31 Ağustos 2010

[bisikletle]Türkiye: Kars-Digor-Tuzluca-Iğdır


31 Temmuz 2010, Cumartesi / Kars - Digor

Kalkış 7:30, kahvaltı 8’de karşıdaki çayevinde. Bakkaldan alınan pide ve bahçede kurulan masa üzerine açtığımız kumanyamızı temizliyoruz. Depodan bisikletleri alıp 9’da yoldayız. İlhan Bey’in tarif ettiği şekilde, tren yolu hemzemin geçidi, kavşaktan düz devam, Iğdır yoluna giriyoruz. Hava güzel ve güneşli. Kurulup açılmamış sanayiinin içinden geçerek, dümdüz gittikten sonra TOKİ binalarından itibaren yavaş yavaş tırmanmaya başlıyor yol, %4-5 eğimle 10 km çıkıyoruz.

Sonunda bezdirdi ama bu rampa. Ha bu köşede, ha şu tepede derken bitemedi bir türlü. Yolun kenarı düşük banket, yol yamalı, hatta çukurlu. Araç trafiği de geçmiş günlere göre yoğun. Ve Hanlar Geçidi’ne geliyoruz. 2286 metredeyiz. Uzaklardan iki at dolu dizgin bize doğru geliyor. Yaklaşınca fark ediyoruz ki birisinin süvarisi de var; Özcan. Bizi görmüş ve gelmiş. Arkadaki tay da anasını takip ediyor. Özcan samimi bir şekilde bizi selamlıyor. Tertemiz giyinmiş, beyaz gömleğiyle yakışıklı bir delikanlı. Yakındaki, Borluk Köyü’nde oturuyormuş. Evine çaya davet ediyor. “Gelin, köyün suyu da çok güzeldir” diyor. Ama yoldan uzaklaşmayalım, zamanımız da kıymetli. Nereye kadar gidebileceğimizi kestiremiyoruz. Geçen sene de bisikletli turistleri karşılamış ve köye götürmüş. Teşekkür ediyoruz, ama aklımız da kalıyor. Kim bilir neler kaçırdık?

Sandık ki, geçitten sonra düzlük, hatta iniş. Öyle değil miydi, Iğdır 855 metrelerdeydi. Hani sürekli inecektik? Tepe ardından tepe bitmiyor ama sonunda inen yol Digor’a geliyor. Burası 1690 metrelerde.

Digor: İlçenin tarihi hakkında elimizde kesin bilgi ve belge bulunmamaktadır. Ancak araştırmalarda 1887 – 1888 yıllarında beş Türk ailesinin bölgeye gelip yerleştiklerini ve Digor’un temelini attıklarını öğreniyoruz.

 İlçe, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir süre Arpaçay’a bağlı bir köy olarak bulunmuş; daha sonra ise Kağızman ilçesine bağlanmıştır. Bu bağlılık nahiye olarak devam ettikten sonra 1953 yılında Digor’un ilçe olması ile sona ermiştir. O tarihten itibaren de Kars iline bağlı bir ilçe olarak bulunmaktadır. Kars’la birlikte 40 yıl Rus işgalinde kalan Digor; 22 Ekim 1920 tarihinde Rus işgalinden kurtarılmıştır.
 


 



 




Bir köprü üzerinden geçip Digor’a giriyoruz. Şöyle bir soluklanalım öncesinde diye kahve bakınıyorum. Sağdakini gözüme kestirip, bisikletler kenara bizse masaya yerleşiyoruz. İlhan Koçulu bir dostunun, Fuat Bey’in telefonunu vermişti. Selamını bırakalım bari diye çaycı Abdurrahman Bey’e ismini verip evini sorduğumuzda bir sürprizle karşılaşmaz mıyız! Mülkün sahibiymiş kendisi. Bu kadar kahve içinde gelip onun yerine oturmuşuz. Bu nasıl bir tesadüftür anlamak mümkün değil!

Fuat Bey’e telefon edip kendimizi tanıtınca sıcak bir davet alıyoruz. Evine yemeğe çağırıyor. İnanın böyle dostça karşılanmak kadar keyif veren bir şey yok. Abdurrahman Bey çayların parasını almıyor. Buradaki insanlar işte böyle misafirperverler. Hepsinin gönülleri zengin. Memleketlerine gelmişsin, olur mu sana para ödetmek.

Ama biz şimdi gelir gelmez sofraya oturmayalım diye yemeği Özalem Lokantası’nda hallediyoruz. Bir çorba (2,5 TL), bir az pilav + az kuru (3,5 TL), iki yoğurt ve salata. Yoğurt ve salata ikram. Toplam 6 TL. Resim çekiyorum bolca. Fuat Bey’in araması üzerine lokantadan ayrılıp, gecelemek için öğretmenevini ziyaret ediyoruz, işi tesadüfe bırakmayalım. Ancak etrafta kimsecikler yok, çocuklar yetkiliyi arıyorlar ama nafile. Çaresiz sonraya kalıyor.

Jandarma ve özel harekat karakolunun önünden geçerek tarif edilen evi buluyoruz. Avluda bizi Fuat Bey ve eşi Çiğdem Hanım karşılıyor. Bisikletleri dayayıp terasa, masanın etrafına diziliyoruz. Közde demlenmiş enfes bir çay ikramları. Daha sonra heykeltıraş abisi Murat Alınak geliyor. Atölyesini gezdiriyor, hemen yakınlarda. Çalışmalarını anlatıyor. Hacettepe Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun. Fransa’da araştırmalar yapmış. Pek çok yapıtları bu bölgenin belediyeleri, valiliklerince seçilmiş. Doğu Beyazıt’taki İnsan Hakları Anıtı ve Ortadirek köyündeki Öğretmenler Anıtı onun eserleri. Yanı sıra Kars’ı sembolize eden kaz heykeli. Ancak bu heykel sonradan AKP’li belediye başkanı tarafından kaldırılıp depoya konuldu!

Aklımızda öğretmenevi var. Şu işi bir bağlayalım diye tekrar uğruyoruz. Bu sefer müdür bulunuyor. Kalmaya karar veriyoruz. Oda, iki kişi 20- TL, ranzalı. Sanki birinin odası. Banyoda kişisel bakım ürünleri vs. var. Ne edelim, idare edeceğiz artık. Öğretmenevlerinin bazıları acınacak durumda. Bunu gezi boyunca gördük. Nedense ülkemiz öğretmenine gerektiği saygı ve özeni göstermiyor.

Eşyaları bırakıp, üzerimizi değiştirip yemek için ailenin evine gidiyoruz. Yemekler hazırlanıyor. Firuzan’ın, Çiğdem Hanım’la birlikte komşu Gülhan Hanım’ın bostanından topladığı taze fasulye ve kabaktan türlü pişiriliyor, patlıcan ve patatesle. Fasulyeler ve kabaklar Gülhan Hanım’ın misafirlerine ikramı, öyle demiş. Yanına evde dövülmüş buğdaydan bulgur pilavı ve cacık. Bizim için her şey özel, etsiz. Nasıl bir lezzet, tahmin edersiniz herhalde. Her şey taze toplanmış olduğundan ve de sevgiyle hazırlandığından. Bu nasıl bir misafirperverliktir böyle? Bu güzel insanlara tekrar tekrar teşekkür ederiz, candan dostluklarına.

Yemek sonrası çay ve sohbet. Bölgenin sorunları, beklentileri ve umutlarını dinliyoruz. Saat dokuz buçuk olduğunda burada yatılır demeleri üzerine, öğretmenevine kadar Hamit, Fuat ve Civan Beyler bize refakat ettiler. Etrafta dolaşan panzer ve çıkardığı o korkunç sesi unutamıyorum. Sinirleri geren. Alınan güvenlik önlemleri hissediliyor.

Vedalaşıp odaya çıkıyoruz. Girişte televizyon seyreden diğer konuklar var: “İyi geceler”. Gece sık sık köpek havlamaları, koşuşmalar duyuluyor. Bir kaç sivrisinek odada, besin arayışında.



Kars - Digor
Uzaklık: 45,6 km
Süre: 3 h 37'
Ortalama hız: 12,3 km/h
Rakım: 1652 – 2281 m
Hava sıcaklığı: 27 – 34 °C

Garmin yol bilgileri için: Kars-Digor


1 Ağustos 2010, Pazar / Digor – Halıkışla - Tuzluca

Erken kalkıp, çıkmadan 7:15 gibi gezi yazımızın notlarını bilgisayara aktarıyorum. 8:10 gibi öğretmenevinden ayrılıp, çaycı Hakan’ın kahvesini kahvaltı için seçiyoruz. Biraz peynir alıyorum bakkaldan. Digor’da bakkalda ekmek satılmazmış, o nedenle fırına yöneliyorum. Firuzan’sa kahvede kahvaltılıkları hazırlıyor. Bu sırada yan masalardakilerle sohbet başlıyor. Kahvaltıyı ekmek, kaşar, acı biber, salatalık, domates ve çayla yapıyoruz. Sohbetin çapı genişliyor, hatıra fotoğrafları çekiliyor, e-posta adresleri alınıyor.

Hava güneşli ve güzel. Lipetgaz’cı Mustafa Bey yaylaya götüreyim sizi diyor. Teşekkür ediyoruz. Ama keşke gitseydik diye de sonradan çok konuştuk. Veda vakti gelince sanki dostlarımızdan ayrılır gibi oluyoruz.

9:05’de yola koyulduk. Fuat Alınak ailesinin evinden geçerken durup çekilen bir hatıra fotoğrafı. Tüm aile, anne-baba dahil bizi uğurluyor. Digor’un diğer ucundan çıkıyoruz. Ot toplayanlar, traktörler, atlı arabalar, inekler, onları güdenler. El sallayanlar, merhaba diye bağıranlar. Sağda eski hapishane, terk edilmiş. Kim bilir ne gibi anılar barındırıyor içinde...

Bu şekilde yol alarak sürüyoruz bisikletleri. Kenardan koşup gelen bebeler “Abi bir şey ver” diyorlar. Verecek de bir şey yok ki. Durmadan devam ediyoruz pedallamaya. Solda uzaklarda çadırlar kurulmuş, hayvanlar otlatılıyor. Hava sıcak - rüzgâr var ama.

Yanımızdan teğet geçen “Iğdırlı Turizm” şirketinin otobüsü bayağı korkuttu. Hayvan şoför desem ne değişir ki? “Hayvana ayıp olur” diyor Firuzan. Halen adam olamadı bazıları.

Ot toplayanlar, atlı arabalar, yol boyunca eksilmedi. Kışa hazırlık her yerde. Elma yemek için duruyoruz, soldan bize doğru gelen bir baba kız. Adam karşıdaki köyün imamıymış, Doğu Beyazıtlı. Oraya da gidecek miyiz diye merak ediyor.

 





 





video
 


Gözümüz Ağrı Dağı’nı aramaya başlıyor. Nerede kaldı bu yüce dağ? Çok ileride yüksek bir dağ görüyoruz, sanıyoruz ki Ağrı. Ama değilmiş. Ermenistan’a da bayağı yaklaştık. Solumuz onlara ait. Bizleri bir ırmak ayırıyor, Aras Nehri. Derken uzunca bir iniş var önümüzde. Biraz durup dürbünle karşıya bakıyoruz. Ermenilerin kuleleri rahatlıkla seçiliyor. Onlar da bizim tarafı kesiyorlardır.

Önümüzde Halıkışla. Bırakıyoruz kendimizi yokuş aşağıya. THY otobüsleri geliyor karşıdan. Iğdır’dan Kars havaalanına yolcu taşınıyor. Yokuşun sonunda geldiğimiz bir piknik alanındaki insanlar uyuşuk bir vaziyette etrafa yayılmışlar. Pazar rehaveti olsa. Hava da sıcak ama. Kars gibi değil burası. Isınmaya başladı zaten ortalık.

Bilgi alacak kimse bulamadığımızdan, yan yoldan köye doğru girelim dedik. Elimizde bir isim var, uğrayacağımız: Erhan Karadağ. İlhan Bey vermişti bu ismi. Birilerini bulup sormalıyız. Şuradaki camiye mi gitsek diye düşünürken, önünden geçtiğimiz evden bize sesleniyorlar. Sanırım yabancı sandılar. Biz de gırgıra vurup cevap veriyoruz aynı tonda. İşte size bir tesadüf daha. Aradığımız kişinin abisi.

Engin Bey bizi evine davet ediyor, kardeşi daha dönmemiş yoldan. İnşaat halinde olan bir terasa kuruluyoruz. “Dört senedir bu vaziyetteyiz” diyor. Burasını bitirince eski evini yıkacak ve bostan yapacakmış. Üç çocuklu Azeri bir aile. Hanımı demlediği çayları getiriyor, bol limon yanında. İlk defa karşılaşıyoruz böyle bir servisle. Sonra yemek yiyoruz. Bahçeden toplanıyor malzemelerin tümü. İmam bayıldı, çoban salata, pilav. Çok lezzetliydi yemekler. Yani utanmasaydım da ikinci tabağı alsaydım diye çok geçirdim aklımdan. Firuzan da meğer aynı düşüncedeymiş.

Aile çok hoş sohbet. Kadınlı erkekli katılıyorlar her şeye. Bu çok dikkat çekiciydi. 35 km’de çok şey değişmişti. Digor’da her şey tersineydi.

Erhan Bey’i artık arayalım diyorum. Getirdiğimiz selamı bırakmamız lazım. Köye gelmiş, yanımıza geliyor. Bizi yolda görmüş zaten, Dağpınar Köyü yakınlarında. Sebze, meyve satıyor köylerde. İlhan Bey onu organik balkabağı yetiştirmeye iknaya çalışıyor.

Havanın sıcaklığı iyice yükseliyor. Daha serin oluyor düşüncesiyle, Erhan ve Nezahat çiftinin evine transfer oluyoruz. Bahçe içinde burası da. Serinlik versin diye terası güzelce bir suluyorlar. Evin 2 erkek çocuğu hemen bizi karşılıyor. Merak işte, eve misafir gelmiş, üstelik de bisikletli. Küçüğün adı Nehir. Büyük ise Eren, 4 - 5 yaşlarında. Hemen bisikletini ortaya çıkartıp bize gösteriyor. Soruyoruz “Büyüyünce sen de bizim gibi dolaşmak ister misin?” Gözleri ışıldıyor, başıyla evet diyor.

Bolca çay içiyoruz, limonlu. Yanında bisküviyle hazırlanmış bir pasta ve peynirli poğaça. Sohbet-sohbet-sohbet, hem de gırla. Aile çok keyifli. Büyük-küçük, kadın- erkek, hep beraber. İki adet İran Tavuğu olduğu söylenen değişik bir şeyler dolanıyor ayaklarımızın arasında. Kedileri Garfield alışık ki hiç peşlerinden gitmiyor. Evin büyük kızı üniversite sınavı hazırlığında. Her gün kursa gitmek için 20 lira yol parası canına tak etmiş olmalı ki, dile getiriyor.

Saat 5 gibi bu neşeli aileden ayrılıyoruz. Yarım günümüzü birlikte geçirdik. Yedik, içtik, güldük. Sanki eski dostlar gibi. Dostluğunuza teşekkür ederiz, sevgili Karadağ ailesi.





 




Hava serinlemiş, güneş de inmişti. Önümüzdeki manzara çok güzel. Dağlar tepeler, ışık da etrafı hoş bir kızıllığa boyamaktaydı. Yol güzel. Rampa yok. Halıkışla artık epey geride kalmıştı. Bir köprü geliyor önümüze, biraz tırmanıyoruz, sonra Kağızman’dan gelen yola bağlanıyoruz. Kavşakta askerler kontrol yapıyor. Köpekleri bize havlayınca asker yatıştırmaya çalışıyor. Selamlaşıyoruz, sempatikler.

Yer konusunda sıkıntı yaşamayalım diye Tuzluca Öğretmenevi’ni arayıp durumu garantiliyoruz. Bazen küçük yerlerde, kalacak yer olmadığından dolu olabiliyor. Arpaçay’da yaşadık bu sorunu.

Yol üzerinde dikkat çeken boş binalar var, tek katlı. Afet evleri denildi. Bu bölge düz olduğundan, rahat rahat 1,5 saat içinde Tuzluca’dayız. Soldan, şehir merkezine doğru yöneldik. Uzunca, girmek için pedalladık. Burası ilçenin varoşuydu anlaşılan. Mimari özelliği hayli ilgimizi çekti. Yolda yürüyen iki genç kız bize İngilizce takılıp, Türkçe yanıt alınca karşılıklı gülüşmeler oldu.


 




 

Nihayetinde Tuzluca öğretmenevine vardık. Müdür Yılmaz Bey kapıdaydı. Bizi bisikletlerle görünce tanıdı ve yardımcı oldu. Velespitleri odasına aldı. Burası askeri bir binadan devşirme olduğundan odalar küçüktü, ve de sıcak. 2 kişi 25- TL. Otel boş gibi, kimse görünmüyor.

İlk işimiz birer banyo almak. Şöyle günün tozunu toprağını güzelce bir temizledik. Ardından Firuzan birkaç çamaşır yıkıyor. Sıra karınları doyurmaya gelince önce karşıdaki BİM’den kuru incir ve siyah zeytin alıyoruz kahvaltılık. Sonra manavdan domates (kilosu 50 krş.’a düştü burada), bakkaldan da eski kaşar (11,5 TL/kg) ve beyaz peynir (8,5 TL/kg). Yemeği ise Bekir Usta’nın Yeri’nde hallediyoruz. Dışarıya masa çıkartıyor bizim için. Şöyle etrafı seyrede seyrede 2 yayla çorbası, bol çoban salata, 1 tabak acı yeşil biber, 1 tabak yoğurt için 8- TL ödeyerek doyuyoruz.

Etrafta bolca bakkal-manav var. Bir panzer geçiyor yanımızdan. Hava oldukça sıcak. Sivriler rahat vermiyor. Biraz hazım için meydan çevresinde dolandık. Yatmadan önce birer sodayla rahatlayıp odaya dönüyoruz.

Tuzluca, Iğdır ilinin bir ilçesidir. 1992'de Iğdır’ın Kars'tan ayrılarak il olmasından önce bu ilçe Kars’a bağlıydı. Bilinen ilk ismi Kulp olan daha sonradan Tuzluca’ya ismini veren, kaya tuzu madenleridir. Bu maddenin yıllarca işlenmesinden sonra oluşan tuz mağaralarında astım hastalarına hizmet veren şifa merkezi mevcuttur.

Digor - Tuzluca
Uzaklık: 54,8 km
Süre: 3 h 34'
Ortalama hız: 15,4 km/h
Rakım: 1726 - 954 m
Hava sıcaklığı: 28 – 41 °C

Garmin yol bilgileri için: Digor-Tuzluca


2 Ağustos 2010, Pazartesi / Tuzluca - Iğdır

Erkenden kalktık, 6’da. Oyalanmadan toparlanıyor, kahvaltı için fırından kepekli ekmek (1- TL) ve simit (30 krş.) alıp, yakındaki çayhaneye yerleşiyoruz. Haa, burada fırınlar 24 saat ekmek çıkartıyormuş. Ortalık daha sakin, biz de çaylarımızı söyleyip soframızı kuruyoruz. Iğdır salatalığı ile dün aldıklarımızı güzelce, 6 çay eşliğinde temizliyoruz. Çaylar 25 krş. burada.

8 gibi Tuzluca’dan ayrılıp Iğdır’a doğru pedal basıyoruz. Yol duble ve düzgün. Keyifle ilerlerken önümüze yılan gibi bir tırmanış çıkıyor. Bas babam bas durumları. Ama sonunda burası da geride kalıyor ve Iğdır ovasına geliyoruz.

Bu ova çok verimli bir tarım arazisi. Zaten kendini belli ediyor. Sağda solda domates elma satılıyor. Birinde durup elma alıyoruz, 1 TL’den. Tezgah sahibi bizim için yıkıyor. Elma yiyerek devam ediyoruz.

Burası daha Iğdır değil ama. Solda hatıra ormanları var bolca. Ağaçlandırma çalışmaları sevindirici elbette. Arabalar hızlanıyor, kamyonlar falan çoğalıyor. 2 saatlik bir yol sonrası, 10 gibi il sınırına girdik.

Iğdır sıcak. Kars’ın tam tersi. Buraya doğunun Çukurova’sı dememişler boşuna.
Şimdi Ağrı Dağı’yla ilgili yaşadıklarımızı anlatayım: Hani nerede bu koca dağ diye bakınıp duruyoruz ya. Çevredeki en yüksek dağı Ağrı sanıp, olmadığını anlamak uzun sürmüyor. Daha görkemli, daha göz kamaştırıcı olmalı. Bu şekilde düşünerek yol almayı sürdürürken, birden Firuzan uzakta, tepede bir şeylere dikkat çekmeye çalışıyor. Sanki bulutları gösteriyor. Ama değil. Benim bulut sandığım beyazlıklar Ağrı’nın tepesindeki karmış meğer. İnanılmaz bir şekilde gözümüzün önüne çıkıyor. Muhteşem bir şey. Kocaman, heybetli haliyle duruyor karşımızda. Bu duyguyu ancak yaşadığınızda anlayabilirsiniz. Dağa baka baka pedallarımızı döndürmeye devam ediyoruz, her açıdan fotoğraf almaya çalışarak.

 


 

 

 

 





 


Iğdır merkeze varmadan DSİ’nin tesislerini görünce, misafirhanesine bir danışalım diye içeriye giriyoruz. Adam başı 19 liradan 38- TL gecesi. Oda temiz, WC kokmuyor. Bugüne kadarki en lüks yer. Lobisinde dinlenirken Haydar Alagöz’ü arayıp gelişimizi duyuruyoruz. Gene bir İlhan Koçulu dostu. “Aralık’tayım, Iğdır’a gelince ararım” diyor.

Bir de öğretmenevini yoklayalım mı? Telefon ediyoruz. Kişi başı 20 lira. “Odalar 3 kişilik; yanınıza adam verebilirim” denmesiyle, teşekkür edip DSİ’de karar kılıyoruz.

İlk işimiz banyo yapmak tabii. Sonrasında da kirliler yıkanıyor. Geniş terasındaki ipe serdiğimiz çamaşırlar çabucak kuruyacağa benziyor. Güneş tepede tüm gücüyle parlıyor çünkü.

Lobide gezi notlarını bilgisayara geçirirken Haydar Bey de birazdan Hatip Bey’le birlikte görünüyor. Misafirhane yöneticisi Hasan Bey de tanıdıkları çıkınca güzel bir sohbet, Hasan Bey’in bahçesinden getirdiği domateslerin tadılmasıyla sürüyor. Ardından kahveler...

Haydar Bey işi gereği ayrılmak zorunda. Bizi Aralık’taki çiftliğine davet ediyor. Yol tarifini verip gidiyor.

Akşam üstü bisikletlerle şehir merkezine gidiyoruz. Bolca bisikletli var. Her yerden geliyorlar, trafik kuralları geçerli değil. Işıklar var ama çalışmıyor. Bisikletlerimize ilgi oldukça fazla. Otele götürmek için kavun karpuz alıyoruz, 50 krş.’dan tanesi. Sonra çok sözü edilen İranlılar Sofrası’na yemeğe gidiyoruz. Domates kebabı (5- TL) + çoban salata + taze acı biber + aşure (2,5 TL) + kadayıf dolması (2,5 TL) + 2 su (50 krş.) = 16 liraya afiyetle doyuyoruz. Domates kebabı nefis. Taa Kars’ta duymuştuk adını. Tabii bolca çay ikramı.

Hava kararmıştı lokantadan çıktığımızda. 8 gibi DSİ’nin yolunu tutuyoruz. Biraz TV’ye bakıp gözlerimizi yumduk.

 






 
 








Tuzluca - Iğdır
Uzaklık: 36,5 km
Süre: 2 h 9'
Ortalama hız: 17 km/h
Rakım: 1116 - 860 m
Hava sıcaklığı: 27 – 34 °C