Haziran 30, 2009

Viva Riva

Bu gezi tahminimizden de keyifli geçti. Yol gerçekten çok rahat ve köy içlerinden dolaşan, sonunda denize varan bir güzergahdı. Riva esasında İstanbul’a çok yakın, 45 km kadar uzaklıkta, çayağzında bir köy. Yaz aylarında denizinden dolayı kalabalıklaşıyor. Bu gezimizi Firuzan, Sarkis, Emre, Hasan ve Fahri’yle birlikte başladık. Sonra bize Mete de son bölümünde katıldı.

Pazar sabahı (14.06.09) saat 8’de Üsküdar deniz motorlarının önünde buluşmak üzere sözleştik. Ben 7:45’de Beşiktaş’tan geçmeyi düşündüm, Sarkis, Hasan ve Emre’yle birlikte. Sırayla iskeleye vardık ve motorun burnuna bisikletlerimizi yerleştirdik. Bizimle birlikte, gece vardıyasını tamamlamış bir barmen arkadaş da bindi. Mesleğinin zorluğu olsa, her serviste bir tadına bakmanın verdiği sarhoşlukla kafası çok iyiydi. Daha Şile’ye gideceğim arkadaşlarla diyordu. Umarım sıkıntısız tamamlamıştır gününü (pek bir neşeli ve yüklüydü).
Üsküdar’da Firuzan ve Fahri de gelince “ Viva Riva” yola çıkmaya hazırdı. Sahil boyunca sabahın keyifli serinliği içinde Kuleli önünden Küçüksu / A.Hisar’na kadar gidip oradan Kavacık’a çıktık. Bu rampa sağlamdır. Çık çık bitmez ama sonunda mutlaka biter tabii (inişde alacağın keyfi düşünerek basarsan daha kolay geliyor :). Sonra Kavacık’ın karmaşık kavşağını yarıp Acarkent midir nedir adı, villaların olduğu yoldan çıkarak-inerek ilerleyip Görele’ye geldik.

Burada uzundur görmediğimiz, hepimizin çok sevdiği Mete (kaptan) arkadaşımızı ziyaret etmek istedik. 2 hafta önce baba olmuştu, hem tebrik etmek hem de eriklerden yemek umuduyla (ama zamansız soğuk kurutmuştu). Bu sene erik yoktu. Şimdi fındık zamanını iple çekiyoruz. Geçen sene arka bahçedeki ağaçlarda herkes torba torba fındığı evine götürmüştü.
Mete’nin orada kahvaltı yapıldı, çaylar içildi ve sohbetle zaman öyle çabuk geçti ki, sormayın. Bisikletler denendi, notlar verildi (görüşmeyeli Mete’nin köpeği de doğurmuştu ve etrafta dolaşıyordu. Minik sevimli birşey) ve yola çıkma zamanı geldiğine karar verilip Zerzavatcı’ya doğru hareketlenildi (10:40).
Önce inişle başlayan sonra hafif çıkışlarla devam eden yol bir ayrıma geldiğinde biz sağa M.Şevketpaşa’ya doğru yöneldik ve güzel yeşil arazilerin yanından geçerek, piknik alanlarını izleyerek M.S.P’ya girdik (11:00). Buranın adını herhalde, İETT’nin son durağı nedeniyle sıkca okumuştum, tabii arabalı gezilerde içinden de geçilirdi. Mola vermeden devam ederek Ali Bahadır’a geldik. Amacımız burada durmaktı ama herhalde Göreli’de yeterince dinlenmişiz ki yorgunluk hissedilmediğinden, herkesin de pedallama isteği ağır başınca devam ederek otoyola çıktık. Yol boyunca bolca seralar gördük. Belli ki İstanbul’un sebze ihtiyacını karşılamaya çalışıyorlar.
Yolumuz üzerinde restoranlar vardı. Önleri araç doluydu. Anlaşılan popüler yerler. Bizim gibi tura çıkmış bisikletciler de geçiyordu. Sadece bizler değil, oranın halkı da bisiklet kullanıyordu. Her gördüğümüzle selamlaşarak dostluk sinyalleri yolladık. Nedense sanki aynı davanın tarafıyız gibi görüyorum hepsini.
Mahmut Şevket Paşa, Beykoz'a bağlı ve ilçe merkezine 13 km uzaklıkta yemyeşil doğa içersinde sakin, huzurlu, güzel bir köydür. Köyün ilk yerleşenleri Selânik'ten gelen muhacirlerdir. Hemen yakınlarında ormanların çevrelediği ve harika manzarası olan bir de göleti mevcuttur. Bu köy, Cumhuriyet öncesinde Bizanslılardan kalma Rum evleri ile ünlüdür. İstanbul’un konak mutfakların en bilinen lezzetlerinden olan Ayşekadın fasulyesinin yetiştirildiği başlıca mekandır.
Ali Bahadır köyü ismini Çayağzı köyü kalesinin fethinde şehit düşen Ali Bahadır isimli kumandanın adına binaen aldığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, köydeki, içerisinde Yunan alfabesi ile yazılmış mezar taşlarının bulunduğu eski mezarlık köyün tarihinin daha önceki dönemlere götürülebileceğinin işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte köyde zaman zaman çeşitli tarihi kalıntılara da rastlanmakla birlikte henüz köyün tarihi geçmişini aydınlatmaya dönük yeterli arkeolojik incelemeler yapılmış değildir.
Ali Bahadır köyü, geçmişte üzüm bağları ile ünlü bir mesire yeridir. 1936 yılından itibaren köy ormanlarının kamulaştırılmasının ardından köylüler sebzecilik ve süt hayvancılığı yapmaya başlamışlardır. Bunun yanında köylüler çiçekçilik de yapabilmektedirler.
Ali Bahadır köyünde Sultan II. Abdülhamid’in yeğeni Celaleddin Paşa tarafından kurulan bir çiftlik de bulunmaktadır. Bu çiftlik Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Vakıflar idaresine devredilmiş, daha sonra da satılmıştır. Köyün dikkate değer bir başka unsuru da Mustafa Paşa merasıdır. Köyde bulunan eski çeşme, Binbaşı suyu olarak nam salmıştır. Ali Bahadır köyünün nüfusunda 1950’lili yıllarla birlikte Kastamonu’dan gelip yerleşen insanların önemli bir payı vardır.
Sanki benim aklımda yolun üzerinden geçip tekrar köy yollarına gireceğimiz şeklinde kalmış, ama Riva’ya bu yoldan gitmemiz gerekiyormuş. Bunu ararken biraz gruptan geri düştüm, beni merak eden Firuzan ve Sarkis bakmaya geri dönmüşlerdi. Buluşup tekrar devam ettik. Tabii ben daha çok gezmek, resim çekmek ve not almak şeklinde dolaştığımdan, Sarkis de yol bisikletiyle gelip bastırma arzusunda olduğundan zaman zaman karışıklık da oldu. Firuzan’la ikisi yarışır gibi önden uçuyorlardı, ben de arkalarından dilim dışarda yetişmeye çalışıyordum (mümkün değil tabii). Herhalde F1 grubuyla karıştırdılar diye düşündüm (2 hafta önce katılmışlardı, halen hevesini alamadılar sanıyorum). Neyse yanlız değildim de tempoyu biraz düşürdük. Otoyol’un sonunda deniz göründü. Güzel bir inişle Futbol Milli Takımı Tesislerinin yanından ve ırmağın üstünden Çayağzı’na (Riva) vasıl olduk.
Batıya açılan bir kapısı ile içerisine girilen Riva Kalesi’nin, küçük avlusundan geçilerek daha yüksek olan iç kaleye girilir. Genellikle kalenin yapımında taş kullanılmıştır. Bununla birlikte yer yer tuğla örgülere de rastlanılmaktadır. Oldukça küçük sayılabilecek olan bu kale gerek ifade ettiği stratejik önem bakımından gerek gösterdiği yapı özellikleri açısından Marmara kıyısındaki Eskihisar veya Yoros Kalesinden farklılık gösterir. Kapıların yuvarlak taş kemerleri, mahzenler ve geniş mazgallar buranın on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl İstanbul kaleleri ile benzerlik gösterdiği izlenimini uyandırmaktadır. Bugünkü kale on dördüncü yüzyılda Yıldırım Bayezid devrinde Türklerin eline geçen kale ile aynı kale değildir. İstanbul’un işgalinin ardından İngilizler tarafından tahrip edilen kale günümüzde stratejik önemini kaybetmiş, bir gezi yeri olarak hizmet vermektedir.

Şu anda bakımsız ve koruma altında değil. Herkes elini kolunu sallayarak kaleye girip istediği gibi dolaşıyor. Yerler çöp ve şişe kırığı ile dolu. Kalenin ayakta kalan birkaç burcu arasından solda ve uzakta boğazın Avrupa ucu, Riva Deresi ve geniş kumsal alan rahat bir şekilde görülebiliyor. Kalenin hemen girişinde dikkat çeken 2 mahzen var.
Ben de ilk geliyordum, sanırım hepimiz için Riva yeni bir yerdi. O nedenle önce bir keşif turu atalım dedik ve yavaşça kalabalığın içinden geçerek orman içinde piknik alanı levhasına (Elmasburnu Mesire Yeri) gözümüzün ilişmesiyle bir yokuşu çıkarak, adı geçen mekana geldik. Kapıda birisi giriş için 1,5 lira mı ne istedi. Lisanslı sporcu olduğumuzu söyleyince bize kapıları açtı ve bizde arazide keşif turumuza devam ettik. Yolumuzun Üsküdar’dan geldiğini duyanlarsa bize “manyaklar” adını verdi, pek de gocunmadık ve onlardan manyakların bir fotosunu çekmelerini rica ettik.
Riva, Anadolu Feneri ile Şile arasında yer alan bir belde. Bizans’tan günümüze kaldığı sanılan Riva’da 20. yy’ın başlarında Rumlar oturmaktaydı. 1. Dünya şavaşından sonra boşaltılarak Karadenizli göçmenlerin yerleştirildiği bilinmekte. Riva diger adıyla Çayağzı, kumsalın arasında denize dökülen deresi, yeşil ve ormanlık çevresiyle küçük ve kalabalık olmayan bir belde. Bazı villa ve siteler bulunsa da aşırı betonlaşma görülmuyor. İstanbul’dan ve civardan gelen aile ve gençlik gruplarının gözdesi geniş kumsal plajlara sahip.
Burası kalabalıktı, kimisi piknikte, kimileri de deniz kıyısındaydılar. Uç noktada bir yere kadar gidip bir foto aldıktan sonra tekrar geriye gişelere geldik. Geldiğimiz yoldan aşağıya inip yemek yiyebileceğimiz bir lokanta (Saray Kebap Salonu) bulduk ve park edip yerlerimizi aldık. Siparişler verildi ve aç olan miğdeler doyurulmaya başlandı. Bulgur/pirinç pilavı (3,-), döner (8,-), kuru (4,-), yoğurt (3,-), sütlaç (3,-), şu (0,50), pek ucuz değildi ama. Sonra yol tarifini alıp, güneşte pişmiş bisikletlerimize atlayıp ırmak kenarını keşfetmeye çıktık (13:30 / 42.km).
Riva konakları diye bir yeni bitmiş yerleşmenin yanından geçip, aldıkları arazide piknik yapan bir grubun yanındaki boş arazide (altın pedallar olarak hemen burasını satın aldık :) ırmağa bakarak Fahri’nın çok kalın giyindiğını fark ettik. Hemen Sarkis ve Hasan soyma işlemine geçip Fahri’yi rahatlattılar. Ohh çekti arkadaşımız, dünya varmış dedi:) Oradan ayrılıp dönüşe geçtik (14:25 / 47.km) ve Paşamandıra’ya saptık.
Gebze’nin Tepecik Köyü’nden başlayan yolculuğunu Riva’da tamamlayan 71 km’lik Riva Deresi tehdit altında. Son zamanlarda basında da yer aldığına göre, arıtılmadan dereye ulaşan atıklarkirliliği hızlandırmış durumda. Oksijen azlığından balıkların öldüğü iddia edilmekte. Dere kıyısına gidildiğinde burayı kullanan tekne sahiplerin dahi dağınık ve kirli bir ortam yaratıkları hemen göze çarpıyor. Kıyısında 700 yıllık köylere ev sahipliği yapan derenin, 25 yıl öncesine kadar suyu içilen, yüzülen ve balık tutulan bir dere olduğu, içinde istakozlar, turna, yayın, sazan, aynalı sazan, İsrail sazanı, kaya balığı ve süs balığı “Tabak”ın yaşadığı bildirilmekte.
Çevre yemyeşil, piknikçilerin istila ettiği, eğlenen, yemek yiyen insanların yakınlarından geçerek Değirmendere’ye geldik. Köyün çıkışında gözümüze bir gölet yazısı ilişti. Kısa bir soruşturmada 800 m yukarıda güzel bir göletin (Paşamandıra Göleti) olduğunu öğrenince hemen rotamızı döndürdük ve girişine vardık. Yolda Sarkis ile Firuzan arasında bir ağacın vişne mı kiraz mı olduğu konusunda buyük bir iddia başladı. Kaybeden çayları ısmarlayacaktı (Firuzan kaybetti ama Sarkis ısmarladı. Nasıl oldu bu anlayamadım. Firuzan işin püf noktasını söylesene ;). 
Zincirlerin üstünden bisikletleri atlatıp, biraz da yürüme ihtiyacını gidermek için baraja (İSKİ tarafından kullanılan sulama amaclı gölet) kadar çıktık. Çok güzel bir yerdi, sessiz sakın. Acaba gece konaklamaya izin verirlermiydi?!!! Sıcaklayanlar (Hasan, Fahri) ayaklarını suya soktular. Hayaller ve beklentilerin paylaşıldığı sohbetle geçen süre içinde taşlarda oturduk, altın pedalların espirilerini yaptık, az buçuk dedikodu ettik ve toparlanıp gene zincirin üstünden atlayıp dönüş yoluna çıktık. Az gittik sağda bir meyva tezgahında dut satıldığını gördük. Bir tepsi dutu Sarkis’in ikramıyla miğdeye indirik. Müthiş bir lezzet. Tek tek elimle topladım dedi köylü hanımı. Yarının bisikletçisi de bizi görünce boyundan büyük bisikletiyle caka sattı. Sakalaştık ve yola devam ettik.
Öğümce’den sağa M.S.P.’ya doğru saptık. Ohh be, nihayet yol boşaldı. Daraldı ama o kadar az araç geçti ki, sanki yolu bizim için kapatmışlardı. Hepimiz yan yana gittik, sohbet falan tıkırında. Öyle değişik bir eğim vardı ki fark edilmiyordu. Kilometrelerce çıktık, ama iniyoruz gibiydi. Biraz sonra sola bir sapak geldi ve döndük, düz ise yol M.S.P’ya devam ediyordu. Şimdiki yolda araç trafiği vardı, çok olmasa da o sakin kendimize ait yol bitmişti. Bir de her yer köpek doluydu, sanki Köpekistan’a gelmiştik (15:15 / 54,5.km). Nedeni az sonra anlaşıldı. Bir köpek çiftliği veya barınağımıydı bilemedim, çıktı önümüze. İnsanlar bakamadıkları köpekleri getirip yakınlara bırakıyorlarmıs. Ne acı değil mi? Bir heves alınıyor hayvancıklar, sonra ormana terk ediliyor. Havlamalar, bizi selamlamalar, bir gürültü içinde önünden geçerek uzaklaştık. Çok cins köpekler hem içerde hem dışarda bekleşiyorlardı. Öyle giderken kendimizi bir an için Belgrad ormanında sandık. Firuzan bu tesbitinde çok haklıydı, nitekim bu laftan az sonra aynen B.O. daki Geyik üretme levhasını gördük ve önünde bir resim çektik (17:10 / 74.km).

Yolumuz bizi orman içinden götürmeye devam etti. Az sonra karşımıza Mete çıktı. Yeğenlerini denize götürmüştü, döndükten sonra bize doğru gelerek turun son bölümüne katıldı. Hep beraber Polonezköy’e gittik. Kahveye oturup çaylar, sandviçler, Firuzan’in otobüs yolculuğundan aldığı Tutku’lar, Emre’nin şeftalisi 7 parçaya bölünüp paylaştırıldı. Ve donüş için hazırlandık.

Yolda 1200 cc’lik Goldwing tipi motoruyla bizi sıkıştıran adamla tartışarak. Yol tıkalı, bisiklet olarak en rahat sen hareket ediyorsun. Motorlu da fırsat bulunca seni hiç dikkate almayarak gaz verip askıda bırakıyor. Kaçamıyorsun sağa, motor yanında aynı hızla gidiyor. Hadi git be adam diyorsun-önüne kırıp seni ezmeye kalkıyor, sonra da bu 500 kiloluk alet diyerek kabahati sana yüklüyor. Git motorcularla yarış dedik.
Sahil yolu tabii ki doluydu, pazar dönüşü. Ama aralardan falan, slalomla Üsküdar’ı bulduk. Fahri buradan ayrıldı, biraz sıkıntısı vardı. Dönüşte kulağı ağrıdı. Umarım çok zorlamamıştır (yıkanması gerekiyormuş, şimdi konuştum). Biz de Firuzan’a Kadıköy’e kadar eşlik etmek için, Altın Pedallar Eskort Ekibi olarak devam ettik ve 9 gemisiyle Karaköy’e geçerek Dolmabahçe üzerinden Maçka ve Nişantası yoluyla evlerimize dağıldık. Saat 10’u gösteriyordu. 117 km yolu 8 saatte almıştık. Yani ortalama hızımız 14,7 km idi. 2473 kalori ve 195 gr yağdan olmuştum.
Yol: N.taş > Beşiktaş > Üsküdar > A.Hisarı > Kavacık > Görele > Zerzevatcı > M.Şevketpaşa > Alibahadır > Çayağzı (Riva) > Paşamandıra > Öğümce > Polonezköy > Görele > Kavacık > A.Hisarı > Üsküdar > Kadıköy > Karaköy > Dolmabahçe > N.taş (117 km)
Riva’ya tekrar gitmek isterim, çok keyifli bir geziydi.
Not: 02.07.09 tarihinde Emre'den gelen fotoları ekledim. Eline sağlık arkadaşım.
Kaynakça:
İlginizi çekebilir: Ge-Ze-Ge-Ze-Geb-Ze