren) Mustafa Kemal-K. Çekmece-Avcılar-Yakuplu-Gürpınar-B. Çekmece-Bahşayış-Karaağaç-Hadımköy-Esenyurt-Bahçeşehir-Altınşehir-Halkalı-(tren) Bostancı-Dudullu
Tur tarihi: 7 Nisan 2019
Kat edilen mesafe: 91,40 km.
Ortalama hız: 13,7 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 6 sa. 39 dk., dışarıda geçen süre 11 sa. 34 dk.
En yüksek sıcaklık 28 ˚C, en düşük 11 ˚C, ortalama 20,2 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 1004 m, kaybı (iniş) 1022 m.
En düşük irtifa 0 m., en yüksek 185 m.

Garmin yol bilgiler Halkalı-1

Relive yol bilgiler Halkalı-1

        



























































Katkıları için Mustafa E. ve Ali’ye teşekkürler.








25 Mart 2019

Keşif Turları; Gebze-1

Bir hafta önce açılan Gebze-Halkalı tren hattını (Marmaray) 5 buçuk yıl bekledik. Yerel seçimler olmasaydı herhalde daha da beklerdik. Ama artık işlediğine göre bizler de İstanbul ve Çevresi gezilerimizi Gebze/Halkalı çıkışlı yapabiliriz diyerek keşif turlarımıza başladık.

Saat 10’da Gebze’de buluşmak üzere Bostancı tren istasyonuna pedalladık. Hafta içinde keşif yapmak üzere banliyö trenine binip Gebze’ye gitmiştim. İstasyonlar tam bitmemiş olsa da yürüyen merdivenler ve asansörlerin çoğu çalışıyordu. 15 dakikada bir hareket eden trene binmemiz 8.35 gibi oldu. Bostancı istasyonuna alt geçitten çıkmak daha pratik/kolay. Direkt perona ulaşıyorsun. Sabah erken olduğundan yolcu sayısı pek az. Haluk da Küçükyalı‘dan binince üçlü olarak 1 saate yakın süren yolculukla Gebze’ye ulaştık. Uzundur özlenen tren keyfiyle, binaların çirkin arka cephelerini izleyerek, arada trenin çıkardığı tak diye sesleri merak ederek (teknik nedenler gereği elektriği kesiliyor sonra tekrar geliyormuş; makinistten öğrendik).

Bugün 24 Mart, tarihte neler neler olmuş. Doğumlar, ölümler, savaşlar, isyanlar, suikastlar, darbeler, kararlar... Aralarından ikisi öne çıkıyor:

24.03.1923 - Mustafa Kemal Paşa, Time dergisine kapak oldu.
24.03.1938 - Cumhurbaşkanlığı yatı olarak satın alınan Savarona'ya, İngiltere'nin Southampton Limanı'nda törenle Türk Bayrağı çekildi. 1 Haziran'da İstanbul'a getirilen Savarona, Dolmabahçe önüne demir attı. Atatürk, yatı gezerek incelemede bulundu.

Savarona; nereden nereye. Hatırlarsınız, sonunda bir armatöre kiralandı ve fuhuş ile anılır oldu.

28 Şubat 1931 tarihinde Hamburg Almanya’da Amerikalı bir işadamının kızı için inşa edilen Savarona Yatı, bir vergi problemi nedeniyle sahibi tarafından yedi yıl sonra satışa çıkarıldı. CHP’nin girişimleri ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından Cumhurbaşkanı Yatı olarak kullanılmak üzere satın alınan Savarona’ya, 24 Mart 1938 tarihinde Türk sancağı çekildi. 
Atatürk Savarona’da

Atatürk, Dolmabahçe açıklarında demirli Savarona’da 54 gün kaldı. 9 Temmuz 1938 tarihinde Savarona’da yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı onun son toplantısı oldu.

Gemi 1951 yılında Okul Gemisi olarak kullanılmak üzere Deniz Kuvvetlerine devredildi. TCG kimliğini alan TCG Savarona; 1952 yılında Yunan Kralını, 1954 yılında Yugoslav Devlet Başkanını, 1955 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı ile Irak Kralını, 1956 yılında İran Şahını, 1957 yılında Alman Cumhurbaşkanını ağırladı. Bu arada dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı resmi ziyaret maksadıyla 1954 yılında Yugoslavya’ya, 1955 yılında Pakistan’a götürdü. Okul gemisi olarak da Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencilerini her yaz açık deniz eğitimine ve Avrupa limanlarına götürdü. Bu şekilde 1951-1986 arasında 4000’e yakın deniz subayı adayı bu gemide eğitildi. Bir kuğu gibi ziyaret edilen limanlara süzülen TCG Savarona ve üzerinde eğitim gören Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin enerjisi ve Atatürk devrimlerinin gücünü yurt dışında gururla temsil etti.

Gemi 3 Ekim 1979 sabahı Heybeliada açıklarında demirliyken bir sabotaj sonucu kısmen yandı. Dönemin Cumhurbaşkanı Amiral Fahri Korutürk’ün özel direktifleri ile Gölcük Tersanesi’nde süratle tamir edildi. Ancak bu tamir yetersizdi. Dönemin amiralleri Korutürk’ün direktifini yerine getirmek için gemiye aslında makyaj yaptırdılar. Makineler, kablo ve boru devrelerine dokunulmadı. Yanan orijinal mobilyalar yerine Kelebek Mobilyadan hazır mobilyalar alındı. Gemi zorlamayla 1981 yılından sonra tekrar okul gemisi görevlerini yerine getirmeye başladı. Ancak makine/elektrik sistemlerindeki ağır malzeme yorgunluğunun doğurduğu büyük riskler nedeni ile dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Zahit Atakan tarafından 27 Temmuz 1986 tarihinde hizmet dışına çıkarıldı. Müze gemi yapılması fikri tartışılmadı bile. Söz konusu dönemde Deniz Kuvvetleri karargahında görevli yüksek rütbeli amiraller, TCG Savarona’yı Kültür Bakanlığına, yangından kaçırır gibi devretti. Bu karara kimse itiraz etmedi. Kültür Bakanlığı da bu asil gemiyi, Maliye Bakanlığı kayıtlarına aktarıp, sökülmek üzere MKE’ye gönderdi. Gemi son anda, bir iş adamı tarafından hurda fiyatına, 2035 yılına kadar, 49 yıllığına Maliye Bakanlığından kiralandı. Aslında kiralanan Atatürk’ün denizdeki manevi varlığıydı.

Savarona milyonlarca doları bulan büyük masraflarla yeniden toparlandı. Sitim türbini ana ve yardımcı makineleri söküldü. Yerine modern dizeller koyuldu. Lüks bir yat olacağı için baş taraftaki açık güverteye jakuzi, kazan dairesi yerine hamam yapıldı. Yeni kimliği ile dünyanın en zenginlerinin tutkularının aracı oldu. Dünyanın en pahalı kiralık yatı olmuştu. Genelde onu Atatürk’ten nefret eden Suudi Arabistan Krallığına mensup zengin Arap Şeyhleri ve işadamları kiralıyordu. Başına çok üzücü ve acıklı olaylar geldi. Adı her sene ana akım medyada fuhuş gibi aşağılayıcı kelimelerle anılır oldu. Hem kendi adını, hem de Atatürk’ün manevi varlığını lekeleyen bu gelişmelere rağmen, toplum olarak ona sahip çıkamayışımız, Atatürk’e sadakatimiz kadar, deniz tarih bilincimizin ve deniz kültürü birikimimizin ne denli zayıf olduğunun da somut bir göstergesi oldu. Armatörlük firması ile Maliye Bakanlığı arasındaki protokolde, geminin “Atatürk’ün şahsında somutlaşan isminin, manevi kimliğine uygun olmayan davranışlar içinde kullanımını yasaklar” koşulu vardı. Bu koşul ihlal edilirse, protokol feshedilebiliyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Milli Savunma Bakanlığı üzerinden, 2007 ve 2009 yıllarında geminin isminin karıştığı, basına yansıyan aşağılayıcı olaylar üzerine, söz konusu koşulun işletilmesi için iki kez girişimde bulunduysa da, dönemin valisi Muammer Güler yönetimindeki İstanbul Valiliği, geminin kullanımına yönelik denetlemelerin sonunda, gemiyi “kusursuz” bulduğundan, bu girişimler başarısız oldu.

28 Eylül 2010 günü  gazeteler çarşaf çarşaf “Antalya’da Savarona’ya fuhuş operasyonu” haberleri ile donanmıştı. 3 yıl sonra 19 Mayıs 2013 tarihli Sözcü Gazetesinin manşeti de “Ata’nın yatı Savarona, randevu evine döndü” idi. Gazete, 19 Mayıs gibi anlamlı bir günde, attığı bu manşetle Savarona’nın düşürüldüğü durumu tokat gibi Türk halkının yüzüne çarpıyor, Ata ile özdeşleşmiş bir geminin içler acısı durumunu kamuoyunun dikkatine sunuyordu. Savarona’nın kira protokolü bu skandallara rağmen hükümet tarafından feshedilmedi. Savarona, 2014 Ocak ayında, Hükümet tarafından Protokol feshedilerek değil, armatörün istediği milyonlarca dolarlık
“transfer ücreti” ödenerek geri alındı. Bu gemiye Türk halkı, sahip çıkamadı ve müze yapılamadı. Aslında onun hak ettiği kader, Ata’sını son terk ettiği Dolmabahçe Sarayının yanında müze gemi olmaktı.

Gebze’de Batuş Çay Bahçesi’nde çaycı İbrahim Halil Bey ile sohbet ederek kahvaltımızı ediyoruz. İbrahim Halil Bey Urfalı. Burasını işletiyor mu, çalışıyor mu bilemedim, ancak çok güzel çay demlediğini gördük, iç iç doyulamıyor.

Ve artık keşif turumuza başlamak üzere çay bahçesinden ayrılıp önce sergilenen kara tren (lokomotif) önünde bir hatıra resmi çekip pazarın içinden geçerek Dilovası’na giden E5’e paralel yan yoldan pedallamaktayız. Hava kapanınca soğuyor ama güneş çıkınca da çok keyifli bir hal alıyor.

Paralel yol iyiydi, ancak bir yerde kesildi. Bilemedik devamında yanlış saptık ancak GPS ile yeniden doğru yola çıktık, minibüs şoförüne sorduk, sanayi içinden geçmemek için yan yoldan devam ettik, çıkmaz oldu, kamyoncunun yönlendirmesiyle karşıya geçtik, benzinciden tarif aldık, köprü üzerini karıştırdık... Ama sonunda Tavşanlı’ya ulaştık. Burası maalesef kötü bir haberle anılıyor: İtalyan aktivist Pippa Bacca sanatçı arkadaşı Silvia Moro ile beraber "Barış Gelini" adıyla, dünya barışı için düzenledikleri ve 8 Mart 2008’de Milano’dan başlayıp Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Bulgaristan,
Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin güzergahından Tel-Aviv’de noktalanması planlanan bir yolculuk sırasında, bu bölgede tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüştür.

Tavşanlı’dan dik bir rampadan iniyor ardından gelen rampayı tırmanıyoruz. Ballıkayalar’a girmek üzere anayoldan ayrıldık. Hep duydum adını görmek bugüne nasipmiş derler ya. Ancak görünen hiç de heyecan verici değil. Evet kanyon, akan su bir doğa harikası (hele de dünyanın sonunun geldiğine inandıran Gebze sanayi bölgesinin hemen yanı başında); ne var ki çevrenin salaşlığı, daha doğrusu plansız bir takım masalar, otopark, yıkılmış binaların bıraktığı izler ve mangalcı takımının işgali ile kıyafetleri yürüyüşe uygun olmayan sıkmabaşlar...

Ne kadar doğrudur ama bir rivayete göre, zamanında bu vadi, arıların mesken tuttuğu bir yermiş. Tüm vadi içindeki mağara ve kayalıkları kovan olarak kullanan arılar burada oldukça fazla bal üretirlermiş. Ehh, hal böyle olunca da gel zaman git zaman ismi Ballıkayalar olmuş. Yani anlayacağınız ismindeki bal mecazi anlamda değil.

Kilitli pedal ayakkabılarımız yürüyüşe pek uygun olmadığından, ıslak kayalarda da düşüp bir tarafımızı zedelememek için fazla oyalanmayıp, Firu’nun bisiklet ayağının sıkıştırılması sonrası bu rotanın rampasına vuruyoruz kendimizi. Şöyle 2 km’lık %8’lerle süren bir tırmanış. Yol üzerindeki köpeklere Firu’dan tedavi uygulaması, rüzgardan devrilen bisikletimin kırılan matara tutacağı, 3 genç bisikletçiye yol tarifleri ile tepeye ulaşıp Demirciler köyüne doğru devam ediyoruz.

Hafriyat kamyonları burada da bizi rahat bırakmıyor. İstanbul’un neresine gitsen bu damperlilerle karşılaşıyorsun. Ne kadar mesafeli geçseler de tedirgin olmaktan kurtulamıyorsun. Dikiz aynası olmasa daha da panik yaşayacağım, hiç olmazsa geriden geleninin ne yaptığını görebiliyorum.

Demirciler köyünde bir mola verecek, Haluk’un karnını doyuracak yer arıyoruz. Molayı, çayının met edildiği Vedat Beyin kahvesinde, karın doyurma işini de bakkaldan ekmek arası peynirle çözüyor Haluk. Biz de yanımızdaki kumanyadan. Ama çayı dedikleri gibi varmış, 3’er bardakla kendimize geliyoruz. Hemen karşısında restore edilmiş bir konak dikkat çekici. 19. yy Osmanlı mimarisinin güzel bir örneği. İçindeki kalem işi bezemeler ve mimari üslup açısından Kocaeli ilindeki tek örnek olma özelliğine sahip deniliyor. Kullanıma açılmamış, o nedenle giremedik.

Alınan tarif üzerine Denizli köyüne doğru tekrar yola çıktık, Mermerciler sitesinden geçerek. Gerçekten Gebze-Dilovası ne biçim bir yere dönüşmüş. Her taraf sanayi. Dilovası zaten zehir saçıyor, ağır metallerin kansere yol açtığına dair bas bas bağırıyorlar ama aldıran yok. Türkiye'de kanserden ölüm oranının yüzde 12,9, Kocaeli'nde yüzde 18,6, Dilovası'nda ise yüzde 33,7 olduğu söyleniyor.

Denizli köyüne gelmeden sağımızda geçilen bir gölet dikkat çekici. Bir gün buraları keşfetmek üzere ayrı bir tur düzenleyebiliriz. Bugün daireyi çok geniş tutmadık. Bölgede fazlasıyla yemek yenilecek yerler mevcut. Denizli’de durmuyor devam ediyoruz Mollafenari’ye. Öncesinde Cumaköy’e ayrılan bir yol vardı. Buradan da Göçbeyli’ye gidebilirsiniz.

Mollafenari bir hayli kalabalık. Trafik de burada arttı. Bir kahveye oturup çay ve kurabiye eşlinde biraz etrafı ve muhtar adaylarını inceliyoruz. Bazı isimler her 3 adayda da yerini almış. Bir başka ifadeyle koltuğu garantilemiş.

Güneş artık tüm yüzünü gösteriyor, ısındı hava. Uzun parmaklı eldivenleri çıkartıyor kısaları giyiyorum. Rotamız Balçık’a doğru sürmekte. Bundan sonra yolumuz neredeyse Çayırova’ya kadar yokuş aşağı. Balçık’ı pas geçiyoruz ancak burası Mollafenari’den daha keyifli görünüyor. Mola verecek yerler daha rahat gibi. Ayriyeten tarihi kimliği de bir hayli ilginç. 

Balçık; Halkı Bulgaristan göçmenidir. İlk kez 4 ailenin geldiği, yerleşerek çoğaldıkları sanılmaktadır. Köy 1853-1855 Osmanlı Rus savaşları sırasında Rumeli’deki Balçık kasabasından yapılan göçlerle kurulmuş Balçık adını almış, 1877-78 Osmanlı Rus savaşları sırasında da Şumnu, Ruscuk, Varna, Filibe, Eski Zagra gibi kasabalardan köye göçler sürmüş, Abdülhamid’in yardımıyla köye cami yapıldığından köy Hamidiye adını almış, Osmanlının son döneminde ekonomik sebeplerle köyden 30 hane Konya tarafına göçmüştür. Osmanlı döneminin namlı çetecilerinden aslen Filibe Çırpanlı olan Balçıklı Ethem 1895’te çetesini bu köyde kurmuş, 1904’te adamları ve kendisi hakkında af çıkana kadar Gebze ve Şile bölgesinde Rum eşkıya çeteleriyle mücadele etmiş, 1916’da 56 yaşında bu köyde vefat etmiş, mezarı köydedir. Köy, Cumhuriyet döneminde tekrar Balçık adını almıştır. Köy 1926’da ilkokula kavuştu. Ünlü yazar Aziz Nesin 1928’in son aylarında bu köyde öğretmen olan Galip amcasının yanında kalmış, anılarında köyde caminin kullanılmadığını, minaresinin yıkık olduğunu anlatıyor. (Köy camii 1929’da onarılıp yeni minare yapıldı.) Köyün 1935 nüfusu 407’dir. 1. Dünya Savaşında Yemende Savaşmış olan Miralay Ali Cumhuriyetin ilk 15 yılı bu köyde yaşadı. Önceleri bataklık olan köy ıslah edilmiş ve yolları asfaltla kaplanmıştı. 2. Dünya Savaşı yıllarında 1940’larda bu köyde bir tugay asker konuşlandı. Köy 1965’te 453 nüfuslu.

Ve Şekerpınar’dan bırakıyoruz kendimizi Çayırova’ya, oradan da Firu’nun rehberliğiyle Fatih tren istasyonuna. Burası da Gebze Teknik Üniversitesi’nin hemen yanında. İstasyondaki memurlar daha hangi gün/saatte bisikletin serbest olduğunu bilemediklerinden az kalsın gelen treni kaçırıyorduk. Bostancı’ya doğru dolmaya başlayan Marmaray ile rahat bir dönüş yolculuğu yapıp eve varış saatimiz gene de 5’i geçiyordu.

İlk keşif turumuzda daireyi kısa tuttuk; gene de 54 kilometrelik bir yol çıktı. Ballıkayalar’daki tek ciddi tırmanış 2 km gibi. Sonrasından gene hafif bir tırmanış Denizli göleti yakınlarında var. Onun dışında pek zorluğu olmayan bir parkur sayılır. Sanayi bölgelerinin sevimsizliği dışında her şey keyifliydi.










Keşif Turları; Gebze-1: Dudullu-Bostancı-(tren) Gebze-Demirciköy-Denizli-Mollafenari-Balçık-Şekerpınar-Çayırova-Fatih-(tren) Bostancı-Dudullu
Tur tarihi: 24 Mart 2019
Kat edilen mesafe: 71,81 km.
Ortalama hız: 15,7 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 34 dk., dışarıda geçen süre 8 sa. 52 dk. 
En yüksek sıcaklık 29 ˚C, en düşük 6 ˚C, ortalama 14,9 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 1004 m, kaybı (iniş) 1022 m.
En düşük irtifa 4 m., en yüksek 270 m.

Garmin yol bilgileri Keşif Turları; Gebze-1

Relieve yol bilgileri Keşif Turları; Gebze-1


        




















































Bölgeye yapılmış geziler Ge-Ze-Ge-Ze-Geb-Ze