Yayın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yayın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2026

Aydan Çelik İle Bisiklet Sadece Bisiklet Değildir | Rahmi M. Koç Müzesi'nde Bisiklet Tarihine Pedal


"Aydan Çelik ile Bisiklet Sadece Bisiklet Değildir" serisinin bu özel bölümünde, bisiklet yazarı ve çizeri Aydan Çelik, Eurosport Türkiye ve Cyclist Türkiye iş birliğiyle İstanbul'daki Rahmi M. Koç Müzesi'nin zengin bisiklet koleksiyonunu keşfe çıkıyor. 


Müze Genel Müdür Yardımcısı Selen İşyar'ın eşlik ettiği bu bölümde, 1818 yılından günümüze uzanan iki tekerli ulaşım araçlarının tarihi, evrimi ve müzedeki nadide örnekleri ele alınıyor.


Aydan Çelik ve Selen İşyar ile birlikte 200 yıllık nadir koleksiyon parçalarını incelemek ve bisikletin büyüleyici evrimini izlemek için videoya göz atabilirsiniz:



Bölümde öne çıkanlar

  • Tarihi kökenler: 1818 tarihli ilk ilkel yürüyüş bisikletlerinden "demir at" dönemine uzanan tarihi kronoloji.
  • Koleksiyon ikonları: Büyük tekerlekli Penny-farthing, güvenli sürüşün miladı sayılan Safety Bike ve nostaljik velespit modelleri.
  • Tematik tasarımlar: Bambu bisiklet, askeri amaçlı modeller, şaftlı sistemler, el yapımı kadrolar ve ikonik katlanabilir Brompton.
  • Aksesuarlar ve kültür: Bisiklet tarihine ışık tutan eski afişler, tanıtım ilanları, maketler ve nostaljik bisiklet lambaları.


Müzenin "Pedaldan Motora" (From Pedal to Motor) kitabına ve koleksiyon seçkisine de değinilen bu çalışma, bisiklet kültürünün sadece bir spor veya eğlence değil, derin bir mühendislik ve sosyoloji tarihi barındırdığını gözler önüne seriyor.


Eurosport X Cyclist Türkiye



Katkıları için Senih ve Batuhan’a teşekkürler.













İlginizi çekebilir Benim Bisikletim Benim Şehrim-Film, Victor In Paradise, Why We Cycle


15 Temmuz 2026

Pedaldan Motora


"Pedaldan Motora" (From Pedal To Motor), Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi olan Rahmi M. Koç Müzesi tarafından yayımlanan, iki tekerlekli araçların (bisiklet ve motosiklet) tarihsel ve teknik evrimini ele alan kapsamlı bir prestij kitabıdır.


Kitabın Öne Çıkan Özellikleri


  • Tarihsel Yolculuk: Kitap, 1819 yılından günümüze uzanan süreçte iki tekerin gelişimini inceler. Ayakla itilen pedalsız ilk dönem bisikletlerden (Johnson Hobby Horse), motorun bisiklet şasisiyle birleşerek ilk motosikletlerin doğuşuna kadar olan süreci zengin görsellerle aktarır.
  • Kapsamlı İçerik: Müzenin 15 binden fazla objeden oluşan zengin koleksiyonundaki iki tekerlekli araçları odağına alır. Eserde müze uzmanlarının makalelerinin yanı sıra koleksiyonculuk ve tasarım hikayelerine dair uzman anlatımları da bulunur.
  • Önsöz: Kitabın önsözü, müzenin kurucusu Rahmi M. Koç tarafından kaleme alınmıştır. Koç önsözde, kendi hayatındaki bisiklet anılarına ve iki tekerlekli araç tutkusuna değinmektedir.
  • Yayıncı ve Format: Yapı Kredi Yayınları iş birliğiyle basılan ve kuşe kağıda basılı olan bu eser, hem Türkçe hem de İngilizce paralel metinler içeren çift dilli (From Pedal To Motor) bir yapıya sahiptir.



Kitabın içeriğini ve müze koleksiyonundan seçilen iki tekerlekli araç örneklerini daha yakından görmek için tanıtım videolarını inceleyebilirsiniz > Pedaldan Motora



Pedaldan Motora: RMK Yayınları (05/2026) ISBN 9789750867699, 28,5x24 cm, Türkçe/İngilizce, 234 sayfa











28 Mayıs 2025

Gerçeklikle Müzakere - Tekteker Üzerinde Bir Yıl

Bisiklete bindiğinizde yüzünüze esen hafif rüzgâr gibi mutluluk veren bir kitap: "Gerçeklikle Müzakere – Tekteker Üzerinde Bir Yıl" 



Keskin gözlemleri ve mizah dolu anlatımıyla Erlend Loe bu kez elli yaşında merak saldığı tektekerlekli bisiklet üzerinde bir yolculuğa çağırıyor okuru.


Tektekerle tanışması, ormanda sürdüğü ilk dönemi, ilk kez trafiğe çıkışı ve bir yılı tekteker üzerinde geçirme tecrübesi, tüm bunlar arasında da gerçeklikle müzakeresi. İnsanın kendi sınırlarını anlayıp severek yenilikleri keşfetme çabasına dönük, tıpkı bisiklete bindiğinizde yüzünüze esen hafif rüzgâr gibi mutluluk veren bir kitap Gerçeklikle Müzakere – Tekteker Üzerinde Bir Yıl.


“İlkin dört tekerlek üzerindeydim. Sonra üç. Daha sonra uzun süre iki. Şimdi de tek. Azalarak ilerleme söz konusu. Bu gidişle, birkaç yıla tekerleksiz kalacağım. Ve yaşamım boyunca üzerinde bisiklet kullanmayı sevdiğim toprağa dönüşeceğim.


… tektekere bindiğimde hiç cesaret edebileceğimi düşünmediğim şeylere cesaret ettiğimi görünce keyfim yerine geliyor. Çekingen davrandığımda, küçük tümsekleri, taşları ya da kökleri çok nadiren aşabiliyorum. Aksi şekilde, üzerine gidersem işler şaşırtıcı bir şekilde iyi gidiyor.”




Gerçeklikle Müzakere - Tekteker Üzerinde Bir Yıl: Erlend Loe (Çeviri: Dilek Başak), Yapı Kredi Yayınları (16.05.2025) ISBN 9789750863936, 13,5x21 cm, Türkçe, 200 sayfa







İlginizi çekebilir Tekerlekli Yalan, İstanbul Bisiklet Rehberi: Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul, Bisiklet Öyküleri

 

17 Aralık 2024

30 Haziran 2024

Henri Desgrange kimdi?


1924’te, Fransa Bisiklet Turu’nun en iyi bisikletçilerinden biri kural ihlali yaparak yarıştan çekildi. O yıllarda birçok yarışçının yapmaya kalkıştığı gibi trene binemedi (çoğunlukla biniyorlardı). Takviyelerle performansını da artırmadı, o zamanlar doping testi yoktu ve her bisikletçinin 300 kilometre veya üstü muazzam etaplardaki bozuk yolları aşabilmek için belli uyarıcılar aldığı biliniyordu.


1920’lerin en yetenekli yarışçılarından Henri Pélissier Fransa Bisiklet Turu’ndan çekildi çünkü formasını çıkarma izni yoktu. Sadist ve tuhaf bir yönerge uyarınca, şartlara bakılmaksızın, yarışçılar yarışı başladıkları ekipman ve giysilerle tamamlamalıydı.

 

Kurallar bir kişiden soruluyordu: Fransa Bisiklet Turu’nun kurucusu ve yöneticisi Henri Desgrange. Pélissier ile patronun bir mazisi vardı. 1920’de, Pélissier patlayan iç lastiğini yol kenarında bırakınca iki dakikalık ceza yediği için yarışı protesto etmek üzere çekilmişti. Desgrange yarışın tüm yayın haklarını mahfuz tutan L’Auto gazetesinin sahibi olarak gazetenin sayfalarında Pélissier’yi topa tutmuştu: “Henri Pélissier sınıf mefhumuna tutkun ama acı çekmeyi bilmiyor.”

 

Gazete atışmalarında sıra bu kez Pélissier’deydi, Albert Londres’a verdiği bir mülakatta yarışın ilk bisikletçilerini tarif ederken ilk defa “yol mahkumları” tanımını kullanıma sokacaktı.

 

Görünüşe bakılırsa, Henri Desgrange pek de sevimli biri değildi. Somurtkan Parisli, 1903’te Fransa Bisiklet Turu’nu başlatırken ürkütücü bir hedefi vardı: yarışı yalnızca bir kişi bitirebilmeliydi.



Desgrange yönetimindeki Fransa Bisiklet Turu’nda her şey bisikletçilerin illallah edip yarışı bırakması için hazırlanmıştı. Zorlu rotalar bir yana Desgrange dışardan yardımı, yedek parçaları (bisikletçiler yarışın başından beri yanlarında taşımıyorlarsa), belirlenenden fazla sıvı tüketmeyi, giyinip soyunmayı (etap boyunca yanlarında taşımıyorlarsa) yasaklamıştı. Ona göre arka aktarıcıya ayar yapmak ekipman dopingi (motor-doping) ile aynı şeydi. Desgrange, sürücüler veya takımlar kuralları bir şekilde alt etmenin yolunu bulup yarışı ele geçirmeyi başardıklarında hemen yeni kurallar getiriyordu.

 

Desgrange, 1930’da Fransa Bisiklet Turu’na milli takımları dahil etmeye başladı, böylece ticari Alcyon takımının üstünlüğü kırılabilecekti. Bisiklet firmalarının atletlere sponsorluğunu sağlayan her türden ticari teşviki kaldırınca da bisikletleri kendisi temin etmek ve bisikletlerin masraflarını ödeyecek yöntemler bulmak zorunda kalacaktı. Böylece yarışa ev sahipliği yapacak şehirlerden ücret almaya ve reklam konvoyları oluşturmaya başladı, bu iki uygulama bugün hâlâ devam ediyor.


Desgrange insanca mümkün olanın gösterisini değil, mümkün olmayanın gösterisini savunuyordu. Octave Lapize, yarış tarihinde ilk kez 1910’da “Col du Tourmalet” etabında tökezleyip organizasyona ait araçlardan birine “katilsiniz” diye bağırdığında, Desgrange muhtemelen zevkten dört köşe olmuştu. Daha doğrusu, orada olsaydı, olurdu. Desgrange kişisel itibar yönetiminde epeyce hünerliydi, bu zorlu dağ etabının arifesinde Fransa Bisiklet Turu’ndan ayrıldı, gelmekte olduğunu gördüğü eleştirileri başkasına yönlendirdi.


Acıyla gelen zafer

 

Desgrange 1903’ten beri turun kurucusu, yöneticisi ve öldüğü yıl 1940’a kadar organizatörüydü. Sonradan L’Equipe adını alan, bugün hâlâ turla aynı çatı altında bulunan L’Auto’nun da sahibiydi. Kendi “çatlak” bisikletçilerini ve kendi yaradılışına uygun davranışları ölçüsüzce öven yarış haberleri yazıyor veya yarışların açık ara mağluplarının acınası hareketlerini karalayan metinlere imza atıyordu. Televizyon ve radyonun olmadığı düşünülürse, Desgrange’ın yayımladığı şeyler gerçekten yaşanmış olsa da olmasa da artık olmuş kabul edilen şeylerdi. “Kurucu” veya “patron” Desgrange’ın rolünü tam olarak tanımlamıyordu: Tur ona aitti, Henri Desgrange turun ta kendisiydi.


Kişisel hikayesine 1890’larda usta bir bisikletçi olarak başladı. O zamanlar orta sınıf mensubu, çaylak bir avukattı. Bisiklet mikrobunu kaptıktan sonra, 1839’da saatte 35.325 km ile ilk rekoruna imza attı, kendi şehri Paris’teki Parc des Princes stadının ve Vélodrome d’Hiver velodromunun müdürü oldu.

 

Dönemin önde gelen spor gazetesi Le Vélo‘nun Le Parc ve Vél d’Hiv’deki etkinliklere yeterince yer vermemesinden (Dreyfus Olayı olarak bilinen bölücü siyasi skandalla ilgili tutumundan bahsetmiyorum bile) hoşnut olmayan Desgrange, 1900’de kendi yayını olan L’Auto-Vélo‘yu kurarak iş portföyünü genişletti. Gazete kısa sürede L’Auto adıyla tanınmaya başladı, üç yılda iflasın eşiğine geldi. Desgrange’ın yeni bir fikre ihtiyacı vardı.

 

Fransa Bisiklet Turu’nun fikir babası Desgrange olarak bilinse de, onun genç muhabirlerinden Géo Lefèvre uzun mesafeli yol yarışlarının (Paris-Roubaix o zamanlar 12. yılındaydı) ve olağanüstü popüler Altı Gün gibi pist yarışlarının birlikte yapıldığı türden yarış olarak “Fransa Turu” yapma fikrini ortaya atan ilk kişiydi. Bu fikir Desgrange’ı o kadar da heyecanlandırmamıştı ama Fransız halkı heyecanlanmıştı. Satışlar tavan yaptı. Fransa Bisiklet Turu gibi bir bisiklet yarışı yoktu ve yarış L’Auto’nun tekelindeydi. Bir gazetenin düşen satışlarını artırmak için tasarlanan bir reklam yarışı olarak başlayan süreç, kısa sürede Desgrange’ın coşkuyla liderlik ettiği sosyokültürel bir fenomene dönüşmüştü.


Sıradan Fransız vatandaşları, muhteşem insan ve makine başarılarının yanı sıra L’Auto’nun taze bir kopyasını ellerine alıp memleketlerinin suretini ilk kez kendi gözleriyle görebiliyorlardı. Tur, ilk günlerinden itibaren bir ulusal farkındalık duygusunun inşasına katkı sağlamış, daha öncekilere benzemeyen türden bir kartografik (harita bilgisi) aydınlanma sağlamıştı. Günümüzde Fransa Bisiklet Turu’nu salt bir spor müsabakasına indirgemek, onun Fransız bilincindeki yerini yadırgamak demektir. Tur, salınan ayçiçekleri ve dalgalanan buğday tarlalarıdır. Tur, azametli şatolar ve kent meydanlarında toplanan gururlu yurttaşlardır. Tur yazdır. Tur, Fransa’nın ta kendisidir.


Dümende Desgrange vardı, görüp görülebilecek en kötü antrenördü. Bir fitness müptelası, huysuz ve aksi bir egomanyaktı. Milliyetçi, despot, sadist, narsisist ve borderline psikozundan mustarip biriydi. Gelgelelim içten içe önemsediği şeyler de vardı, yarış ve kendi insanları.

 

Duygusal açıdan sert adamlara övgüler yağdırırdı. Desgrange’ın çocukluk yıllarında yaşanan Fransa-Prusya savaşında Fransa’nın mağlubiyetiyle gelen milli aşağılanmışlık duygusu bir yana, tarihçilere göre bunun nedeni Desgrange’ın kişisel eğitim felsefesi ve çileciliğiydi. Fransa Bisiklet Turu’nun özü, Desgrange’ın yaptığı gibi, acıyı kucaklamak, zihinsel ve fiziksel dayanıklılığı fetişleştirmekti.

 

Desgrange kendi zamanının ötesinde bir Viktorya kalıntısıydı. Belli ki halk kitlelerini etkilemek ve geliştirmek için kahramanlığın gücüne inanıyordu.  Aşırılığın gücüne, bunun meyvelerini toplamak (tabii para da kazanmak) için medyanın gücüne inanıyordu. Muhtemelen günümüzdeki yarış yayınlarına, güç ölçütlerine, aşırı iklim protokollerine ve takım taktiklerine ayak direrdi. Muhtemelen orijinal turun izlerini Tadej Pogačar’dan ziyade Lachlan Morton’un kahramanlıklarında görürdü.


Yine de günümüzdeki Fransa Bisiklet Turu’nda, Mont Ventoux’daki gibi çifte tırmanışlı etaplarda ve o yılın en yüksek noktasına varan ilk yarışçıya verilen “Henri Desgrange Hatırası” ödülünde olduğu gibi, kendi yarışlarının DNA’sını görünce tanıyacaktır. Yarışın liderine dönüp bir bakınca, üstündeki sarı formada kendi el yazısıyla hâlâ isminin baş harflerinin olduğunu, yani turu büyüten ve bugüne kadar gelmesini sağlayan adama bir saygı duruşu olduğunu da görecektir.

 

* Bu yazı, Yılmaz Ruhi Demir tarafından Richard Abraham’ın Rouleur’de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Vesaire

 

 

 

 

 

Katkıları için Ceylan’a teşekkürler.












İlginizi çekebilir Bir bisiklet tutkunu olarak Lenin: İşte diyalektikle böyle karşılaştım, Bisiklet neden 1817'den çok önce düşünülmedi?, Tessie Reynolds



6 Haziran 2024

İbn-i Battûta


İbn-i Battûta (24 Şubat 1304 – 1368/1369); Orta Çağ'da yaşamış olan Berberî Mağrip bilgini, kaşifi ve seyyahıdır. Rıhletü İbn Battûta diye bilinen seyahatnâmenin yazarıdır. Maliki mezhebine mensuptur. İbn-i Battûta, büyük ölçüde modern öncesi tarihte diğer tüm ünlü kaşiflerden daha fazla seyahat etmiş, toplam 117.000 km ile Zheng He'yi yaklaşık 50.000 km ve Marco Polo'yu da 24.000 km ile geride bırakmıştır.


İbn-i Battûta, 1325'te Mekke'ye hacca giden zengin Faslı bir Müslümandı. Bu esnada yaşadığı maceralar onu daha uzaklara yolculuk etmeye sevk etti. İbn Battûta, Avrupalılarca çok az bilinen Afrika, Orta Doğu ve Uzak Doğu'ya cesur yolculuklar yaptı. 28 sene boyunca durmadan gezdi. Mısır, Arap Yarımadası, Irak coğrafyası, İran coğrafyası, Anadolu'da bulunan belli başlı beylikleri, Bizans hâkimiyetindeki İstanbul'u, Orta Asya'yı, Hindistan'ı, Maldivler'i, Çin'i ve Endülüs'ü gezdi. Buralarda yaşayan toplumların devlet ve toplum yapılarını, inançlarını, adetlerini, farklı coğrafyaların doğal güzelliklerini, yapıtlarını ve ürünlerini inceleyen ünlü seyahatnamesini yazdı (*). Ayrıca birçok ülkede kadılık görevinde bulundu.

 

İbn-i Battûta'nın doğduğu şehir olan Tanca'dan Mekke'ye kadarki yolculuğu, 2009 yılında yayınlanan Journey to Mecca (Mekke'ye Yolculuk) isimli belgesel filmine konu oldu.

Vikipedi




(*) Yazarı tarafından Tuhfetü'n-Nuzzar fi Garabi'l-Emsar ve Acaibi'l-Esfar diye adlandırılan, yaygın olarak Rıhle diye bilinen ve Türkçede İbn Battûta Seyahatnamesi diye anılan eser, özgün dili olan Arapçadan A. Sait Aykut'un çevirisi, giriş yazısı ve notlarıyla sunuluyor.




















Yazar: Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tanc / Kategori: Edebiyat, Yaşantı / Çeviren: A. Sait Aykut / ISBN: 978-975-08-0990-4 / Tekrar Baskı: 14. Baskı, 01.2024 / YKY'de İlk Baskı Tarihi: 09.2005





Katkıları için Ahmet’e teşekkürler.

 








 

İlginizi çekebilir Velodrom Sincapları, Bin Tanrılı Ülkeye Bisikletle Yolculuk, İstanbul Bisiklet Rehberi: Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul



5 Haziran 2024

Nâzım Hikmet’in Bisikleti

Bu kitap yalnızca bir bisiklet veya Nâzım Hikmet kitabı değil…


“Bisiklet” konusunda ülkemizdeki en yetkin isimlerden biri olan Aydan Çelik, Nâzım Hikmet’in Bisikleti’nde iki sevdiğini bir araya getiriyor: Nâzım Hikmet’in üç yaşında, üç tekerli bir bisiklet arkasında başlayan hikâyesinin izini sürüyor. Bu izi sürerken bu kadar da olmaz diyeceğiniz pek çok rastlantıya, kesişen yollara ışık tutuyor. Kitap, ana izleği bisiklet olmakla beraber çevre sorunlarından savaşların yarattığı acılara, tarihî anekdotlardan teknolojik gelişmelere uzanan zengin bir içeriğe sahip. Bilgi yönünden çok dolu olmakla beraber yazarının samimi ve akıcı üslubuyla birlikte bir çırpıda okunuyor. Kitabın en güzel yanlarından biri de okuru başka okumalara yönlendiren sayısız imlemelere sahip oluşu.

 

Nâzım Hikmet’in Bisikleti’nde sadece büyük şairin kendi yazdıkları, yaşadıkları değil; ona dokunan yüzlerce insanın iki tekere dair hikâyelerini bulacaksınız. Leonardo da Vinci, Tolstoy, Troçki, Emile Zola, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Halide Edib, Hüseyin Rahmi, Hemingway,  Che Guevara, Arabistanlı Lawrence, Simone de Beauvoir, Sartre, Yves Montand, Picasso, Charlie Chaplin, Frederic-Joliot Curie, Muhsin Ertuğrul, Mehmet  Ali Aybar, Oktay Rifat, Refik Erduran onların sadece birkaçı…


Ayrıca dayısı Mustafa Celalettin’in şampiyonluklarına, oğlu Mehmet Nâzım’ın bisiklet maceralarına, yeğeni Ayşe Yaltırım’ın şiire konu olmuş bisiklet merakına, Memet Fuat’ın ev yapımı bisiklet öykülerine tanık olacaksınız. 



















Kitap Adı: Nazım Hikmet'in Bisikleti / Yazar: Aydan Çelik / Yayınevi: Nota Bene Yayınları / Hamur Tipi: 2. Hamur / Sayfa Sayısı: 216 / Ebat: 13,5 x 19,5 / İlk Baskı Yılı: 2024 / Baskı Sayısı: 1. Basım / Dil: Türkçe / Barkod: 9786052604236


NotaBene







Katkıları için Ceylan’a teşekkürler.

 







 

İlginizi çekebilir Yarışçı, Tekerlekli Yalan, Bisikletçiler: İki Tekerlek Üstünde Geçen 200 Yıl 



14 Şubat 2024

Bir bisiklet tutkunu olarak Lenin: İşte diyalektikle böyle karşılaştım

Lenin, bisikleti sadece bir şehir içi ulaşım aracı olarak değil aynı zamanda bir gezi aracı olarak kullanır. Yoldaşları ve arkadaşlarıyla uzun bisiklet gezilerine çıkar, hatta çoğunda dağ patikalarını tercih eder. Fazla sık yapmaya fırsat bulmasa da bu gezilerin en büyük kuralı siyasi konulardan mümkün olduğunca uzak durmaktır.


Geçtiğimiz haftalarda Bolşevik devrimci Vladimir Lenin’in 100. ölüm yıldönümüydü. Bu sebeple uzunca bir yazı paylaşmıştık. Fakat işin ‘ciddi’ kısmını konuştuğumuza göre bugün Lenin’in ‘eğlenceli’ bir yönüne değinebiliriz. Mesela fazla bilinmese de uğruna gözünü yaraladığı, mahkemelere çıktığı bisiklet tutkusundan söz edebiliriz.


Dönemin diğer siyasilerine oranla Sovyetler Birliği’nin kurucu lideri Lenin’in araba üzerinde fotoğrafı fazla yoktur. Her ne kadar 20. yüzyılın ilk yarısında motorlu arabalar modernitenin bir sembolü haline gelse de Lenin’in bu ‘eksikliğindeki’ asıl neden çok daha farklıdır. Öyle ki Lenin, hayatının büyük bir bölümünde bir ulaşım aracı olarak bisikleti tercih eder.

 

Göz Çıkartan Bisiklet

 

Bildiğimiz erken dönem bir hikaye ile söze başlayalım. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP), 1903 yılında büyük tartışmalarla sarsılmaktadır. Partinin ikinci kongresi Brüksel’de başlar ancak Belçika yönetiminin baskılarının ardından Londra’da devam eder. Julius Martov liderliğindeki ‘Menşevikler’ ile Lenin liderliğindeki ‘Bolşevikler’ arasında ileride nihayete erecek ayrım keskin bir şekilde bu kongrede ortaya çıkar. ‘Devrimin niteliği’, bu yolda gerekecek ‘taktikler’ ve ‘mücadele biçimleri’ konusunda açmaza girilir.

 

Genç Lenin, Sibirya’daki sürgününün ardından Batı Avrupa’da devrimci mücadeleye devam etmektedir ve bisikletle asıl yakınlaşması da bu ‘ikinci’ sürgüne denk gelir. RSDİP arasındaki ayrımın şekillendiği günlerde Lenin, bisikletiyle ilk büyük kazasını yapar. Toplantıya giderken bisikletinin tekeri tramvay rayına takılır ve sert bir şekilde yere yuvarlanır. Bisikleti bu kazanın sonucunda kırılırken kendisi de gözünü ciddi bir şekilde yaralar. Bu yaralanmanın ardından yapılan pansumanla birlikte bir gözü sargıyla bantlanır. Devam eden tartışmalarda söz aldığında bu göz bandıyla kürsüye çıkışı tüm yoldaşlarının zihninde yer eder.

 

Anneden Gelen Bisiklet

 

Tramvay yolundaki kazanın ardından bir süre sonra Lenin’in annesi Maria Ulyanova, oğluna bir sürpriz hazırlar ve yeni bir bisiklet hediye eder. Annesinin planından habersiz olan Lenin bir gün kendisine ait bir paketin geldiğini öğrenir. Teslimatı almaya giderken aklında olağandışı düşünceler yoktur: Her zamanki gibi gönderdiği parti yayınlarının yahut kitapların ‘illegal’ bulunup geri döndüğünü düşünür. Oysa yeni bir bisikletle karşılaştığında bir çocuk gibi sevinir. Annesine teşekküründe hayat arkadaşı ve yoldaşı Krupskaya ile birlikte kullandıkları bisiklet hakkında “Artık Nadya ve ben kendi kendimizin efendisiyiz. Demiryolunu değil bisikleti kullanacağız” ifadelerini kaleme alır.


Gerçekten de bu bisikleti sadece bir şehir içi ulaşım aracı olarak değil aynı zamanda bir gezi aracı olarak kullanır. Yoldaşları ve arkadaşlarıyla uzun bisiklet gezilerine çıkar, hatta çoğunda dağ patikalarını tercih eder. Fazla sık yapmaya fırsat bulmasa da bu gezilerin en büyük kuralı siyasi konulardan mümkün olduğunca uzak durmaktır. 

 

Lenin’in bisiklet merakını en net bir şekilde özetleyenlerden biri uzun bir süre yakın çalışma arkadaşlığı yaptığı Bolşevik Grigori Zinovyev’dir. Şöyle söylüyor Zinovyev: “Paris'te kaç kez V.I. [Vladimir İlyiç] bizi güzel bir nehrin resmedilmeye değer kıyısında yüzmek ve yürüyüşe çıkarmak için bisikletle 50-70 verst (1) mesafe götürdü. [Onun için] güzel bir Fransız ormana girip müge toplamak için elli verstlik bisiklet yolculuğu yapmak sıradan bir şey olarak görülüyordu.” Zinovyev’in hafif şikayet sezilen sözlerinin inandırıcılığından şüphe duymaya gerek yok, ne de olsa herkesin vardır bisiklete bindiğinde Lenin gibi pedallayan bir arkadaşı…

 

Çalınan Bisiklet

 

Tüm hayat boyunca bisiklet hayranı olanların belki çocukken belki daha sonra, kaza gibi kolay kolay kaçamadığı bir diğer olay çalınmalardır. Lenin'in de Paris’te yaşadığı sürede başından bir bisiklet hırsızlığı olayı geçer.

 

Fransa’nın başkenti Paris’te çalışmak üzere Paris Ulusal Kütüphanesi’ne giden Lenin, burada bisikletini bina girişine park eder. Ancak masa başından geri döndüğünde bisikletinin yerinde yeller eser. Gözü gibi baktığı yol arkadaşı çalınmıştır. Bu olayın ardından kısa bir süre sonra kendine yeni bir bisiklet edinse de yeni bir felaket kapıdadır.

 

Davalık Bisiklet 

 

Aralık 1909’da Lenin bu sefer çok daha ciddi bir kaza geçirir. Uçakları izlemek üzere Paris yakınlarındaki Juvisy’deki bir uçak pistine gider. Ancak dönüş yolunda Rolls-Royce marka bir araba feci surette Lenin’e çapar. Kazanın ardından bisiklet bir hurda yığınına döner. Kız kardeşi Maşa Ulyanova’ya bir mektupta başına gelenleri şu şekilde aktarıyor: “Sevgili Maşa, kartpostalın bana ulaştı. Haberler için çok teşekkür ederim. Bisiklet meselesine gelince; parayı çabuk alacağımı düşündüm ancak işler biraz uzadı. Bekleyen bir davam var ve kazanacağımı umut ediyorum. Bir motorlu araba bana ve bisikletime çarptığında (üzerinden atlamayı başardım) Juvisy’den geliyordum. İnsanlar [arabanın] numarasını bulmama yardım ve tanıklık ettiler. Araba sahibinin kim olduğunu öğrendim (bir vikont (2) -yüzünü şeytan görsün!) ve mahkemeye verdim (bir avukat aracılığıyla). Şu sıralar bisiklete binmemeliyim, zaten havalar da çok soğuk (güzel bir kış olsa da, yürüyüşler için harika). (…) En iyi dileklerimle. Annemi benim için öp. Yeni daireyi çok mu soğuk buluyor?”


Olayın peşini bırakmayan Lenin’in, Vikont’a açtığı dava lehte sonuçlanır. Böylece araba sahibi Lenin’e 630 frank ödemek zorunda kalır. Bu para eline geçer geçmez kendine yeni bir bisiklet alır: Gıcır gıcır bir İngiliz Enfield bisikleti. Bisikletten artakalan para ise parti kasasına gönderilir.

 

Olayın ardından erkek kardeşine yazdığı mektupta ‘bisiklete binerken Paris trafiğinin korkunç boyutlarda olduğunu ve kazanın her zaman bir ihtimal olduğunu hep düşündüğünü’ söyler. Öngörüsü doğru çıkar. Çünkü bisiklet gibi kazalar da hayatını izlemeye devam eder. Pek çok kez yoldaşları ona evinin önünde, penseler, zincirler ve vidalar arasında parçalara ayrılmış bisikletini tamir etmeye çalışırken denk gelir.

 

Yaşadığı kazaları ise risk öngörüsünden ziyade, felsefi/mizahi bakışı daha güzel açıklar: “İşte diyalektikle böyle karşılaştım; bir bisiklete bindim ve bir hurda demir yığınından atladım.” Kim bilir, belki bu yazıyı da en iyi bu sözler bağlayabilir…

 

Kavel Alpaslan

GazeteDuvar

 

Notlar: 

(1) Rus romanlarına ilgili okuyucuların iyi bildiği, 1066 metreye karşılık gelen bir uzunluk ölçüsü.

(2) Baron ile Kont arasında yer alan bir asalet unvanı.



Katkıları için Ceylan’a teşekkürler.

 






 

İlginizi çekebilir Dünyanın en çılgın bisikletleri..., B i r m i l y o n b e ş y ü z b i n, Elektrikli Bisiklet Yasa(k)ları