10 Temmuz 2018

[bisikletle]Türkiye: Kommagene Krallığı (İstanbul-Ankara-Erzurum)

Günümüzdeki Adıyaman, Gaziantep ve Kahramanmaraş illerini kapsayan, MÖ 1. yüzyılda kurulan Kommagene Krallığı, MS 72 yılına kadar bu bölgede egemenliğini sürdürmüştür. Yazılı belgelerde MÖ 850 yılında görülen krallığın ismi o dönemlerde Kummuh olarak geçmektedir. Asur egemenliğinden kurtulmasıyla birlikte bağımsızlığın ilan eden Kommagene’nin bu dönemine ait ilk yazılı belgeler de 1. Antiochos dönemine aittir. 1. Antiochos Kommagene’nin en önemli kralıdır. Antiochos yeni bir din kurmayı planlamış, batılıların, yani Greklerin dini ile doğulu Perslerin dinini birleştirmeyi amaçlamıştır. Böylece bir dünya dini yaratacak, Nemrut Dağı’nı onun merkezi yapacak ve bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlayacaktı. Kendisi de bu sayede tüm dünyaya hükmedecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktı. Bu nedenle kendisini Tanrı ilan etmiştir.

Antiochos, Nemrut Dağı’nın 2.150 metre yükseklikteki zirvesinde yapımına başladığı görkemli kutsal alan ve mezar anıtını bitiremeden ölmüş, mezar anıtı da yarım kalmıştır. Nemrut Dağı’ndaki kutsal alanın doğu ve batı yamaçlarında teraslar üzerinde Antiochos’un yaptırdığı heykeller ise, Nemrut’un sert hava koşullarına karşın yüzyıllarca ayakta kalmıştır.

Dünyanın sekizinci harikası olarak tanınan, 10 metreyi bulan heykelleri ve metrelerce uzunluktaki kitabeleri ile UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde yer alan bu uygarlığın izlerini süren kültürel bir yolculuk; Kommagene Krallığı.













8 Temmuz 2018, Pazar / İstanbul – (otobüs) Ankara – (tren) Erzurum (1. gün)

Turun ilk günü. Otobüsle Ankara’ya oradan da trenle Erzurum’a gideceğim. Sabah 10.30’da Kamil Koç ile hareket ediyorum. Eve Dudullu terminalinin yakın olması ayrı bir keyif. Geldiğimizde, Firuzan da beni geçirmeye geldi, otobüs hazırdı. Sıkıntı olmadan, Firu’nun yardımıyla velespiti Temsa Safir’e yerleştiriyoruz. Fazla dolu da değil bagaj. 5 dakikalık bir gecikmeyle hareket ediyor. Yarım saat gittikten sonra ön koltukta oturan yolcu otobüsün sarsıntısından şikayetçi. Evet, dikkat edince ben de fark ediyorum. Bir tıkırtı var ki sormayın. Bardaktaki su devamlı çalkalanıyor, neredeyse taşacak. Bir de motorun sesi aynen otobüsün içinde. Pek tatsız bir durum. Böyle bir aracı nasıl sefere sokmuşlar, olacak iş değil (!). Daha önümüzde beş saatlik bir yol var. Bu yetmiyormuş gibi yan ikili koltukta bir ana ve iki veledi. Bebeler sanki oyun parkındalar. Ekrandaki çizgi filmle bağıra çağıra oynuyorlar. Annenin hali de pek bu işleri algılayacak kapasitede görünmüyor.

Sarsıntı meselesi üzerine tanıştığım ön koltuktaki bey ile sohbeteyiz. Ataşehir’de oturuyor. Gümüşhane’ye arkadaş toplantısına gitmekte. Aydın bir insan, düşüncelerimiz uyuşuyor, kısa zamanda dost olduk.

Tam saatinde Ankara’ya giriş yapıldı. Yeni dostum Altan Bey bana bisikletin toplanmasında yardımcı. Bazen destek işi kolaylaştırıyor. Yollarımız burada ayrılıyor, dönüşte görüşmek üzere vedalaşıyoruz. 

Tren istasyonu ne tarafta? Aldığım tarif doğrultusunda Ankara otobüs terminalinden ayrılıyor, trene doğru pedallıyorum. Ama öncesinde eski oturduğum mahalleyi görme niyetindeyim, Emek Mahallesi. Çok zaman oldu görmedim, öylesine değişmiş ki etraf. Şaşılacak bir durum. Gerçi neresi aynı kaldı ki? Neyse, Yeşiltepe 1. Blok önünde bir hatıra fotosu çekip, zaman makinesini çalıştırıp eskilere, biraz nostalji, biraz hüzün… vay be. 1964-71 arası burada orta-lise okudum. Ama çok daha fazlası Ankara benim için. Anlatmaya başlasam tur notlarına yer kalmaz :))

Aklımda kalanla Tandoğan’a gidip oradan tren garına gidilirdi. Gene de tarif alıyorum. Bu arada iki tren istasyonu olmuş. Sanırım biri YHT için. Ben eskisinden, bildiğim istasyondan, güvenlik kontrolünü da sıkıntısız geçerek, 1. Peron’a gelecek olan Doğu Ekspresi’ni beklemek üzere bankların birine oturdum.

15 dakika sonra ağır ağır iki makinenin çektiği uzun bir tren gara giriyor. Ama ne uzunlukta sormayın. Sordunuz bir kere, söyleyeyim, en az 20 vagon. Ben son vagondayım, Yataklı.

Kondüktör bisikleti furgon vagonuna yolluyor. Buraya alamam diyor. Geçen sene almışlardı, ama o zaman furgon yoktu. Bu sefer furgon var ve en başta. Eşyaları kompartımana yerleştirip bisiyi başa götürüyorum, ama ne göreyim?! Furgonun kapısı camla korunan peron kenarına denk gelmiş. Bir başka ifadeyle kapıdan giremiyorsun. N’olacak? Daracık bir boşluk, buradan iterek gitmemi öneriyor memur. Kafayı yemiş. Oradan geçerken ayağım kaysa düşsem, bisiklet düşse… Soruyorum: “Sorumlu musun?” Boş boş bakıyor. Neyse, yapılacak tek şeyi yapıyorum; arkasındaki vagona sokup daracık koridordan geçe geçe furgona ulaşıp sağlamca sabitlemek.

Tren saatinde kalkıyor, 17.55. Ağır ağır Ankara’dan çıkıyoruz. Ama Ankara da öyle büyümüş ki, ancak iki saat sonra kırsallar başlıyor. İç Anadolu’nun kurak coğrafyası yavaş yavaş önümde uzanmakta. Özlüyorum tren yolculuğunu, çok keyifli. Hep de üzülüyorum, ülkemizde neden bu kadar az demiryolu var diye. Bir de yeni yapılan YHT’lere bisiklet almamaları (!). Küçük bir yer ayır, binelim İstanbul’dan gelelim Konya’ya, inip basalım oralarda pedallara. Ve diğer hatlar. Şu an mevcut olan: Kayseri-Adana, Uşak-Aydın-İzmir; hiç birine bisiklet almıyorlar. Kocaman bir yuh çekiyorum idarecilere. Biraz aklı olan yok mu?

Yemekli vagonunda, bir çay+bisküvi ile masadaki iki yolcuyla başlayan sohbette öğreniyorum ki: Karşımda oturan Erzurumlu ama İzmir’de yaşayan Necdet Bey tren yolculuğunun keyfine varmak için bu seyahati yapmakta; yanında oturan Kangal’da öğretmen Kenan Bey ise Sivas’a gitmekte. Güzelce konuşuyoruz. Onlara bisiklet turizmini anlatıyor, yurt dışında ne kadar popüler olduğunu, bizde halen anlaşıl(a)madığını, buna uygun alt yapının eksikliği vs. Tıngır mıngır trenin sesleri arasında devam eden sohbetimiz, yemek servisi için çay müşterilerinin nazikçe kovalanmasıyla son buluyor. Eskiden yemekli vagonunu nasıldı? Bembeyaz kolalı örtüler, TCDD armalı tabak, çanak, bardak ve sofra takımı. İçki servisi, garsonlar tip top ortalıkta. Türkiye çok değişti, ileriye gideceğine geriye doğru ama.

Bugün, tam 25 sene önce, özel radyo ve televizyonların işletilmesi ve kurulması serbest bırakılmıştı. Ne çok sevindiğimi halen hatırlıyorum. TRT’ye olan mahkûmiyetimiz kalkmıştı. Geceleri yatmadan önce transistörlü radyodan bir müzik kanalı dinlerdim. Şimdi adını hatırlamıyorum ama tam sevdiklerimi çalardı. Bütün bunlar yokken gençliğimde Radio Luksembourg gibi yabancı istasyonları dinlemek bir tutkuydu. Bir tanesi açık denizden korsan yayın yapardı, Radio Caroline. Kısa dalga üzerinden sabırla arayarak bu kanalları bulur, dünya müziğini takip ederdik. O zamanlar Türkiye’de hiç bir şey yoktu. İçe kapanık bir ekonomi, bulabildiğin her şey çok kıymetliydi.

Kompartımanda tura ilişkin notlarımı okurken tablete korkunç bir haber düşüyor: Uzunköprü-Halkalı seferini yapan, 362 yolcu ve 6 personel bulunan yolcu treni 17.00’de Tekirdağ’ın Çorlu ilçesi Sarılar Mahallesi’nde devrildi. 5 vagonu raydan çıkan trende ilk açıklamalara göre 10 kişi hayatını kaybederken, 73 kişi de yaralandı. Ve sen de trende seyahat ediyorsun! Yani bedava yaşıyoruz. Ne doğru laf değil mi? [Kazanın bilançosu: 24 ölü, 341 yaralı :(( ]

Yeşiltepe 1. Blok önünde bir hatıra fotosu çekip, zaman makinesini
 çalıştırıp eskilere, biraz nostalji, biraz hüzün… vay be. 

Kondüktör bisikleti furgon vagonuna yolluyor.


Tren saatinde kalkıyor, 17.55. Ağır ağır Ankara’dan çıkıyoruz. 



2. gün (devamı) Erzurum 




[bisikletle]Türkiye: Kommagene Krallığı

Erzurum-Aşkale = 52,86 km

Aşkale-Bayburt = 77,09 km 

Bayburt-Kelkit = 83,50 km

Kelkit-Erzincan = 72,25 km 

Erzincan-Kemah = 53,05 km 

Kemah-İliç = 66,35 km

İliç-Divriği = 77 km

Divriği-Arapgir = 82,06 km

Arapgir-Keban = 43,15 km 

Keban-Elazığ = 49,81 km

Elazığ-Kale = 58,10 km 

Kale-Pütürge = 64,11 km



Nemrut-Kahta = 46,72 km

Kahta-Adıyaman = 34,64 km

Adıyaman-Gölbaşı = 66,34 km 





Kadirli-Kozan = 35,91 km

Kozan-Feke = 46,82 km

Feke-Saimbeyli = 33,29 km 


Tufanbeyli-Tomarza = 74,90 km

Tomarza-Develi = 30,76 km

Develi-Talas = 44,33 km

Talas-Kayseri = 14,68 km