

Hep yanından geçtiğimiz Pendik adı acaba nereden geliyordu: İlçenin bilinen en eski adı Pantikapeun'dur. Roma, Bizans, Doğu Roma ve Latin İmparatorluğu dönemlerinde her tarafı duvarla çevrili, beş duvarlı anlamına da gelen Pantichion, Panlihion ve Tayni Tiyni isimleride kullanılmıştır. Bu isimler Osmanlı döneminden itibaren değişikliğe uğrayarak günümüzde olduğu gibi Pendik olarak kullanılmaktadır. 

Kaynarca’dan Sabiha Gökçen otoyoluna girdik ve sağdaki geniş güvenlik şeridinden tek sıra halinde pedallayarak Orhanlı-Aydınlı sapağından F1 pistine doğru saptık. Rüzgar artık iyicene karşıdan veya yandan esmeye başladı. Bazen zorladığı bile oluyordu. Bazı araçlar nedense boş yol olmasına rağmen çok yakın geçmekten hoşlanıyorlar. Bir minibüs de rahatsız edici şekilde yakın geçti. Hiç düşünmüyorlar herhalde çarparsak bisikletçiye ne olur, sonrasında kendisine ne olur diye. Arkasından el kol hareketi yapdık ama aldırış bile etmedi.
Sonunda Ballıca sapağına geldik (12:30, 46,5.km) ve artık ana yoldan çıkmış yan yollardaydık. Burası keyifli, inişli çıkışlı bir yol. Etraf yeşil, bahar çiçekleriyle kaplı. Sağda solda piknikçiler (Doğu Karadenizliler Derneği Saadettin Odabaşı Piknik Alanı). Dümdüz Kurtdoğmuş-Ballıca yönüne devam ederken Murat ihtiyaç molalarından birini verdiğini sandığımda arka lastiğinin patladığını iletti (13:15, 51,8.km). Kenara bir boşluğa çekip tamirat işine giriştik. Göbekten vites ve ayrıntılı bir teşkilat olduğundan tekeri sökmeden, iç lastiği kenardan çıkartıp yamadık. Güzel de bir pompası vardı yanında (aslında bayağı çok alet edavat vardı), havayı bastık, dur Murat sen yoruldun biraz da ben basayım dedim ve güzelce şişirdim lastiği ama söyle bir eğilip pompa hortumunu çıkartmak isterken bir gümleme oldu. Lastik tekrar patlamıştı ama bu sefer yarılmıştı. Hayret ve şaşkınlık içinde bir pompayla lastiğin patlatılabileceğine tanık olduk (ama sanırım defo vardı lastikte. Benzinci pompasıyla çok daha fazla hava basmama rağmen hiç bir zaman patlamamıştı). Bu sefer iş daha karmaşıktı, mecburen tekeri sökmek durumundaydık. Bir yığın parçayı ayırdıktan sonra yeni lastiği takıp işimizi tamamlayabildik. Neyse ki sonunda halolmuştu ve yola tekrar çıkabilirdik. 1 saat sürdü bu operasyon. Hava da kapatıverdi bu ara aniden, bulutlar geçmeye başlayınca aman yağmur da gelmesin bari diye endişelenerek yola çıktık.
Az sonra sağa Ballıca ayırımını gördük ve orman içinden, kuş sesleri ve çam kokularıyla Ballıca köyüne vardık.
Ballıca köyünün adı geçmiş yıllarda sık sık arazi açmak için ağaç kesimleri (2/B durumu), orman yağmaları ve katledilen köpeklerle duyulmuştu.
Sola, Atlı Spor Kulübüne giden bir levhayı görünce merak edip saptık. Yolda bir inek ahırı (litresi 1,5 liradan taze süt satıyorlardı) önünden geçerken afiyetle yemlenen inekleri seyrederek gittik gittik ama fazla da zamanımızın olmadığına karar verdiğimizden köye bir mola vermeye ve karnımızı doyurmak için döndük (yolda yemyeşil tarlanın içindeki sarı çiçekler öylesine etkiledi ki hepimizi, fotoğraf çektirmeden geçemedik). Temiz bir köy, insanları misafirperver. Çayevinde “Karaylar Krathanesi” (k ile r arasında harf yok) yerimizi alıp siparişimizi verdik. Ama çay burası için fazla, 50 Krş. Domates ihtiyacını karşılamak için gidilen bakkal Esin’e hediye etmişti (2 domates icin para almaktansa diye mi düşündü). Çilingir soframıza herkes yanındakileri ortaya çıkardı ve bölüştürdü (Esin’in nefis dereotlu peynirli sandviçine bayıldım). Az sonra Murat da camiden döndü ve karnımızı doyurduk. Köylülerle sohbet edip yolumuzu, köy adının, eskilerde bolca bulunan baldan geldiğini öğrendik. Suyumuzu tazeledik. Çayevi sahibi Ramazan beyle bir hatıra resmi çektirirken, kafamızı bir kaldırdık ki, üstümüz kırlangıç yuvalarıyla dolu. Hereketli bir trafik vardı. Giren çıkan kuşlar, cıvıl cıvıl ötüyorlardı. Bizi gören köy çocukları da bisikletleriyle önümüzden geçtiler, gösterilerini yaptılar. Onlarla tanışıp, resim çektirdik ve köy çıkışına kadar pedalladık (16:00).
Sonra yol sapağından sola sapıp F1-Akfırat yönüne gittik. Yollar çok keyifliydi, orman içinden ve hafif inişli çıkışlı. Uzakta F1 pisti göründü, koca tesis öyle senede 1 günü bekliyor. Hayalet şehir gibi. Biraz sonra yaylada çevrili bir alanda bayağı uzakta bir at gördük. O da bizi görünce başladı bize doğru koşmaya. Herhalde Murat’i tanıdı diye düşündük (nereden kimbilir diye espri yaptık) ve kenara kadar geldi. Sevinç içinde hoplayıp zıplıyordu. Biz de indik ve yanına gittik ve sevdik. Sanki sahibini görmüş gibi mutluydu. Yanımda 2 kesme şeker vardı çaycıdan kalan, onları verdim. Şapur şupur yedi elimden. Yanaklarını okşadık ve vedalaşıp yolumuza devam ettik (16:25, 61.km). Çok ilginç geldi hepimize bu olay. Hangi dürtüyle hareket etmiş olabilirdi hayvan? Bisikletmiydi acaba ilgisini çeken? : ))


Okan Üniversitesi’nin önünden geçip düz devam ederek Orhanlı yönüne gittik. Buralarda da günlük süt satılıyordu, demek ki çiftlikler çoktu bu yörede. Bir benzincide ihtiyaç molası verip (17:10, 72.km) adres tarifi aldıktan sonra yolumuza devam ettik ve bundan sonra yol hep yokuş aşağıydı. Rüzgar da arkamızdan estiğinden neredeyse hiç pedal basmadan gidiyorduk. Hatta bazen rüzgar o kadar şiddetli esiyordu ki sırtımız açılıp soğuyordu. Sürratle ilerlerken birden Murat’in sesiyle geri baktığımda Esin’le durduklarını fark ettim. Gene bir lastik patlaması, bu sefer Esin’in ön lastiği. Kolaydı ama, söktük, yanındaki yedek lastik uymayınca eskisini yamadık ve biraz fren düzeniyle uğraştıktan sonra yolumuza tekar koyulduk ve artık daha kalabalıklaşan trafiğin içinden İçmeler’e indik. Sahile varmıştık artık.

Sağa Pendik yönüne sapıp, daha sonra da sahil bisiklet yoluna geçip Kadıköy’e yöneldik. Dragos’da Belediye tesislerinde bir mola ve (tost 1,5, çay 1 lira) karın doyurmaca (19:40, 96,7.km). Hava da serinledi, hatta bulutlandı. Üstümüze biraz daha kalın şeyler geçirip vapura yetişmek için kuvvetle pedallarımıza bastık. Son kilometrelerde Esin “hadi siz fırlayın gidin” diye bizi azad etti ve Murat’la öyle bir bastırdık ki kalkışa 10 dakika kala varmıştık iskeleye. Biraz dinlenmek için bekleme salonuna oturduk, sonra yeni gemilerden bir tanesin bizi Beşiktaş’a götürdü. Birlikte Akaretler yokuşunu çıkıp Nişantaşı’nda ayrıldık. Murat’in daha Sanayi Mahallesi’ne kadar yolu vardı.
Eve girdiğimde saat 21:30 olmuştu. 118 km yolu 7 buçuk saatte yapmıştık. Ortalama hızımız 15,5 km idi. 2086 kalori harcamış ve 129 gr yağdan olmuştum. 14 saat açık havada bulunmanın yorgunluğuyla kaslarımı gevşettikten sonra duş alıp yemek yedim ve tv’nin karşısında uyuya kalmamak için kendimi yatağa bıraktım.
Yol: Nışantaşı > Bostancı (13,4 km) > Kartal (25 km) > Pendik (30 km) > Ballıca sapağı (46,5 km) > Ballıca (57 km)
Çok keyifli bir tur ve dostluk içinde tamamlanan bir gezi oldu. Gelecek sefer bakalım grubumuzla nerelere gideceğiz?
Kaynakca:
http://www.agaclar.net/index.php?id=1219
İlginizi çekebilir Sazlıbosna, Sebeb-i İlhan





































