Bu gezi tahminimizden de keyifli geçti. Yol gerçekten çok rahat ve köy içlerinden dolaşan, sonunda denize varan bir güzergahdı. Riva esasında İstanbul’a çok yakın, 45 km kadar uzaklıkta, çayağzında bir köy. Yaz aylarında denizinden dolayı kalabalıklaşıyor. Bu gezimizi Firuzan, Sarkis, Emre, Hasan ve Fahri’yle birlikte başladık. Sonra bize Mete de son bölümünde katıldı.



Ali Bahadır köyü, geçmişte üzüm bağları ile ünlü bir mesire yeridir. 1936 yılından itibaren köy ormanlarının kamulaştırılmasının ardından köylüler sebzecilik ve süt hayvancılığı yapmaya başlamışlardır. Bunun yanında köylüler çiçekçilik de yapabilmektedirler.
Şu anda bakımsız ve koruma altında değil. Herkes elini kolunu sallayarak kaleye girip istediği gibi dolaşıyor. Yerler çöp ve şişe kırığı ile dolu. Kalenin ayakta kalan birkaç burcu arasından solda ve uzakta boğazın Avrupa ucu, Riva Deresi ve geniş kumsal alan rahat bir şekilde görülebiliyor. Kalenin hemen girişinde dikkat çeken 2 mahzen var.
Ben de ilk geliyordum, sanırım hepimiz için Riva yeni bir yerdi. O nedenle önce bir keşif turu atalım dedik ve yavaşça kalabalığın içinden geçerek orman içinde piknik alanı levhasına (Elmasburnu Mesire Yeri) gözümüzün ilişmesiyle bir yokuşu çıkarak, adı geçen mekana geldik. Kapıda birisi giriş için 1,5 lira mı ne istedi. Lisanslı sporcu olduğumuzu söyleyince bize kapıları açtı ve bizde arazide keşif turumuza devam ettik. Yolumuzun Üsküdar’dan geldiğini duyanlarsa bize “manyaklar” adını verdi, pek de gocunmadık ve onlardan manyakların bir fotosunu çekmelerini rica ettik.
Riva, Anadolu Feneri ile Şile arasında yer alan bir belde. Bizans’tan günümüze kaldığı sanılan Riva’da 20. yy’ın başlarında Rumlar oturmaktaydı. 1. Dünya şavaşından sonra boşaltılarak Karadenizli göçmenlerin yerleştirildiği bilinmekte. Riva diger adıyla Çayağzı, kumsalın arasında denize dökülen deresi, yeşil ve ormanlık çevresiyle küçük ve kalabalık olmayan bir belde. Bazı villa ve siteler bulunsa da aşırı betonlaşma görülmuyor. İstanbul’dan ve civardan gelen aile ve gençlik gruplarının gözdesi geniş kumsal plajlara sahip.

Burası kalabalıktı, kimisi piknikte, kimileri de deniz kıyısındaydılar. Uç noktada bir yere kadar gidip bir foto aldıktan sonra tekrar geriye gişelere geldik. Geldiğimiz yoldan aşağıya inip yemek yiyebileceğimiz bir lokanta (Saray Kebap Salonu) bulduk ve park edip yerlerimizi aldık. Siparişler verildi ve aç olan miğdeler doyurulmaya başlandı. Bulgur/pirinç pilavı (3,-), döner (8,-), kuru (4,-), yoğurt (3,-), sütlaç (3,-), şu (0,50), pek ucuz değildi ama. Sonra yol tarifini alıp, güneşte pişmiş bisikletlerimize atlayıp ırmak kenarını keşfetmeye çıktık (13:30 / 42.km).
















Riva konakları diye bir yeni bitmiş yerleşmenin yanından geçip, aldıkları arazide piknik yapan bir grubun yanındaki boş arazide (altın pedallar olarak hemen burasını satın aldık :) ırmağa bakarak Fahri’nın çok kalın giyindiğını fark ettik. Hemen Sarkis ve Hasan soyma işlemine geçip Fahri’yi rahatlattılar. Ohh çekti arkadaşımız, dünya varmış dedi:) Oradan ayrılıp dönüşe geçtik (14:25 / 47.km) ve Paşamandıra’ya saptık.
Gebze’nin Tepecik Köyü’nden başlayan yolculuğunu Riva’da tamamlayan 71 km’lik Riva Deresi tehdit altında. Son zamanlarda basında da yer aldığına göre, arıtılmadan dereye ulaşan atıklarkirliliği hızlandırmış durumda. Oksijen azlığından balıkların öldüğü iddia edilmekte. Dere kıyısına gidildiğinde burayı kullanan tekne sahiplerin dahi dağınık ve kirli bir ortam yaratıkları hemen göze çarpıyor. Kıyısında 700 yıllık köylere ev sahipliği yapan derenin, 25 yıl öncesine kadar suyu içilen, yüzülen ve balık tutulan bir dere olduğu, içinde istakozlar, turna, yayın, sazan, aynalı sazan, İsrail sazanı, kaya balığı ve süs balığı “Tabak”ın yaşadığı bildirilmekte.







Çevre yemyeşil, piknikçilerin istila ettiği, eğlenen, yemek yiyen insanların yakınlarından geçerek Değirmendere’ye geldik. Köyün çıkışında gözümüze bir gölet yazısı ilişti. Kısa bir soruşturmada 800 m yukarıda güzel bir göletin (Paşamandıra Göleti) olduğunu öğrenince hemen rotamızı döndürdük ve girişine vardık. Yolda Sarkis ile Firuzan arasında bir ağacın vişne mı kiraz mı olduğu konusunda buyük bir iddia başladı. Kaybeden çayları ısmarlayacaktı (Firuzan kaybetti ama Sarkis ısmarladı. Nasıl oldu bu anlayamadım. Firuzan işin püf noktasını söylesene ;). 









Zincirlerin üstünden bisikletleri atlatıp, biraz da yürüme ihtiyacını gidermek için baraja (İSKİ tarafından kullanılan sulama amaclı gölet) kadar çıktık. Çok güzel bir yerdi, sessiz sakın. Acaba gece konaklamaya izin verirlermiydi?!!! Sıcaklayanlar (Hasan, Fahri) ayaklarını suya soktular. Hayaller ve beklentilerin paylaşıldığı sohbetle geçen süre içinde taşlarda oturduk, altın pedalların espirilerini yaptık, az buçuk dedikodu ettik ve toparlanıp gene zincirin üstünden atlayıp dönüş yoluna çıktık. Az gittik sağda bir meyva tezgahında dut satıldığını gördük. Bir tepsi dutu Sarkis’in ikramıyla miğdeye indirik. Müthiş bir lezzet. Tek tek elimle topladım dedi köylü hanımı. Yarının bisikletçisi de bizi görünce boyundan büyük bisikletiyle caka sattı. Sakalaştık ve yola devam ettik.
Öğümce’den sağa M.S.P.’ya doğru saptık. Ohh be, nihayet yol boşaldı. Daraldı ama o kadar az araç geçti ki, sanki yolu bizim için kapatmışlardı. Hepimiz yan yana gittik, sohbet falan tıkırında. Öyle değişik bir eğim vardı ki fark edilmiyordu. Kilometrelerce çıktık, ama iniyoruz gibiydi. Biraz sonra sola bir sapak geldi ve döndük, düz ise yol M.S.P’ya devam ediyordu. Şimdiki yolda araç trafiği vardı, çok olmasa da o sakin kendimize ait yol bitmişti. Bir de her yer köpek doluydu, sanki Köpekistan’a gelmiştik (15:15 / 54,5.km). Nedeni az sonra anlaşıldı. Bir köpek çiftliği veya barınağımıydı bilemedim, çıktı önümüze. İnsanlar bakamadıkları köpekleri getirip yakınlara bırakıyorlarmıs. Ne acı değil mi? Bir heves alınıyor hayvancıklar, sonra ormana terk ediliyor. Havlamalar, bizi selamlamalar, bir gürültü içinde önünden geçerek uzaklaştık. Çok cins köpekler hem içerde hem dışarda bekleşiyorlardı. Öyle giderken kendimizi bir an için Belgrad ormanında sandık. Firuzan bu tesbitinde çok haklıydı, nitekim bu laftan az sonra aynen B.O. daki Geyik üretme levhasını gördük ve önünde bir resim çektik (17:10 / 74.km).














Yolda 1200 cc’lik Goldwing tipi motoruyla bizi sıkıştıran adamla tartışarak. Yol tıkalı, bisiklet olarak en rahat sen hareket ediyorsun. Motorlu da fırsat bulunca seni hiç dikkate almayarak gaz verip askıda bırakıyor. Kaçamıyorsun sağa, motor yanında aynı hızla gidiyor. Hadi git be adam diyorsun-önüne kırıp seni ezmeye kalkıyor, sonra da bu 500 kiloluk alet diyerek kabahati sana yüklüyor. Git motorcularla yarış dedik.
Sahil yolu tabii ki doluydu, pazar dönüşü. Ama aralardan falan, slalomla Üsküdar’ı bulduk. Fahri buradan ayrıldı, biraz sıkıntısı vardı. Dönüşte kulağı ağrıdı. Umarım çok zorlamamıştır (yıkanması gerekiyormuş, şimdi konuştum). Biz de Firuzan’a Kadıköy’e kadar eşlik etmek için, Altın Pedallar Eskort Ekibi olarak devam ettik ve 9 gemisiyle Karaköy’e geçerek Dolmabahçe üzerinden Maçka ve Nişantası yoluyla evlerimize dağıldık. Saat 10’u gösteriyordu. 117 km yolu 8 saatte almıştık. Yani ortalama hızımız 14,7 km idi. 2473 kalori ve 195 gr yağdan olmuştum.
Yol: N.taş > Beşiktaş > Üsküdar > A.Hisarı > Kavacık > Görele > Zerzevatcı > M.Şevketpaşa > Alibahadır > Çayağzı (Riva) > Paşamandıra > Öğümce > Polonezköy > Görele > Kavacık > A.Hisarı > Üsküdar > Kadıköy > Karaköy > Dolmabahçe > N.taş (117 km)
Riva’ya tekrar gitmek isterim, çok keyifli bir geziydi.
Not: 02.07.09 tarihinde Emre'den gelen fotoları ekledim. Eline sağlık arkadaşım.
Kaynakça:
http://tatildeyim.com/detaybilgi.php?yer=147&field=tanitim





















































































