Bu geziyi haftalar öncesinde düşünmüştük ama sırası bu Pazar'mış. Geçtiğimiz senelerde buraya gelmiştim. Hatta ilk köy yollarında dolaşmalı gezi olması sebebiyle çok sevmiştim. Arkadaşlarıma önerdiğimde kabul görünce, Pazar günü (19.07.09) gene ilk gemiyle (saat 7:45) Beşiktaş’tan Sarkis, Fahri ve Banu’yla geçmek üzere randevulaştık. Daha erken geçmek istediğinizde Karaköy’e gitmek gerekiyor ki lüzumu yok. Biraz daha uykuya izin var :)
Sabah 1 saat önce kalkmak yetiyordu hazırlanmak için. Güneşe karşı vücuda sürülen yağlar, açıkdığınızda yemeniz için hazırlanan sandviçler, mataralara taze su falan hepsini yapıp her zamankinden 5 dk daha geç çıkarak atladık velespitlerimize Firuzan’la ve Topağacı yokuşundan Ihlamur Kasrı’nın kenarından Akaretler’e, oradan da iskeleye bastık. 8 dakika, 10 değil. Sabahın serinliği ve boşluğunda çok kolay uçuyorsun. Beşiktaş’taki trafiği geçme işi olmasa 5 dk çok bile. 2 teker yağ gibi kayıyor insanın altında.
Bu günün ayrı bir keyfi olacaktı. Çünkü bir gün önce aldığı yeni bisikletini ilk defa deneyecekti Firuzan uzun yolda. 28” lik bir turing bisikleti artık onu gezdirecekti. Yavaş yavaş uzun yol eksiklikleri de tamamlanınca hafiften dolaşmaya çıkacağız. Bakalım ilk rotamız neresi olacak, merak ve heyecanla bekliyoruz ikimiz de. Aklımızda yerler var tabii de, bakalım hangisi?
İskeleye vardığımızda Fahri’yi beklerken bulduk. Gelmişti bile. Hemen selamlaşma faslını tamamlarken bir de gördük ki Sarkis daha önce gelmiş, girmiş bile iskeleye-içeride bekliyor. Tamam da, daha Banu gelecekti. Şimdi girmek olmazdı, bekleyelim, belki görmeyince şaşırır dedik. Fakat gemi kalkacak, Banu halen ortalıkta yoktu. Çaresiz içeriye girdik ve tam kapılar kapanırken çıkageldi Banu ve son anda atladı gemiye. Ohh be, içimiz rahatladı. Bu arada fark edildi ki Fahri’nın arka lastik patlak. Gelirken camların üzerinden geçtim dedi, onlar patlatmış olmalı. Artık karşıda yaparız diye iterek soktuk gemiye.
Bu sabahki yeni gemilerdendi. Hemen yerleştirdik bisikletleri. Fahri de patlak tamirine koyuldu. Karşıya geçene kadar yapayım istedi. Nitekim de öyle oldu. Bizse (firuylamusti) üst kata çay içmeye ve beraberimizdeki simidi (biraz kurumuş olsa da) yemeğe çıktık Banu ile. Bu gemiler çok rahat tabii ki, sessiz de. Pencereler geniş, hani bir değişik duygu, alıştığımızdan farklı tabii ki. İşte o duygu içinde seyrettik Kadının Köyüne.

İskeleden iner inmez bastık pedallara. İlhan’ı fazla bekletmeyelim. Hızla gene Boğa Heykeli önünden Feneryolu’ndaki buluşma noktasına. Nokta dediğimiz yer de oradaki 3 Mantarlar oluyor. İlhan çoktan gelmiş, hazır bekliyordu. Hadi diyerek çıktık yola. Sahil yolundaki cimnastikçileri izleyerek. Bu arada arkadaşım Ahmet de sabah koşuşuna çıkmış. Ona rastladık. Firuzan’la tanışmaları, kısacık bir iki laf edip kaçan grubu yakalamacasına peşlerinden devam ederek Bostancı’ya geldik. Burada da AltınPedalların ameliyatlı üyesi Haluk, nekahat devresini daha tamamlayamadığından içi sızlanarak bize el sallaması ve kısa bir kucaklaşma faslından sonra ilk durağımız olacak olan Pendik’e doğru rotamızı kilitledik. Malum yerimiz olan Melemenci’de mola verip, karın doyurup tekrar yola çıkmak üzere. 






Kimimizi tost, poğaca veya menemen çekti. Kimimiz çay veya limonata (büyük 2,-lira) içti. İzinli askerler gene vardı. Herhalde onlara da bizim gibi buranın fiyatlarının uygun olması, sabahleyin serinde kalması seçim nedenlerinin başında geliyor olmalı. Menemen konusunda eleştiri alsa da İlhan ve Sarkis’ten, Vedat Bey’in ve personelin güleryüzü bizi çekiyor.
Ne edelim artık çıkalım dedik (10:20 / 30.km) ve Kaynarca üzerinden otoyola geçtik. Güvenlik şeridinden herkes kendi temposunda gitmeye başladı. Bir ara biraz içim sıkıldıysa da bunu pedallarıma kuvvetli basarak ve müziğimin sesini yükselterek aşmaya çalıştım. Sabiha Gökçen ayrımında bizler F1 yönüne, yani İstanbulPark tarafına sapıyoruz. Burada küçük bir yokuş gelir karşınıza ve ilk köprü altı da gölge olduğundan arkadan gelenleri beklemek üzere dururuz. Aynen böyle yaptık ve tekrar toparlanıp yolu sürdürdük. 


Bu yolu artık dümdüz devam ettiğinizde Göçbeyli’ye varır. Öncesinde sağdaki Shell benzin istasyonunda bir ihtiyaç molası vererek. Bir kere WC çok temiz. Şok Market var, alış veriş ucuz. Hemen herkes birşeyler aldı. İlhan İzotonik denilen içecekten, biz bir koca şişe kefir, Fahri Uludağ limonatası (bu numara da iyi tuttu, şimdi herkes limonata çıkarmaya başladı), Sarkis ise bütün bir kavunu dilimleyip bizlere ikram etti (nereden de buldu buz gibi kavunu anlayamadık. Eline sağlık, lokum gibi geldi. Kesene bereket). Banu sadece suyla yetindi sanırım. Yani her türlü ihtiyacımızı tamamlayıp yola çıkmaya hazırlanırken (11:45 / 48.km) F1 pistinde yapılan Rock’n Coke eğlencesine giden gençlerin arabaları da gelmeye başladı. Evet bu sene festival burada yapılıyordu. Oğlum Aydın da LinkinPark grubuyla çalışıyordu. Burada bir yerlerde olmalıydı, veya cumartesi gelmişti. Az gittikten sonra festival nedeniyle jandarma ve başka güvenlik görevlilerinin aldığı önlemleri, yönlendirmeleri vs’leri aşıp festival alanının kenarından (ne güzel çadır kurmuşlar, eğleniyordu gençler) dolanıp dümdüz Göçbeyli’ye doğru devam ettik. Yolumuz ördek ailesinin yanından geçti. Adeta pazar gezintisine çıkmış gibiydiler. Çocuklar önden, anne arkadan gidiyordu. Selam verip devam ettiler.
Göçbeyli’de her taraf seralarla doluydu. Anlaşılan yoğun bir şekilde İstanbul’a sebze yetiştirmekteler. Kahveye oturup (12:20 / 57.km) ayran+soda siparişlerini verip çevredekilerle sohbete geçip (artık gide gele tanışıyorduk bazılarınla) tekrar Ovacık’a gitmek üzere yola koyulduk. Sıcak kendini hissettirmeye başlamıştı. Biraz terlemeler artık daha çok terlemelere bıraktı. Yolda seralardaki sırıkların hıyar olduğunu iddia eden Firuzan’a Sarkis’in itirazı yeni bir iddiayı başlattı ve kaybeden Sarkis de Ovacık’ta içecekleri ısmarladı. Yani bu ikilinin iddiaları da çok güzel oluyor. Mutlaka birisi kaybediyor bizler de içeceklere beleş kavuşuyoruz. Hani hiç de fena değil,-mi?
Ama esas güzellik şimdi geliyordu, daha Ovacık’a varmadan solda bir çeşme var, amanın sormayın: Buz! Buz gibi akıyor ve şerbet gibi tatlı. Öyle lezzetli bir su ki, iç iç doyamıyorsun. Bu sıcakta çölde petrol bulmuş gibi olduk! Sırayla, hatta sırayı bozarak herkes kafayı, kolları, ayağını (ayak da sokan oldumuydu- yoksam karıştırıyormuyum) suya daldırdı. Neredeyse banyo yapacaktık. İlaç gibi geldi. Sadece biz değil çevreden herkes bu suyu içmeye geliyordu (Kamil dede ve torunu Filiz). O ana kadar zor ilerleyen İlhan bile birden grubun en önünde köye girdi. Velhasıl tazelenip köy kahvesindeki molamıza kadar uçarak gittik. 



Ovacık kahvesindeki asmaların altında yerimizi aldık (13:35 / 63,5.km). Koca bir bank duruyordu. Hani köylerde olur ya, geniş kalastan çakılmış. Oraya bir yayıldık. Ayaklarımızı da altımıza çekerek başladık yanımızdakileri yemeğe. Kuru üzümler, kayısılar, fıstıklar, bademler falan çıktı ortaya. Sarkis evde yapılmış çok lezzetli hamur işleri çıkardı. Off anam off, hepsinden avuç avuç indirdik. Nereye mi, miğdeye tabii. Derken yoldaki seyyar satıcı da tezgahını açtı. Haydi neler varmış diye biraz bakındık (en çok da çocuklar meraklı). Bisiklet için üçlü korna. Aslında çok iyi ses veriyor da nereye koyacan kocaman boruları. Yoksa bizim tin tin zillerden çok daha iyi uyarıyor insanı, hatta hoplatıyor yerinden. Bu arada çaylar da demlenmişti – oh yudum yudum içtik. Gırgır şamatayla zaman geçiverdi ve fazla da tembellik ettik düşüncesiyle aldık bisikletleri, vurduk kendimizi tekrar yollara (14:20).
Bu köy yolları nefis. Hava temiz, etraf harika, yanyana gidebiliyorsun, sohbet falan derken, yolda da Banu’nun sele ayarı Sarkis tarafından düzeltilerek Kadılı köyünü geçerek Cumaköy’e geldik (15:00 / 72,5.km). Burada bir kahveye yerleştik. Serinletici içecekler ısmarladık, daha doğrusu biz ısmarladık da yan masamızdakiler köylerine misafir geldiğimizden bize ödetmediler. Nasıl da mahçup ettiler bizi, misafirperverlik halen sürüyor olması ne güzel bir adetimiz. Buradan tekrar teşekkür etmek isteriz kendilerine.
Yol boyunca karşılaşmadığımız şey olmadı. Kış için hazırlık başlamıştı bile, odunlar ve saman balyaları yol kenarında bekliyordu. Bisiklete binen piknikcilerle tanışmalar. Mandralar ve yemyeşil otlaklar arasından süzülüp geçtik.
Şimdi siz bisikletle geldiğinizde mutlaka çocuklar etrafınızı sarıyor veya bisikletleriyle çevrenizde dolanıyorlar. Burada da küçük bir “Yarının Bisikletçisi” kardeşimiz bizimle temasa geçerek kendini belli etti. Uzun uzun bizimkileri inceledi, kendisininkiyle karşılaştırdı. Bize sorular sordu, sonra havalı bir şekilde bisikletinin üzerine atlayıp bastı gitti mahalle turuna.
Cumaköy’den ayrılıp, Mollafenari zaten iki adım ötede (15:45 / 74,5.km), orayı da geride bırakıp biraz daha yoğun bir araba yoluna girerek amacımız Tavşanlı’ya gitmekti. Ancak yolda anlaşıldı ki Banu yorulmuş (bu nedenle bir ara dengesini de kaybedip yan düştü, ama ucuz atlattı. Geçmiş olsun tekrar). Fazla da ısrar etmek istemedik, daha 2. turunda yüklenmesin diye vazgeçip doğru Gebze’ye yöneldik. Çok renkli bir yol üzerindeydik. Önce bir araçla karşılaştık, çim motorundan bozmamıdır yoksa gerçek motormuydu anlayamadık ama hızla yanımızdan geçti. Alelacele makineyi çıkartıp arkasından bir kare yakaladım. Açıkta ve ayakta gidiyorlardı. Daha sonra inşaatı sırasında neye benzeyecek diye merak ettiğim camiiyi bitmiş gördüm. Yemyeşile boyanmış kubbeleri ile bir camii kopyası. Bu konuda da Sinan’ı geçemedik halen. Hepsi 16 yy camilerinin kopyası mı olmak zorunda?


Ardından yol kenarında satıcılar tarladan çıkarttıklarını tüketiciyle buluşturmak için dizilmişlerdi. Birazdan Mariachi’ler gelecek herhalde ve festival başlayacak gibime geldi. Ehh Tequila da içeriz değil mi :) Derken lüks lokantalar sıralandı. Herşeyi bir yerde bulmak mümkündü. Her iştah düşünülmüş. Balık çeşitleri, et ve ızgaralar, meze çeşitleri, aile salonu ve oto park (tek bir yerde, başka yer aramaya gerek yoktu) = Doğa Çiftliği (reklamını da yapmış oldum ama gitmedim, nasıldır bilemiyorum).
Gebze levhasını takiben artık sanayii bölgesine girmiştik. Sağımız solumuz sanayii olmaya başladı. Ama arada derede sazların yetiştiği bir su birikintisini görmek de mümkündü. Dar açıyla bakıldığında kendini başka yerde düşünebilirsin. Bir benzincide (Gebze Organize Sanayii yakınlarında) adres tarifi alıp ve de biraz serin şeyler içip devam ettik (16:25 / 82,5.km).


Kaynakça:
http://sozluk.sourtimes.org/?t=hap+yutmak
İlginizi çekebilir: El Trio Chile


































































