24 Nisan 2023

Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun

 

Avokadonun anavatanı Meksika'dır ve tarihi MÖ 10 bin yıllarına kadar dayanır. Timsah armudu da denen bu meyve oval şeklinde olup armuda benzer. Oldukça da besleyicidir. Tropikal iklimde yetişen avokado bugün Türkiye'nin Akdeniz bölgesinde de yetiştirilir... 20 sene öncesine kadar bu meyveden haberdar değildik. Daha yeni Türkiye topraklarında yetiştiğini sanırız ama öyle olmadığını okuyunca şaşa kaldım, hikayeyi paylaşayım: Molla Kâmil Efendi hicrî 1099 (miladî 1688) yılının Şaban ayında Yanya Mutasarrıfı Kızıl Rıza Paşa’nın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta zekâsı ve merakı ile yaşıtları arasında tebarüz ettiği rivayet edilir. Aslen Arnavut oldukları iddia edilse de ailenin Karaman göçmeni Türk kökenleri konusunda kuvvetli bulgular mevcuttur. Babasının erken ölümü üzerine annesi tarafından büyütülmüş. Ailesinin din âlimi olmasını istemesine rağmen müspet ilimlerle ilgilenmeye başlamış, büyüklerinin tüm itirazlarına rağmen babasından kalan mirasla önce Roma, daha sonra Paris’e giderek tahsilini buralarda sürdürmüştür. Özellikle nebatiye ve ziraat ilimleri ile iştigal eden Kâmil Efendi memlekete, İstanbul’a dönmüş, ağabeyinin aracılığı ile sarayda Bostancıbaşı’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Zamanla bilgisi, çalışkanlığı ve azmi ile Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın dikkatini çeken Kâmil Efendi’nin hayatını değiştiren olay ise 1720 senesinde meydana gelmiştir. Bu tarihte İstanbul yöresindeki lâle bahçelerinde anlaşılmaz bir hastalık tüm lâleleri perişan etmeye başlayınca; Sadaret tarafından görevlendirilen Kâmil Efendi, öğrenmiş olduğu ilmi ve fenni yöntemlerle hastalığı tespit ve tedavi ederek devrin sultanı III. Ahmet tarafından takdir ve taltif edilmiş, “Halâskârân-ı lâlezar” lakabı ile saray çevresinin aranan simaları arasına girmiştir.

 

Molla Kâmil Efendi kendisine mükâfat olarak ihsan edilen Yalova’daki arazisinde fenni ziraat usulleri kullanarak tecrübelerde bulunmaya girişmiştir. Bu tecrübelerin en ilginci ise daha önce Fransa’da görüp çok beğendiği avokado meyvesini Anadolu koşullarında yetiştirme çabasıdır. Uzun uğraşılar ve melezleştirmeler sonucunda Yalova iklimine dayanıklı avokado yetiştirmeyi başarmış ve mahsulünü bir risale ile saraya takdim etmiştir: “Avokad nam bu ağaca kim timsah armudu da derler, faidesi saymakla bitmez. Sayesi hoş, bakması âlâ, yemişi leziz ve şifadır. Meyvesi cennet taamı olup neyle yense yakışır, ağza ferahlık mideye küşayiş verir. Yağı sürülende cilde sedefi bir nur katar. Evrakı pişirilip içilse hasat-ül kilyenin (böbrek taşı) ilacudur…”. Meyvenin tadını beğenen Damat İbrahim Paşa verdiği davetlerde avokadoyu ikram etmeye başlamış ve moda haline gelen bu egzotik yiyecek kısa zamanda İstanbul seçkinleri tarafından benimsenerek sofralardaki yerini almıştır. Kâmil Efendi bu yeni nimetin yayılması ve halkın da istifadesi için gayret gösterdiyse de, Zadegân bu konuya bigâne kalmış avokado, saray ve elit tabakanın dışında kullanılmamıştır.

 

Molla Kâmil Efendi’nin mesut zamanları ve avokadonun Osmanlı serüveni maalesef 1730 yılının eylül ayında patlak veren Patrona Halil ayaklanması ile son bulmuştur. İsyancılar, hamisi Damat İbrahim Paşa ile birlikte Kâmil Efendi’yi de olmadık zulümle halletmiş, ayaklanmaya katılan bir grup yobazın telkini ile avokadonun timsah ile ağacın ciması ile mahsul olduğu söylentisi yayılmış; Mekruh olduğu, Müslüman memlekette ziraatı ve yenilmesinin caiz olmadığı fetvası verilerek Yalova’daki tüm ağaçlar yakılarak tahrip edilmiştir... Tarihimizin belki bu ilk modern tarım denemesi bir grup yobaz tarafından durdurulmuş ve avokadonun tekrar ülkemize girişi yaklaşık 250 yıl sonra olabilmiştir.

 

“Bu neyin kafası” dediğinizi duyar gibiyim. Maalesef, bu kafalardan halen kurtulamadık!

 

Bugün çifte bayram, ama bizim için öncelikli 23 Nisan. Havada da yağış olmayınca, kalabalığa fazla girmeden bir tur yapalım dedik; bu da bizim için Aydos oldu. Bugün toplu ulaşımın beleş olmasından dolayı pek çok insan sağa sola gidiyor olacağından, bu rota bizim araçsız gidebileceğimiz bir yol. Rotayı çok fazla anlattığımdan blog’da ayrıntılı okuyabilirsiniz. Bunlardan bir tanesi; bkz. > Korona günlerinde bisikletle kaçamak; Aydos


Hava sabah soğuktu, 12 °C. Öğlene kadar da güneş yüzünü göstermedi. Geçen haftadan daha soğuk geldi. Hani artık bahar diye üstümüzdekileri de incelttiğimizden, doğrusu üşüdük. Kahvaltımızı Yakacık’ta yapıyoruz bu rotada. Denizlili bir hanımın işlettiği çaycıda, Çınarların altındaki orman masalardan birine yerleşip etrafı izleyerek, bayramlaşmaların yapıldığı meydandayız. Çaylar 3,5. Her gelişimizde fotomuzu çeken genç bugün de masabaşı resmimizi alıyor. Bu meydan çok güzel, Çınarlar muhteşem, ortalama 400-500 yıllık olduğu söyleniyor. 7-8 ağaç var ki, kim bilir nelere tanık olmuşlardır.

 

Bu turun tek sıkı rampası da burada. Onu da geçtikten sonra sizi zorlayacak bir yokuş yoktur. Aydos ormanı çevresinden dolanıp Sultanbeyli sonrası TEM Yan Yoldan İMES’e gelip Metro’dan alışverişimizi de yapıp eve döndük. Sabah saklanan güneş öğleden sonra kendini gösterince hem hava ısındı hem de yüzümüz güldü.


Maden avokadoyla başladık onunla da bitirelim o zaman. İtalyan oyma sanatçısı Daniele Barresi bu meyveleri ince ince oyarak onları birer sanat eserine dönüştürüyor. Avokadonun kabuğu sanatçı için bir zırh görevi görürken içindeki yumuşak doku kıvrımlı hatlar oluşturmak için mükemmel bir malzeme oluyor. Avokado oymalar sadece görsel olarak etkileyici bir sunum oluşturmuyor, aynı zamanda sanatçının yetkinliğini de gösteriyor. Meyvenin bazı alanlarının sert, bazılarının yumuşak olması işlemeyi zorlaştırırken, üzerindeki ince detaylar ise ne kadar hassas bir ele sahip olduğunun göstergesi.




















Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan: Dudullu-Kayışdağı-Yakacık-Aydos-Sultanbeyli-İMES-Dudullu

 

Tur tarihi: 23 Nisan 2023

Alınan yol: 40,45 km
Ortalama hız: 16,8 km/s

En yüksek hız: 49,2 km/s
Bisiklete biniş süresi 2 s 24 dk, dışarıda geçen süre 4 s 37 dk

En yüksek sıcaklık 22 ˚C, en düşük 11 ˚C, ortalama 14,4 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 621,2 m, kaybı (iniş) 625,5 m
En düşük yükselti 91,1 m, en yüksek 312,9 m

 

Garmin yol bilgileri Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan

 

Relive yol bilgileri Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan





18 Nisan 2023

bisikletle Gebze – mini tur


Takiyüddin'in Rasathanesi (Dar-ü'r Rasad-ül Cedid); 1575 yılında Osmanlı bilgini Takiyüddin tarafından İstanbul'da Tophane sırtlarında kurulan gözlemevidir. 1571 yılında Osmanlı Sarayı'na müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin'in Padişah III. Murad'a, astronom Uluğ Bey'in Semerkant’ta hazırlattığı "Zic-i İlhânî" adlı astronomi gözlem ve hesaplarının eskidiğini belirten raporunu sunmasından sonra kurulmuştur. İstanbul Rasathanesinin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış bile olsa, 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu belirlenmiştir. Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve Padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır... Neden mi? Bazı gerici kesimler, "Gözlemevinde meleklerin eteklerinin altına bakılıyor" gibi akıl dışı düşünceleri halka yaydıkları ve dönemin Şeyhülislamı III. Murad'a: "Gözlem yapmak uğursuzluktur, gözlemevleri bulundukları ülkeleri felakete sürüklerler. Göklerin gizemini aydınlatmaya saygısızca yeltenmenin korkunç sonuçları herkesçe bilinir. Bu işe girişen hiçbir ülke yoktur ki bayındır iken harap ve devlet teşkilatı yerle bir olmasın." ifadelerini içeren bir fetva gönderdi... de ondan!!!

 

Yağar mı yağmaz mı? Yerli ve Milli Meteo yağış gösteriyordu, öğleden sonrası için, ama ecnebiler yok diyorlardı. Kime inanalım bilemedik! Bir tarafta bizimkiler (hem yerliler hem de milliler), diğer yanda bizi kıskananlar. Neyse, kim haklı görürüz dedik ve yağmurlukları da yanımıza alarak sabah acele etmeden, yetişme zorunluluğu olmadan evden çıkıp Bostancı tren istasyonuna vardık. Şanslıydık, 2 dk sonra da tren geldi. Belki sabah, belki de ramazan nedeniyle boştu vagon. Bisileri oturduğumuz bankların önünde tutarak 1 saatlik yolculuk sonrası Gebze’ye vardık. Geçen Pazar ki sert rotadan sonra bugün hafif-mülayim bir tur olsun dedik ve bölgedeki 4 köyün (Pelitli-Mollafenari-Cumaköy-Kadıllı) içinden geçen, son derece keyifli bir yolu pedalladık. Rotanın ayrıntılarını önceki gezimizde anlattığımdan tekrar etmiyorum. Buradan okuyabilirsiniz > bisikletle Gebze’de 6 Köy, bisikletle Keşif Gezisi; Gebze’de 4 Köy, 0202 ruT noS


%70’in üzerinde bir enflasyonla seyir halinde ülke. Gebze’den her geçişimizde 17 liraya aldığımız ekmek 50 lira olmuş. 2022 Mart ayında 536 milyon adet 200’lük banknot dolaşımda iken 2023 Mart’ında 1 milyarı geçmiş. Yani sürekli para basılıp çocuklara 200’lük dağıtılıyor. TL için gereken özel kağıt Almanya’dan geliyormuş. Türkiye’ye kağıt yetiştirmekte zorlandığı anlatılıyor... Neresinden tutsan elinde kalıyor! Zavallı ülkem...

 

Turumuza dönecek olursak; Pelitli’de mola verdiğimiz kahve ramazan nedeniyle faal değildi. Ama tedbirliydik, yanımıza termosta çay almıştık. Sandviçlerimizi kahvenin önündeki alanda, boş bulduğumuz sandalyelere çökerek midemize indirdik ve ardından sırayla köyleri geçerek mini turumuza devam ettik. Hava öyle bir ısındı ki, üzerimizdekiler fazla gelmeye başladı ve parça parça soyunmaya başladık.

 

Bu rotanın iki versiyonu vardır; mini ve maksi. Hatta bir arkadaşımız plus bile demişti. Biz bugün mini halini pedalladık. Bu Gebze’den başlayıp, çizilen bir daire sonu Fatih tren istasyonuna kadar 40 km gibi. Köylerden giden yol son derece neşeli ve havadardır. Sonrası tren istasyonuna kadar da temiz bir asfalt ve yormayan (uzunca) bir çıkış ve ardından aynı şekilde (uzunca) inişle sonlanır. Bu bölümde bir tek damla düştüyse de bu yağmur muydu yoksa havada uçan birinin bıraktığı bir şey miydi bilemedim ancak yağmadı, ecnebiler haklı çıktı. Bugünün güzel sürprizi olarak Firu’nun kuzeni Bülent ve Sevgi ile rastlaşmak harika oldu; karşı şeritten geçerken bizi görmüşler, yanımıza geldiler. Onlar da motorlarıyla Şile’ye gidiyorlarmış, arkadaşlarıyla. Ayaküstü yapılan hoş bir sohbet sonrası Fatih istasyonuna gelip bindiğimiz tren de öylesine tıka basa olmayınca rahat bir şekilde Maltepe’de inip, içilen birer sade sonrası (kahveler 25’er) ilçenin içinden, çarşısından, kazılmış yollarından kah iterek, kah pedallayarak sürüp, Süreyya Paşa Sanatoryumu yakınından geçerek Başıbüyük üzerinden eve, saat 16’da dönmüş olduk. Süper, değil mi? Ve şimdi de... Flammarion Gravürü. Was ist denn das?


Flammarion Gravürü’nün kim tarafından yapıldığı bilinmemekte, ancak ilk kez Camille Flammarion’un 1888 tarihli “L’atmosphère: météorologie populaire” (Atmosfer: Popüler Meteoroloji) isimli eserinde yer bulması isminin kaynağıdır. Gravürü incelediğimizde yeryüzünü temsil eden kısım yerleşim bölgelerini, gökyüzünü temsil eden bölge yıldızları ve Güneşi ve Ayı kapsar. Gravürü yapan kişi her kimse semayı yarım daire şeklinde tasvir ederek Dünyanın yuvarlak olduğunu ve gökyüzünden yani Dünya atmosferinden dışarıya çıkıldığında uzayda farklı sistemlerin var olduğunun bilincindeydi...


Camille Flammarion; 1842-1925 yılları arasında yaşamış Fransız gökbilimci ve yazar. Yaşadığı dönem boyunca elliden fazla popüler bilim, astronomi, bilim kurgu konularında yazılar yazmış ve psikoloji alanında çeşitli çalışmalarda bulunmuştur.

 

 

 












 

bisikletle Gebze – mini tur

 

Tur tarihi: 16 Nisan 2023

Alınan yol: 70,51 km
Ortalama hız: 18,9 km/s

En yüksek hız: 53,7 km/s
Bisiklete biniş süresi 3 s 43 dk, dışarıda geçen süre 7 s 05 dk

En yüksek sıcaklık 31 ˚C, en düşük 17 ˚C, ortalama 22,4 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1092,8 m, kaybı (iniş) 1111,4 m
En düşük yükselti 3 m, en yüksek 265,6 m

 

Garmin yol bilgileri bisikletle Gebze–mini tur

 

Relive yol bilgileri bisikletle Gebze–mini tur





10 Nisan 2023

bisikletle Quo Vadis


“Quo vadis” Türkçeye "Nereye gidiyorsun?" olarak çevrilen Latince bir cümledir. Efsaneye göre, Hristiyanlığı yaymakla görevli havarilerden Peter, İmparator Neron'un zulmünden ve muhtemel çarmıha gerilmekten kurtulmak için Roma'dan kaçar. Yolda giderken sırtında haçını taşıyan Hz. İsa'ya rastlar. Peter sorar: "Quō vādis?" İsa cevap verir: "Rōmam eō iterum crucifīgī". Türkçesi: "Roma'ya tekrar çarmıha gerilmeye". Peter bunun üzerine Roma'da bırakıp kaçtığı görevini hatırlar, cesaretini toplar ve geri döner. Dönüş o dönüş, baş aşağı çarmıha gerilir sonra da Aziz ilan edilir, St. Peter olur.


Efsane çeşitli romanlara, bir yığın sinema ve TV filmine konu olmuştur. En ünlü romanı "Quo Vadis" adıyla Polonyalı Henryk Sienkiewicz (1846-1916) yazar ve 1905'te Nobel alır. Bu romanı 1951'de Mervyn LeRoy (1900-1987) aynı adla filme çeker. Robert Taylor (1911-1969) ve Deborah Kerr'in (1921-2007) baş rollerini oynadığı film 8 dalda Oscar adayı olur, İmparator Neron'u canlandıran Peter Ustinov (1921-2004) da Altın Küre'yi kazanır.

 

Biz de “bisikletle nereye gidiyorsun?” dedik ve yola çıktık. Haftalardır pazar günü yağışlı geçti, hapis kaldık evde. Bir buçuk aydır pedallamıyor göbek yapıyorum : (( Bu hafta havanın açık olmasıyla sabah 9’da bastık pedallara... İstanbul’un kuzeyine doğru. Hava soğuk, 10 °C. Ama tedbirli giyindik. Halen yapılmakta olan, adına Finans Merkezi dedikleri, iç içe geçmiş, dar bir alana yığılmış yüksek yapıların olduğu şantiyenin altından geçmekteyiz. O kadar birbirine yakın ki her şey, camdan cama tuz bile alıp verebilirsin. Öylesine inşaatlar var ki, ekseni etrafında döndürülmüş, dört köşesine kuleler kondurulmuş, yamultulmuş, yatırılmış, farklı olayım diye her şey denenmiş. Burası bitince nasıl bir trafik oluşturacak çok merak ediyorum. 

 

Yol bizi Küçük Çamlıca altından, Nakkaştepe üzerinden Beylerbeyi’ne indiriyor ve devamında Beykoz-Akbaba’ya getiriyor. Pedalladıkça ısınıyoruz ama hava soğuk, hele de rüzgar karşıdan yüzümüze doğru estiğinde iyice hissediliyor. “Gelmeyeli neler olmuş, değişiklik var mı etrafta?” Bolca karavan ve kalabalıktan oluşan çekim ekibi görüyoruz - Beykoz Belediyesi kocaman bir Ramazan Çadırı kurmuş - Ara sıra geçen yol bisikletli minik gruplar - Kıyıda balık tutanlar ve yol kenarına bırakılan araçları – Kanlıca’yı gezen küçük bir turist grubu - Tokatköy’de yapımı süren ve tepki çeken inşaatın faaliyetleri...

 

Ramazan nedeniyle Akbaba’daki çaycımızda yoktur diye (ki varmış) yanımıza aldığımız termos çay ile orman masalarına yerleşip kahvaltımızı ettikten sonra ilk ciddi rampamızı, Dereseki’yi çıkıp Riva yoluna bağlanarak keyifli bir yolu, Paşamandıra ayırımına kadar gelip sağdan sapıyoruz. Riva çayına paralel sürdük, Öğümce’ye kadar. Yol üzerindeki ekmekçi kadından 2 adet yapraklı ekmekten alarak. 40-45 olmuştur dedik ama 30’a verdi. Zam yapmadım diyordu. Buraya gelişimizin, yani buradan geçişimizin bir nedeni de hep bu ekmek oluyor. Tadı çok leziz, sert, öyle sünger gibi değil.

 

Bu yol çok çok güzeldir, bilirsiniz. Bisikletin keyfi çıkar. Solunda Riva akar, lokantalar, gazinolar, düğün mekanları, villalar, at çiftlikleri geçilir... Ama Öğümce’den sonra, Cam Ocağı da geride kalıp, sağdan sapılınca (yoldan ayrılıp) 2’nci tırmanışla karşılaştık. Ortalama %8 ile, TEM üzerinden geçtikten sonra kısa bir bölümde de 12’yi gösterdi. Uzundur bu yoldan çıkmamıştık, son hatırladığım yol inşaatı gibi bir şey vardı. Tırmanış da geride kalınca, bundan sonrası ormanlık alan ve pek de keyifli. Temiz havayı soluyarak, pek de aracın geçmediği, inen çıkan yolda pedallıyoruz. Bölgede, eskiden bulunan Beykoz Barınağı nedeniyle kalmış köpekler sizi merakla karşılar, acaba yiyecek bir şey getirdiniz mi diye peşinizden gelirler. Polis Atış Poligonu sonrası Değirmendere’den gelen yolla birleşip Mahmutşevketpaşa’ya doğru dimdik indik. Belediyenin kahvesi ramazan nedeniyle midir bilemem, pasif görünüyordu. Dıştaki masalara oturup, buranın ayranından alıp (bu da 10 TL olmuş) yanımızda kalan son sandviçi de yiyerek biraz dinleniyoruz. Ardından A101’den alınan Eti Lifalif (yolda gerekebilir, enerji düşerse) sonrası 3’üncü rampayı çıkıp Zerzavatçı’ya geliyoruz. Molasız devam ederek 4’üncü yokuşu da tırmanıp Acar villaları önünden (uzunca) devamla Çavuşbaşı diye soldan, sıkı bir yokuşu iniyoruz. Burayı tersten düşünemiyorum, ölüm olsa, çok dik ve dar! Bu arada zaman zaman yüzünü gösteren güneş de havayı ısıtıyor. 16-17 dereceyi görüyorum ekranda.

 

Çengeldere olarak adlandırılan caddeye (belki de bölgenin adı) gelip sonundaki kavşaktan sol yaparak, 5’inci yokuşu çıkıp, öncekiler kadar sert olmasa da, Elmalı Barajı kenarından devam ediyoruz pedallamaya. Buraları uzun çıkılıp ardından uzun iniliyor. Baraja su taşıyan Değirmendere’si kenarında yayılmış insanlar var. Ramazan nedeniyle sayıları azdı ama diğer zamanlarda buraları dolu olur.

 

6’ncı rampa bizi Hekimbaşı’na çıkarttı. Kırıcı olmasa da uzundu. Ama sıkıntısı yoldaki sertleşmiş çimento atıkları. Zorunlu olarak ortadan gitmek durumundasın. Araçlar da sürekli korna çalıp tedirgin ettiler. 

 

Hekimbaşı sonrası Ümraniye’ye giden yol tam bir azaphane. Sıkışık trafik, salak yayalar, solak motokuryeler, kapıyı açan mı istersin, önüne çıkan araç mı ararsın... Her türlü manyak arasından zorlu bir mücadeleyle sıyrılmaya çalıştık. Yaşadığımız tüm güzellikleri unutturan bu son bölümü (anlatmadan pas) geçiyor ve eve ulaşıyoruz. Ama yorulduk, hem de çok. Ayaklar, kollar gülle gibi. Hamlamışız, acilen toparlanmamız lazım : ))

 

Yorgunluğu atmaya çalışırken evde, Youtube’da Manu Chao’ya rastlıyorum (nasılsın, neler yapıyorsun, uzundur görüşemedik). Bir dönem çok popülerdi (belki de halen). Müziği reggea, ska, hip hop ve rock tarzında, çeşitli dillerde söylerdi; Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İngilizce, Arapça. Bazen bir şarkıda bu dillerin hepsini birden kullandığı da olurdu. Şarkıları aşk sözlerinin yanı sıra, sık sık göçmenler üzerine, ayrımcılığa karşı ve uluslararası dayanışmayı destekleyen eleştirel sözler barındırır(dı). 2007 tarihli albümünden La Vida Tombola (Hayat Bir Tombola), Emir Kusturica’nın Maradona belgeselinin finalinde söyler bu şarkıyı Manu Chao. “Eğer Maradona olsaydım” diye başlar şarkıya... Ve nakaratta ise “Hayat bir tombala” der.



Diego Armando Maradona (1960-2020); Arjantinli profesyonel futbolcu, teknik direktör ve menejerdi. Birçok uzman, futbol eleştirmenleri, eski futbolcular, faal futbolcular ve futbol taraftarlarınca tüm zamanların en iyi futbolcularından biri olarak görülmektedir. Pelé ile beraber FIFA 20. Yüzyılın Oyuncusu ödülü almıştır... denilmiş Vikipedi’de. Buenos Aires'in gecekondu kasabası Villa Fiorito'dan çıkan bu sokak çocuğu kim ne derse desin yolundan şaşmamıştır. İstediği yere varmış ve sonra yavaş yavaş oradan inip Diego'ya (*) dönüşmüştür. Chao'nun dediği gibi “Herhangi bir yerde kayıplara karışmış”tır.

 

(*) El koyan, zorla alan kimse anlamındadır.
























bisikletle Quo Vadis: Dudullu-K.Çamlıca-Beylerbeyi-Beykoz-Akbaba-Paşamandıra-Öğümce-M.Şevketpaşa-Zerzevatçı-Acarlar-Cavuşbaşı-Hekimbaşı-Ümraniye-Dudullu

 

Tur tarihi: 9 Nisan 2023

Alınan yol: 90,28 km
Ortalama hız: 16,8 km/s

En yüksek hız: 58,2 km/s
Bisiklete biniş süresi 5 s 22 dk, dışarıda geçen süre 7 s 

En yüksek sıcaklık 20 ˚C, en düşük 10 ˚C, ortalama 12,5 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1545,2 m, kaybı (iniş) 1546,5 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 241,9 m

 

Garmin yol bilgileri bisikletle Quo Vadis

 

Relive yol bilgileri bisikletle Quo Vadis





9 Nisan 2023

Bisiklet neden 1817'den çok önce düşünülmedi?

Çünkü onları üretmek inanılmaz derecede zor ve olanaksızdı. Bisiklet kesinlikle en büyük buluştur. Başka hiçbir buluş, insanın yeteneklerini bisiklet kadar geliştirmemiştir. Dünya üzerindeki devinim için en verimli olanıdır. Bu nedenle de bugün onlardan milyarlarca görüyoruz.


İşte verimliliği gösteren bir tablo, hiçbir şey ona yaklaşamıyor. Şimdi, neden daha önce düşünülmediklerini soruyorsunuz değil mi?

 

Bu, ilk gelişmiş bir tekerlek. Bugünkü bir bisikletten daha ağır. Gerçekten insan gücüyle ikisini hareket ettirmekte zorlanırsınız. Ama her şey bu değil. Hiç yakından bir bisiklet zinciri gördünüz mü? Baklalar, dişli çarklar, aktarma organları; çok kesin ölçü gerektirirler. Bunları yapmak gerçekten zordu. Aslında ilk "bisikletler" velosiped olarak adlandırılıyordu ve buna benziyordu. Hatta başlangıçta hiç pedalları yoktu, üzerine oturup arabasıyla giden Fred Çakmaktaş gibi koşardınız. 

 

Bunlar 1800'lerin başında üretildi. Oldukça sevilen ancak çok verimli değildiler. Daha fazla mekanik yarar elde etmek için ön tekeri büyüte büyüte, geçen yüzyılın başına yakın, yaygın olarak bilinen “Penny Farthing” tarzı, ön tekeri kocaman olan bisikleti yaptılar.


Bildiğimiz zincir aktarmalı bisiklet ise, bulunuşundan sonra ancak 1890'larda satışa sunuldu. Ama ucuz değildiler, yüksek teknoloji ürünlerdi. Her bir parça kusursuz, daha önceleri elde edilemeyen özende olmaları gerekirdi; zincir ve dişliler... Şaft tahrikleri de denenmişti ama hiçbir zaman verimli çalışmadı ve o zamandan beri zincirli tahrik kullanılır oldu. 

 

Bisikletin daha önce bulunmuş olması gerektiğini düşünmenizin bir nedeni, onun eksiksiz ve kusursuz olmasının bir kanıtıdır. Düşünülmesi o kadar kolay ve o kadar sezgisel görünüyor ki, neden daha önce yapılmadığını merak ediyorsunuz. Bu yalınlık, insanların nadiren fark edecek kadar derinlemesine baktığı kusursuz bir tasarım; bir bisiklet.

Quora 







Katkıları için Ali’ye teşekkürler.

 

 






İlginizi çekebilir 200 Yaşındaki Bisiklet, e-Bisiklet 120 Yıl Önce Vardı, Bisiklet: Elektrikli Devinim ve İkiteker Üzerindeki Gelecek