15 Ağustos 2022

bisikletle Keşif Gezisi; Gebze’de 4 Köy


Gebze’nin köyleri bisikletle dolaşmak için çok keyifli bir coğrafyadır. Bugün, daha önce çıkarttığımız rotaya ufak bir değişiklik uygulayıp sonucunu görmek üzere, sabah 8 buçukta Bostancı’dan Marmaray’a binip 1 saat sonra Gebze’de indik. Erken olduğundan trende çok az insan vardı. Maske takmak bile gerekmedi, son vagon boştu.

 

Anlatayım, Gebze’de 4 Köy; son vagondan inip kara tarafına çıktığınızda (deniz tarafının tersi yani) sizi sergilenen bir lokomotif karşılar. Önünde bir anı fotosu çekmek için çok güzel bir dekordur. Belki bize denk gelen 3 bacaklı kedi size de denk gelebilir, o nedenle yanınızda biraz kedi maması bulundurmanız onu mutlu edecektir. 

 

Gebze’nin merkezine giden yol, E-5’e paralel yan yola girerken minik ama dik bir köşe sonrası gelen Karadeniz fırınından, bugün bizim gibi simit (10-) ve mısır ekmeği (15-) alarak devam edin. Rotanın en sıkıntı veren bölümü buradadır. Dar bir yol, ortası turuncu ayraçlarla ayrılı, gidiş geliş tek şerit. Araba gelirse sorun değil ama minibüs gelirse, geniş olduğundan yakınınızdan geçmek isteyecektir (beklemezler çünkü). Tedirgin ederse -karşı yönden gelen yoksa- minibüs geçene kadar karşı şeride atlayıp yol vermek iyi bir çözüm olabiliyor. Biz bugün öyle yaptık.

 

Bu kısım geçildikten sonra hiç bir sıkıntı kalmayacaktır. Öyle uzun sert kırıcı tırmanışları da olmayan, genel olarak daha çok inilen bir rota önünüzde sizi beklemektedir. Gebze merkeze dönüp belediyenin önünden geçerek, TEM yolunun üstündeki köprüden GOSP Tembelova içinden devam edin. Sanayi sonrası 1,5 km.lik şaşırtıcı bir bölgeyle karşılaşacaksınız. Bir an için neredeyim dedirten kıvrılan bir yol, ağaçlı bir yamaç, dipte akan bir su, otlayan bir kaç inek, uzaktaki binaları da görmezseniz İstanbul’da olduğunuzu unutursunuz. Ardından Pelitli Mezarlığı kenarından başlayan tırmanış burada sizi gözler. Bugün, önümüzden gitmiş bir araçtan yer yer akmış çamurlu su yolun sağını pislemiş. Sanırım aracı fazla doldurmuşlar, rampaya vurunca her şey arkasından akmaya, yola saçılmaya başlamış. Tırmanışı biraz zorlaştıran bir durum oldu. Dilediğin yerden gidemeyip, en sağdan, yolun dışından pedallamak zorunda kaldık.

 

Gebze istasyonundan 10 km sonra ilk köy olan Pelitli ve mola yeri gelir. Cami karşısındaki çayevinin bahçesi bu iş için son derece uygundur. Önceki gelişlerimizde hiç fark etmediğimiz bisiklet için bir girişi varmış. Biz hep kaldırımdaki demirlere dayardık. O nedenle bugün masaların yakınına kadar sokulabildik. Yanımızdakileri alınan simitle mideye indiriyoruz. Çaylar 2,5. 

 

Devam. Cami yanından başlayan ve hafif de bir tırmanışı olan yol artık son köye kadar yeşilliklerin içinden sürecektir. Ara sıra geçen damperlilere dikkat edin ama. İstanbul’un hiç bir yeri yok ki bu araçlar geçmesin.

 

Dün okuduğum, ilgimi çeken bir yazıyı paylaşmak istiyorum: İlk insanlardan biri olmak istemezdim. Dayanılmaz, korkunç bir şey! İnsanın gece ile gündüzü, dört mevsimi yaşaması ürkütücü bir gerçek. Gece karanlık ve kötü, oysa gündüz aydınlık ve iyi, güzel. İlk insan, korkunç geceden sonra gündüzün geri gelmesini istemiş, dilemiştir. Güneş’le, Ay’la, yıldızlarla ilişkilerinin olduğunu zamanla (ne kadar zamanda?) kavramıştır: Güneş batınca gece oluyor, doğunca gündüz oluyor; Ay ve yıldızlar geceyi aydınlatıyor, çok güzel, ama gidip geri gelmezlerse! Sanki kalabalık çarşıda annesini kaybetmiş dört yaşında bir çocuk; ya gelmezse, geri dönmezse!.. Dört mevsim de öyle, dördünün de iyi ve kötü yanları var ama yararlı bir döngü. Bunu da anlamıştır. 

 

Bunlara egemen olamayacağını anladıkça korkusu büyümüştür, demek ki bunları yöneten “böyle yapan” bir şey var, bir patron var. İşte inancın tohumu burada: Dilek, temenni, yakarı ve umut… Böyle düşünüp duyarsan ve ardından patrona itaat edersen, boyun eğersen içinde yaşadığın düzen devam eder… Demek ki ilk insan zincirinin halkaları inancı keşfediyor ve onu kendisinden sonra gelenlere miras bırakıyor. Tanrı ve din düşüncesi ve inancı böyle icat oldu; bunun ardından güven ve mutluluğu keşfetti, ta ki din adamları mesleği ortaya çıkana kadar. Kötü ve zararlı bir Tanrı ve din yoktur ama kötü ve zararlı din adamı vardır. Oysa inancın dilinde tercümana, mütercime, çevirmene ihtiyaç yok... Yazının devamı gezinin sonunda (*).

 

Sağda ormanlık alana girişin yasak olduğunu bildiren bir bez afiş asılmış. Ama vatandaş piknik yapmak yasak yazmadığından girip güzelce yayılmış. Geçen turlarımızda da gördüğümüz  levhada “Göle Girmek Tehlikeli” denilmiş ama yüzmek yasak yazılmadığından vatandaş kendinde suya girme hakkını görmüş. Sıfır beyin durumları.

 

Az kapalı bir gün. Bulutlar güneşi örtünce rahatlıyoruz. Hızla yokuşları iniyor ve Mollafenari’ye geliyoruz. Bu ikinci köy bölgenin en kalabalık olanı. Burada soldan devam ederseniz kısa, sağdan devam edip Kanca Çiftliği etrafından dönerseniz uzun yoldan Cumaköy’e varırsınız. Bu da üçüncü köy olur. Biz sağdan gittik, Kanca’yı geçip soldan Cumaköy diye devam ettik. Köyde uzunca bir sünnet alayı ile karşılaştık. Ardı arkası kesilmeyen bir araç zinciri. En baştaki araçta, süsledikleri kurbanlık bebe, arabanın tavan penceresinden gövdesini çıkarmış etrafı kaygıyla izliyordu. Kafasından neler geçiyordu dersiniz?


Özellikle bizim toplumumuzda, bir yandan 'amcalara göstermesi' istenerek organının ne kadar önemli olduğu vurgulanan, diğer yandan da şaka olarak yakalandığında 'pipisinin kesileceği, koparılacağı', hatta 'yenileceği' söylenen çocuğun kaygı duygusu aşırı derecelere varabilir. 

 

Antik Mısırdan ilk Musevilere, oradan da İslam’a geçen, binlerce yıldır yapılan sünnetin gereksiz bir uygulama olduğu sıkça dile getiriliyor. Bilimsel baktığımızda; Sünnet derisine evrimsel biyoloji açısından bakıldığında da gördüğümüz benzerdir: Penis ucu derisinin körelmiş bir organ olduğu varsaysak bile, tamamen işlevsiz bir organ olmadığı çok açıktır. Penis ucu derisindeki geniş varyasyon, körelmiş bir organ olduğu fikrine temel sağlamaktadır; öte yandan bugüne kadar yapılan çalışmalarda, penis ucu derisinin fonksiyonları da net olarak tespit edilebilmiştir. Tıpkı apandis örneğinde olduğu gibi, penis ucu derisinin de alınması canlıya muhtemelen ölümcül düzeyde bir zarar vermemektedir; fakat bu parçanın bulunmasının da modern tıp ve hijyen şartları altına dikkate değer bir zararı yoktur.

 

Yine saf bir evrimsel perspektiften düşünecek olursak, penis ucu derisinin bireye vahşi yaşam koşullarında bile zarar verecek olması halinde, uzun vadede büyük ihtimalle eleneceği düşünülebilir. Nihayetinde canlılar, nesiller boyunca evrimleşerek günümüze gelmişlerdir ve bu süreçte birçok organ edinilmiş ve kaybedilmiştir. Günümüzde, kimi zaman körelmiş organlar (20 yaş dişleri, apandis vb.) sorun yaratabilmektedir; bunlar sorun yarattıkları zaman alınırlar. Ancak ön derinin, belki modern teknoloji sayesinde körelmişse de, tamamen işlevsizleşme yolunda olan bir organ olmadığı net bir şekilde ortadadır.

EvrimAğacı


İşte bir de gazete haberi: Kahramanmaraş'ta 4 yaşındaki bir çocuğun sünnet sırasında cinsel organı kesildi. Tedavi için İstanbul'a getirilen küçük çocuğun cinsel organına, ağız kısmından alınan bir doku nakledildi.

 

Yol boyunca besi çiftlikleri, atlı spor kulüpleri, mesirelik gazinolar bolca önünüze çıkacaktır. Mevsimine göre de doğa yeşilden sarıya bürünecektir. Yolu düzgündür, yer yer hafif bozulabilir veya beton olabilir, çok sert çıkışları olmayan, genelde düz ve iniş şeklinde dördüncü köy Kadıllı da geçilip gelinen bir yol ayırımında, soldan devam ederseniz kısa yoldan Göçbeyli’ye ulaşırsınız. Hep öyle yapardık. Bugün yeni bir rota için sağdan, Ovacık levhasını izledik. Buradan ilk defa geçeceğiz.


Başta az bozukça olan yol sonra düzeldi. Buralara gelinip 1,5 katlı ikiz evlerden oluşan bir site bile kurulmuş; Koruköy Evleri. Besi çiftlikleri de var, tek bağımsız evler de. Pelitli’den beri gelen yolun keyfi sürmekte. Uzunca pedallayıp geldiğimiz ayırımdan geri dönüyoruz artık. Düz Ovacık şeklinde Şile’ye kadar devam ediyor ki bu kısmını fi tarihinde Kumbaba’ya giderken kullanmıştık. Sıkı tırmanışlar vardır Mudarlı ve Teke’de.

 

Dönüş uzunca bir yol, hafif hafif yükselerek, hiç belli etmeden Şekerpınar’a ulaştırdı. Uzundur geçmemişim buralardan, çok değişmiş. Bir kere öyle bir hafriyat dökülmüş-toplanmış ki dev bir tepe/düzlük oluşmuş. Karşısında, Orman Müdürlüğü bir yamacı tıraş etmiş, yeni ağaç dikecekmiş denildi. Alt-üst geçitler, çevre yolları, kavşaklar... Tanıyamadım doğrusu bölgeyi. Ama yolun durumu iyi, güvenlik şeridi geniş, Şekerpınar sonrası da sal kedini Çayırova’dasın. Gerçi Çayırova diyorum ama trene Fatih durağından bineceksiniz. Gebze Teknik Üniversitesi önünden geçince gelir istasyonu. 

 

Bu çizdiğim-anlattığım daire yaklaşık 45 km.dir. Dediğim gibi son derece mülayim, stresten uzak, köylerden geçen bir rota.

 

Trene binip Maltepe’de indik. İç kesimden sürerek, alt geçit çalışması nedeniyle dolandırılan yoldan, Başıbüyük levhalarını izleyerek geldik Süreyyapaşa Sanatoryumu’na. 1950’de Adalet Süreyya İlmen'in hibe ettiği 1800 dönümlük "Narlıdere Çiftliği"nde, 1951 senesinde basit bir binada çalışmaya başlanıp bugünlere gelmiş kurum, göğüs hastalıkları ve cerrahisi dalında Türkiye’deki en önemli hastanelerden biri.

 

İlk defa geçtiğimiz bu yol bizi yeni bölgelerden geçirerek Başıbüyük’e çıkarttı. Her zaman çıktığımız yola göre daha kolay gibi geldi. Kıvrılarak çıkması yokuşu hafifletti sanki. Diğeri dümdüz çıktığından daha acımasızdır.

 

Acıkan midemizi yanımızda kalan simit ve peynirle bastırıyor, hep oturduğumuz kahve kapandığından karşısındakinde yerimizi alarak. Çaylar 3 lira. Büyük istedik, bir ‘mug’da geldi ve 5 lira alındı. Küçük çaydan daha ucuza geldi yani. Sonrasında Kayışdağı etekleri şeklinde devam ederek eve ulaşmış oluyoruz.


(*) Yazının devamı: İnsanların devletle sonuçlanan örgütlü toplumlar oluşturması (klan, fratri, vb.) gibi, din de örgütlendi ve sonunda ruhban (din adamları) sınıfı da doğdu ve tapınaklara kuruldu; bunun sonucu olarak Tanrı işveren durumuna geldi. Milattan önce hangi binyılda başladı bunu ben bilmiyorum. Sadık Usta, Şüphenin Tarihi’nde ilahiyatçıların ve filozofların toplum üzerindeki etkinliklerini MÖ 3000’li yıllardan bu yana tartıştıklarını yazıyor. Ve 'Dinler' (ve din adamları) insanları birbirine karşı kışkırtarak yabancılaştırmakta ve böylece birbirinden farklı yaşam tarzlarına sahip insanlar arasında düşmanlıklara neden olmaktadır. Ötekileştirme, bağnazlık, terör, din savaşları vb. olguların kaynağında çoğunlukla dinler vardır. Ayrıca dinler hem bilimsel gelişmeleri engellemekte hem de zorba iktidarlara (hilafet, kilise, monarşiler) Tanrısal koruma sağlamaktadır” diye yazmakta. Yani bireylerin ve hanedanların, devleti Tanrı adına yönettiği uzun dönemden söz ediyor. 


Nikolas Kopernik (1473-1543), “Göksel kürelerin devinimleri üzerine” başlığını taşıyan başyapıtında Güneş Sistemi’nin tanımını yaptı, gezegenlerin, Güneş’in merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini ileri sürerek Günmerkezlilik Yasası’nı oluşturdu. Böylece doğa olaylarının efendisinin tanrılar olmadığını kanıtladı ve sonuç olarak insanın milyonlarca yıl süren çocukluğu sona ermiş oldu. Kopernik ve onu izleyenler sayesinde, Avrupa’da dinsel cehaletin zulmü sona erdi, Rönesans ve Reformun kazanmasıyla Hristiyan dünyasında bilim ilerlemeye başladı...

 

Din inançtan, bilim gerçeklerden doğdu. Bilim ve dinin ırkları ayrıdır, barış içinde yaşamaları gerekir. Düşmanlık yaratan din memurlarıdır. 

Özdemirİnce


















bisikletle Keşif Gezisi; Gebze’de 4 Köy: Dudullu-Bostancı-(tren) Gebze-Pelitli-Mollafenari-Cumaköy-Kadıllı-Şekerpınar-Fatih-(tren) Maltepe-Başıbüyük-Dudullu

 

Tur tarihi: 14 Ağustos 2022
Alınan yol: 69,53 km
Ortalama hız: 19,2 km/sa
Bisiklete biniş süresi 3 sa. 36 dk, dışarıda geçen süre 7 sa. 30 dk 
En yüksek sıcaklık 38 ˚C, en düşük 24 ˚C, ortalama 30,2 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1043,6 m, kaybı (iniş) 1058 m
En düşük yükselti 3 m, en yüksek 265,7 m

 

Garmin yol bilgiler bisikletle Keşif Gezisi; Gebze’de 4 Köy

 

Reliev yol bilgiler bisikletle Keşif Gezisi; Gebze’de 4 Köy






















8 Ağustos 2022

bisikletle Çiftalan II


Çok yakın olmadığından daha seyrek gittiğimiz, ama gidildiğinde de çok keyif aldığımız bir rota; Çiftalan. Bir önceki turumuzu ve ayrıntılarını buradan okuyabilirsiniz > bisikletle Çiftalan. Bugün notlarımda başka konulara odaklanmak istiyorum. Ama önce özet şeklinde; tura Kadıköy’de İhsan ve İnci ile buluşarak başladık. Eminönü’nden Mehmet de dahil olunca 5li olarak yola çıktık. Eyüp-Alibeyköy şeklinde ve Hasdal’a çıkan yokuş. Nedense eskiden olmadığı kadar araçla karşılaştık yokuşta. Herhalde bir yolu çevirip buraya yönlendirmiş olmalılar. Hasdal-Kemerburgaz otoyol ama geniş bir güvenlik şeridi var. Tek sıkıntı kavşak ve yol bağlantılarında karşıya geçebilmek. Öyle hızlılar ki ve asla yol vermek istemiyorlar. Kemerburgaz kahvaltı noktamız. Çaylar 3-, su böreği 100- TL/kg. Börek hepimize bu sefer yağlı geldi. Zaten değişik bir su böreği. Beyaz peynirli sayılmaz. Lokma/tulumba=2,5-TL/ad. Fiyatlar halen alışılır gibi değil. 100 liranın değeri yok, 10 lira gibi harcanıyor.


Ara sıra aklıma gelir, böyle tura çıktığımız günlerde de merak ederim, acaba Tarihte Bugün neler olmuştur? Elbette çok şey. Aralarından birini çektim çıkardım: 7 Ağustos 1974 - İp cambazı Philippe Petit, Dünya Ticaret Merkezinin ikiz kuleleri arasında, yerden 417 m yükseklikte bir çelik halat üzerinde yürümüştür. Tarih benim için eski değil ama çok net olmamakla birlikte bu yürüyüşü hatırlar gibiyim. Şimdi tekrar okuyunca gerçekten yaptığı bir çılgınlık. Üstelik de kaçak olarak. Cesareti 2015’de de bir filme konu olmuştu.



Kemerburgaz sonrası hafif Göktürk’e yönelip Belgrad Ormanı şeklinde sağdan ve sonra soldan Çiftalan’a doğru devam edin. Ormanın kenarları ve içi piknikçilerin istilasına uğradığını görürsünüz. Elbette aralarında çöpünü bırakan da oluyor ki ortalık pislikten kurtulamıyor. Bu yol çok güzel, yeşilin içinden geçerek sürer. Firuzan’ın bir tanıdığının bilgilendirmesi üzerine yolda bulunan taşocağı bekçisinin odun kömüründe demlediği çayı tatmamız öneriliyor. Gerçekten farklı, odunun tadı nasıl da geçmiş çaya?!

 

3’üncünün bağlantı yolu üzerinden geçip Çiftalan’a az kala sağdan, sahiline doğru inen yola salın kendinizi. Yol bozuk, yama çukur toprak, ne istersen var. Hoplaya zıplaya Halk Plajı’na kadar iner, sağlı sollu park etmiş araçların arasından geçer ve Kilyos Köpek Barınağı önünden, bu sefer Kısırkaya Plajı’na varırsın. Burası daha da dolu. Çılgın dalgalara rağmen boğulmak üzere suda yığınla kurban görürsün. Güvenlikten sorumlu jandarma subayı tedirginlik içinde tepeden olanı gözlemlemektedir.

 

İnternette rastladığım, Danimarkalı Chili Klaus’un videolarını izlemek, gariptir ama acımamız gerekirken, acı karşısında perişan olanlar nedense güldürür. Gönüllü olarak yaptıklarını bilmem rahat hissetmemi sağlasa da, insanın kendine yapacağı bir işkence. Acıyı sevsem de bu kadar acı biberi yiyebileceğimi düşünemiyorum. Videoya geçmeden biberin öyküsünü anlatayım: Kökeni Güney Amerika. Botanik adı Yunancada "ısırmak" anlamına gelen "kapsimo" kelimesinden türetilerek Aztek lehçesi Nahuatl'dan esinlenilip "Capsicum Annuum" olarak isimlendirilmiş. Meksika, Peru ve çevre coğrafyalardan 16’ncı yüzyılda Avrupa’ya Kristof Kolomb ile gelmiş. Portekizliler Asya ve Afrika kıtasına taşımış, anlaşılan bize de oralardan gelmiş. Saptanan 400'den fazla çeşidi olduğunu okumuştum.

 

Biberin acılaşması, iklim ve cinsi ile ilgili olup özellikle sıcak ve rutubetli coğrafyalarda küf gibi hastalıklardan kendini acılaşarak koruma çabası ile ortaya çıkıyor. Genelde de olgunlaşıp kurudukça rengi kızarıyor hatta bazen morarıyor. Peki, acı bir tat mıdır? Tatlı, ekşi, tuzludan farklı olarak acı bir tat değil, bir fiziksel duygudur. Tam anlamı ile yanma duygusudur. Yedikçe acı azalmaz, dayanma-direnme artar. Dünyada biberin acılığı Scoville skalası ile ölçülüyor. Sıfırdan birkaç milyona kadar yolu var Scoville skalasının. Scoville Heat Unit yani SHU olarak kısaltılıyor. 0 ile 700 SHU acısız veya tatlı, 700 ile 3.000 arası düşük acılıkta, 3.000 ile 25.000 arası orta, 25.000 ile 70.000 arası yüksek, 80.000 üzeri itfaiye çağıracak kadar yüksek acılıkta demek. Videoda gördüğümüz Carolina Reaper 1.500.000 SHU’nun üzerinde (*). Bizdeki İsot’un Scoville ölçütü 30.000 ila 50.000 SHU arasında olduğunu düşünürseniz ne anlama geldiğini anlarsınız.

 

(*) Eylül 2014'te Jason McNabb isimli kişi bu biberden 10.95 saniyede üç tane yiyerek Guinness rekorlar kitabına girmiş.



Rüzgarlı bir gün ama ona rağmen güneş yakmakta. Herhalde rüzgar olmasa kavrulacağız öğlen sıcağında. Kısırkaya yokuşu çıkılıp saldınız mı bisikletleri Gümüşdere hemen gelir. Çok da keyifli olan kahvesinin açık hava masalarında dinlenip çay içebilirsiniz. Bardağı 2,5. Biz büyük alıp son turların yeni uygulaması, İhsan tarafından hatırlatılan limonlu çay ile hararetimizi bastırdık. 

 

Sonrasında yol tırmanır Arıköy’e doğru iner, Uskumruköy’den geçer ve Zekeriyakköy’e girer. İnişi çıkışı bol olan bir bölge burası. Ama esas hatayı Zekeriyaköy’de yapıyoruz. Yeni yerleşimin içinden geçip her zaman eski köye doğru çıkan yol yerine, düz devam ederek hafif hafif yükselen ama sonunda duvara dönüşen %16’lık bir tırmanış içimizi dışımıza çıkarıyor, şişmiş pişmiş hale getiriyor. Öyle böyle değil, asla bir daha gireceğimizi sanmıyorum. Değil biz, yolda iki araç su kaynatmış kenarda bekliyordu.

 

Düzlüğe çıktığınızda iki seçenek çıkar karşınıza: 1- soldan Sarıyer’e, 2- sağdan Bahçeköy’e. İnci soldan, zaten İhsan da, ne yaptığını anlamadığımız bir şekilde soldan devam etmişti, biz arkadaşların varmasını beklerken. Bizler Mehmet ile sağdan, Bahçeköy-Çayırbaşı şeklinde. Burası, Sarıyer’e girmeniz gerekmiyorsa daha kısadır. Azıcık tırmanıp Çayırbaşı’na kadar inersiniz pedal çevirmeden.

 

Uzatmayayım: İnci Sarıyer’den gemiyle Eminönü’ne, biz Çayırbaşı’nda İhsan’la buluşup, yenilen dondurmalar (topu 5-, Rodo Dondurma Salonu) sonrası Mehmet ile Beşiktaş’tan Kadıköy şeklinde, İhsan da İstinye-Çubuklu şeklinde yoluna devam etti. Dönüşte nihayet, anons edilen yağmurdan da 1-2 damla alıp eve ulaşmamız 7’yi geçti.

 

Güzel bir gün, güzel bir tur, uzundur bu kadar uzun pedallamamıştık. Üç haneye ulaştık, hatta geçtik bile. Sonlandırmadan, sabah Kadıköy’e pedallarken bir afişte gözüme ilişen Parov Stelar hakkında bir çift laf edeyim: Avusturya’nın ve dünyanın en beğenilen elektro swing müzisyenlerinden Parov Stelar ve grubu 20 Ağustos’ta, İstanbul Festival Park Kadıköy’de sahne alacakmış. Çok iyi. Daha önce de İstanbul’a gelmişlerdi. Benim bildiğim iki kere. İlki 2007’de. Avusturya-Linz'li bu müzisyeni biraz tanıyalım: Müzikal kariyerine DJ olarak başlayan Marcus Füreder, sahne adıyla Parov Stelar'ın ilginç ve farklı müzikal dünyası, onu son senelerde Avrupa'nın en önemli müzisyenlerinden biri konumuna taşıdı. ‘Elektronic’, ‘House’ ve ‘Nu-jazz’ müziğin en önemli yıldızlarından biri haline gelen Parov Stelar, aynı zamanda ‘Electro swing’ akımının yaratıcısı oldu... İşte bu güzel parçayı dinleyerek bugünü sonlandıralım: “Mama Talking”

ParovStelar























bisikletle Çiftalan II: Dudullu-Kadıköy-(gemi) Karaköy-Eminönü-Eyüp-Hasdal-Kemerburgaz-Çiftalan-Kısırkaya-Gümüşdere-Zekeriyaköy-Çayırbaşı-Beşiktaş-(gemi) Kadıköy-Dudullu

 

Tur tarihi: 7 Ağustos 2022
Alınan yol: 109,58 km
Ortalama hız: 19,2 km/sa
Bisiklete biniş süresi 5 sa. 41 dk, dışarıda geçen süre 11 sa. 56 dk 
En yüksek sıcaklık 35 ˚C, en düşük 24 ˚C, ortalama 28,4 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1591,4 m, kaybı (iniş) 1576 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 229,7 m

 

Garmin yol bilgileri bisikletle Çiftalan II

 

Relive yol bilgileri bisikletle Çiftalan II






































2 Ağustos 2022

bisikletle Sazlıbosna


Keyifli bir rotadır. İster Eyüp-Alibeyköy şeklinde başlar veya yolu biraz kısaltmak isterseniz Mescid-i Selam’a kadar tramvayla gider devamını pedallarsınız. Biz de öyle yaptık. İnci ve İhsan ile Kazlıçeşme’de (*) buluşarak Topkapı’ya pedalladık. Kazlıçeşme’ye de Bostancı’dan Marmaray’la geldik. Zaman kazandık.

 

(*) Kazlıçeşme hakkında rivayetlerden birini meşhur tarihçi Kömürciyan, İstanbul Tarihi isimli eserinde şöyle aktarır: “Kazlıçeşme’ye verilmiş olan bu adın sebebi şudur. Bir kaz, otladığı sırada yeri eşeler ve eşelediği yerde bir su çıkar. Halk da burasını kazarak bir memba bulur ve suyu getirip bir çeşme yapar.” Ama 2002 yılında çalınan kazın yerine kopyası konulmuş :((

İstanbulunSırları


Bugün gene bir sınav olsa ki okulların önü kalabalık. Ne zaman Merkezefendi taraflarından geçsek denk geliyoruz. 1453 Parkı içinden geçerek ulaşılan istasyonda bekleyen tramvaya (T4) atladığımız gibi trafik içinden geçmeden 45 dakikada son durağa ulaşıyoruz. Bundan sonraki kısmı Şamlar’a gitmek üzere defalarca geçtik. Eski Edirne Asfaltı denilen, Sultangazi ilçesinden geçen yol üzerinde et lokantaları, kurbanlık satışlar gibi yazılar gözüne ilişecektir. Kasaplar ilçesi 2008 tarihli, yani çok yeni. Arnavutköy gibi, İstanbul’a göç edip çevresine kapak atmış olanlar çoğunlukta. AKP zihniyeti hakim bir ilçemiz. Aynen Anadolu yakasındaki Sultanbeyli gibi. İşin içine sultan lafı girince öyle mi oluyor, yoksa rastlantı mı dersiniz? Eyüpsultan da öyle ama! Her neyse, Şamlar’a sapmıyor Arnavutköy olarak devam ediyoruz. Yoğun bir damperli trafiği var. Gürültülü. Kavşaklarda çok dikkatli olunmalı. Burada dikiz aynasının faydasını çok iyi anlarsınız. Arkanızdan gelen sinyal verip sapmak mı istiyor yoksa niyeti sizi tedirgin etmek mi?

 

Otoyolun kenarında uzunca gittik. Bazı yerlerde güvenlik şeridi var, bazı şeritler sonradan yamanmış, dalga dalga, hoplaya zıplaya gitmektense çizgi üzerini yeğliyoruz. Geldiğiniz göbekte Sazlıbosna solu gösterir, düz Çilingir’e ve devamı Terkos’a gider. Sapmakla otoyoldan kurtulur ve Harraççı’ya girer, yol tek şerittir artık burada ve hafif iner-çıkar. Bir süre sonra soldan Hacımaşlı sapağı gelir. Buradan da Şamlar’a giden bir yol var. Fi tarihinde Hacımaşlı’ya girmiş manda yoğurdu yemiştik, hatırladığım çok lezzetliydi. Ama Şamlar’a inen yolu şimdi anımsamıyorum, ne durumdaydı. Notlarıma bakınca toprak olduğunu okuyorum. Bilemiyorum bugün asfaltlandı mı?

 

Uzatmadan, çok güzel ayçiçeği tarlarının kenarında sürerek geldiğimiz ayrımdan sola dönüp Sazlıbosna’ya inmekteyiz. Karşımıza çıkan düğün konvoyu yolu kapamış, damatla gelin göbek atmakta. Biraz izleyip aralarından sıyrılıp Sazlıbosna’da kahvede çaylar eşliğinde (2,5) kahvaltımızı ediyoruz. Birazdan İhsan koca bir kavunu (**) dilimliyor, Firuzan da lokmalara ayırıyor. Bal gibi tatlı, süper fikir. Sağ ol.

 

(**) Nişanyan Sözlük’te kavun kelimesin kökeni için: Eski Türkçe kaġun 

“kavun” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Eski Türkçe yazılı örneği bulunmayan *kaġ- veya *koġ “içi boşalmak, boş olmak” biçiminden Eski Türkçe +I(g) ekiyle türetilmiş olabilir; ancak bu kesin değildir... denilmekte.

 

Çarlık Rusya’sının 18. yüzyıl sonlarına doğru başlattığı işgallerden sonra kaçarak İstanbul'a gelen Tatarlar, Osmanlı yönetimindeki bu bölgeye 1862 yılında yerleşirler ve bir daha ayrılmazlar. Sazlıbosna, Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusunun "Sultanlar Yürüyüş Yolu" ve son konaklama yeri olarak da tescil edilmiş bir köydür. Yakınında Sazlıdere Barajı bulunur. Ancak bölge, Çılgın Proje olarak adlandırılan akıl almaz, ekolojik bir felaket olacağı her seferinde dile getirilen bir Kanal İstanbul saçmalığı ile yıkıma uğrayacak, buraları kalmayacak! Bereket finans kaynağı bulun(a)mayıp, dibe çakılan ekonomimiz bunun gerçekleş(e)meyeceğini belli etti. Yarabbi şükür... Fiyatları Allah belirlediğine göre...

 

Yalanı bile becerememişler...



Sazlıdere Barajı üzerinden geçen köprüyle karşı yakaya ulaşıyoruz. Soldan kıyıya doğru sapıp toprak yoldan, piknikçilerin ve balık tutanların yakınından geçerek, az tırmanıp az inip, koyun ve inek sürüleri ve de çöplerin arasından -sanırım 10 km’ye yakın- baraj duvarına varıp, demir kapının kenarındaki boşluktan İSKİ sahasına sızıp, yapılmakta olan viyadüğün şantiyesi üstünden aşarak bölgeden ayrılıyoruz. (Fotoğraflar daha fazlasını anlatıyor.)


Yazarın notu: Baraj kıyısından giden yol çok güzel. İster dibinden ister üstünden. Piknikçilerin bıraktığı, rüzgarın dağıttığı, ortalıkta rahatsız edici şekilde rengarenk naylon torbalar çalılara çırpılara takılmış vaziyette. İçler acısı bir durum. Bence her tarafa “çöpünü bırakma” şeklinde uyarı yazıları asılmalı! İnsanımızın kafası az çalıştığından bir hatırlatma yapmak faydalı olabilir. Baraja Girmek Tehlikeli yazılmış, adam, yasak deseydiniz girmezdim diyor. Hani yazılana son derece uymaktan yana bir ahalimiz var ya!

 

Altınşehir-Halkalı-Küçükçekmece-Florya derken (trafik içinde verilen mücadele sonucu) Yeşilyurt Roma Dondurmacısı (***) hem ağzımızı tatlandırdığımız hem de bir mola verdiğimiz nokta oluyor. Dondurması lezzetli buranın, topu 10 lira olmuş. Limon ve sade yiyorum. Yiyorum diyorum çünkü yalamıyorum. Tarihçilere göre, bugün bildiğimize benzeyen, yani sütle yapılan ‘ilk dondurma’nın kökeni tam 2 bin 200 yıl önceye, Asya’ya dayanıyor. Zira Çinlilerin MÖ 200’lerde bir tür süt-pirinç karışımını karda dondurarak elde ettiği yiyecek, ilk sütlü ‘dondurma’ olarak kabul ediliyor. Peki Çinlilerin sütlü dondurma ‘icadı’, bugün anavatanı sanılan İtalya’ya nasıl geldi? Burada iş, yaklaşık 600 sene sonra, Marco Polo’ya düşer. Venedikli seyyah, 13. yüzyılda meşhur Çin gezisinden Avrupa’ya döndüğünde cebinde dondurma tarifleri de varmış. İşte o tarifler, aşçılar tarafından sürekli geliştirilerek 16. yüzyıla gelindiğinde dondurmaya dönüşmüş.

 

(***) 1970 yılında Veysel Ayar ve Ramadan Vardar tarafından kurulan Yeşilköy Roma Dondurmacısı, kurulduğu tarihte Yeşilköy'ün ilk dükkanlarından biri olarak faaliyetine başlamıştır. Aynı cadde üzerinde, lezzetinden ve kalitesinden ödün vermeden 40 yıldır sürdürdüğü bu hizmeti şu anda ikinci nesil işletmecileri olan Asaf Ayar, Abdül Ayar, Feyzullah Vardar ve Zekeriya Vardar birlikte sürdürmektedirler.

YeşilköyRoma


Dondurmanın ardından yakındaki istasyona gidip (Yeşilyurt), İnci ve İhsan -bizi bırakarak- aceleyle atlayıp (!), biz de bir sonraki trenle dönüyoruz. Bostancı’da Yaşar Usta’da da (****) dondurma tattıktan sonra (gene aynısını seçiyorum: limon+sade. Bu da çok lezzetli, topu 8 lira) evin yolunu tutmaktayız.

 

(****) Dondurmacı Yaşar Usta yarım yüzyıl önce 1962 yılında başladığı dondurma zanaatını, kendisi gibi Arnavut göçmeni ustası Hıfzı Yorgun’un yanında öğrenip, ilke ve prensiplere sıkıca bağlı kalmıştır. Her zaman üreteceği dondurmalarda kullanacağı meyve ve sütlerin en saf ve kalitelisini bulmak için Türkiye'yi karış karış gezerek yılmadan, üşenmeden, aşkla, sevgiyle bulup getirdiği meyveler ile "Taze" ve "Doğal" dondurma üretmenin verdiği heyecanla ilk gibi yoluna devam etmektedir.

Yusdo


Şimdi acaba Tarihte Bugün ne olmuştu diye merak edersek: 1950’lerde kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) 1968’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adını aldı ve 1992’de Avrupa Birliği (AB) doğdu. 

 

31 Temmuz 1959, Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adaylığı için resmen başvurdu. Yani 63 yıl önce bugün!

 

1963 yılında Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık antlaşması imzalamasıyla başlayan ve 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla ivme kazanan süreçte AB üyeleri tarafından 1999 yılında aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. Ne var ki... 15 Aralık 2021 tarihinde AB Konseyi, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin dondurulmuş olarak kalmasına karar verdi :(( Yeşeee...

 

 



 













bisikletle Sazlıbosna: Dudullu-Bostancı-(tren) Kazlıçeşme-Topkapı-(tramvay) Mescid-i Selam-Arnavutköy-Sazlıbosna-Sazlıdere Barajı-Altınşehir-Halkalı-Florya-Yeşilyurt-(tren) Bostancı-Dudullu

 

Tur tarihi: 31 Temmuz 2022
Alınan yol: 77,39 km
Ortalama hız: 17,3 km/sa
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 26 dk, dışarıda geçen süre 7 sa. 56 dk 
En yüksek sıcaklık 37 ˚C, en düşük 22 ˚C, ortalama 30,7 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1120,4 m, kaybı (iniş) 1124 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 238 m

 

Garmin yol bilgiler bisikletle Sazlıbosna

 

Relive yol bilgiler bisikletle Sazlıbosna