28 Temmuz 2022

Alba


Alba Elektrikli Ulaşım Sistemleri, insan elektrikli melez ulaşım araçlarına odaklı, her bir bileşeninin özel olarak tasarlanarak/seçilerek test edildiği ve optimum bileşen birlikteliğinin sağlandığı elektrik dönüşüm kitleri ve elektrikli bisiklet ürünleriyle, müşterilerine ulaşılabilir ve kaliteli hizmet vermeyi hedefleyen, özgün bir mühendislik firmasıdır.

 

Alba, 2010’lu yılların başından bugüne kadar batarya teknolojileri, enerji depolama, elektrikli ulaşım araçları, yenilenebilir enerji kaynakları, Ar-Ge, akademi gibi alanlarda çalışmış mühendis bir ekip tarafından kurulmuştur. 2014 yılından itibaren yer aldığı sektörde, Alba Elektrikli Ulaşım Sistemleri ismiyle çalışmalarına devam etmektedir.

 

ALBA’da iş fikrimiz iyi tasarımlı, kullanışlı ve kaliteli elektrikli ulaşım araçlarını olabildiğince çok kişinin alabilmesi için düşük fiyatlarla sunmaktır. Bu nedenle, Üretici-Distribütör - Bayi - Kullanıcı şeklinde olan geleneksel dağıtım kanalı şekli kullanmıyor, üreticiden son kullanıcıya direkt satış yapıyoruz. Bu, son kullanıcının en iyi fiyatlarla en iyi ürünü satın almasını sağlıyor.



26 Temmuz 2022

bisikletle Sevgi ve Ömergillere...


Bu pazarı arkadaş ziyareti ve buluşmasına kullanacağız, Firuzan’ın çok sevdiği ve sıkça söz ettiği Sevgi ve Ömergillere (*). Pendik’te sahilde, içerlerde çok güzel bahçeli evleri olduğunu hep anlatır. Hatta acaba biz de mi oraya taşınsak diye zaman zaman da dile getirir.


(*) “gil”in kökeni ve işlevi üzerine (anlamı, kullanılışı ve yazılışı) farklı yaklaşımlar var. Kimisi ‘aile’, bir başkası ‘ait olan’ gibi ele almakta. Örn. Kemirgengiller / Amcamgile gittik. Yazılışı da farklıdır; kimi bitişik, kimi ayrı yazar: Ablam giller... 

 

Türkçede isimlere gelerek bunlardan akrabalık, aile ve yakınlık isimleri türeten “+gil” eki, kökeni itibariyle tartışmalı eklerden biridir. Ekin kullanım alanı ve işlevi konusunda genel olarak bir uzlaşma söz konusu olsa da ekin kökeni üzerinde bir görüş birliği sağlanamamıştır. Ekin kökeni ile ilgili olarak çeşitli araştırmacılar ekin ek birleşmeleri veya bağımsız bir sözcükten ya da edattan ekleşmiş olma durumu üzerinde görüşler öne sürmüşlerdir. Ancak bu çalışmalarda genellikle ekin dayandırıldığı sözcüğün veya edatın ne olduğu ile ilgili tespitler verilmezken; sadece ekin Çuvaşça ev anlamına gelen “kil” sözcüğüyle ilgili bağlantılı olma durumu ayrıntılı olarak dile getirilmiştir. Bu çalışmada +gil ekinin birçok araştırmacı tarafından da dile getirilmiş olan eski dönemlerde müstakil bir yapıdan ekleştiği görüşü savunulmakla birlikte; ekin işlev olarak benzerlik gösterdiği ve a-lar/an-lar (şahıs zamiri +çokluk eki) yapısından ekleştiği düşünülen +lAr eki ile aynı kökten ekleştiği ve kökeninde hem Türkçede hem de Altay dillerinde yer alan zamir temelli bir sözcük ile *l çokluk eki kaynaklı bir yapının olduğu ispat edilmeye çalışılacaktır... İlginç bir konu. İlginizi çektiyse iki farklı araştırmayı okumanızı öneririm: Türkçe “Gil”in Kökeni ve İşlevi Üzerine / +gil Eki Üzerine Etimolojik Bir Değerlendirme


Buluşmak gibi bir saatimiz olmadığından telaş etmeden sabah hazırlanıyoruz. 8 dedik ama selenin üzerine oturmamız 8 buçuk oluyor. Aydos üzerinden gidelim, Yakacık’ta da kahvaltı eder öyle gideriz diye yola koyuluyoruz. Evden Aydos’a gitmek hoşumuza gidiyor. Farklı bir yol, çok sık pedallamadığımız. (...) Sabahın serinliğinde ve sakinliğinde Ümraniye ile Ataşehir’i ayıran TEM yolunun üzerinden geçip YEDPA Ticaret Merkezi’ne doğru gidiyoruz, öncesinde fırından alınan simit ve poğaçalar ile. İlkin kısa ama dik olanı (%16) çıkıp, sonra da uzun ama ilkine göre daha hafif olan (%13) iki yokuşu geride bırakıp YEDPA önünden kıvrılıp, 438 m ile İstanbul’un 3’üncü yüksek noktası olan Kayışdağı eteklerinden geçmekteyiz. Sağımız dağ olup solumuzda uzakta İstanbul görünmekte. 16 milyon ile dev bir yerleşim. Büyük bir rant kapısı. O nedenle AKP seçimi kaybedince alelacele itiraz edip atılan 4 oydan 3’ünü sayıp 1’ini geçersiz kıldı. Ama cevabını misliyle aldı. Şimdi bakalım genel seçimde aynı cevabı aldığında nasıl hareket edecek, merakla bekleniyor.

 

Şaşırtıcı bir durum, sağda orman kenarında bir TOMA beklemekte. Bir bölüm alan da “olay yeri” diye bantla çevrilmiş. Yani tuhafımıza gidiyor. Çevik kuvvet olsa tamam da, TOMA’nın işi ne?

 

Ara sıra yanımızdan-karşıdan geçen araçlar dışında kimsecikler yok. Pazar sabahı, bir iki lokanta, kahvaltılık yerler için erken daha. Yolda, her geçişimizde önünde foto çektiğimiz araç hurdalığında bu sefer bir askeri otobüs arka fonumuzu oluşturuyor. Eskiden yakındaki Kangal ses ederdi ama bu defa sakin. Hatırladı/tanıdı herhalde :)) Çamlıbel Kaynak Suyu tesisinin önünden geçen yolumuz, Maltepe Cezaevi’ne doğru akıp artık büyükçe bir kavşak ve yolların yapıldığı bölgeyi geride bırakıp hurdacılar, dönüşümcüler, kamyon galerisi gibi yerleri geçip Yakacık’a yaklaşmakta. Gelinen bölgede yol kenarına park etmiş sonsuz sayıda TIR’lar var, Barsan Global Lojistik yazılı kasalarında. Yani bu araçların bu kadar yol kenarını kaplamasına nasıl izin veriliyor? Tek şerit iptal olmuş vaziyette!

 

Can Bartu (1936-2019); 1956'da Fenerbahçe'de profesyonel futbol kariyerine başladı. 1961'de İtalya'nın Fiorentina takımına transfer oldu. Daha sonra Venezia ve Lazio'da da oynadı. 1967'de Fenerbahçe'ye döndü. Sarı-lacivertli forma altında toplamda 162 lig maçı oynadı, 62 gol attı. 

Fenerbahçe Spor Kulübü’ne, basketbol ve futbolla beraber yazılan Bartu, millî Türk takımı formasını hem basketbol hem de futbol sporunda giyen ilk ve tek sporcudur. Bartu, aynı gün içinde, Galatasaray'la oynanan basketbol maçında 28 sayı kaydederken, Dolmabahçe'de de futbol maçına çıkmış ve bir gol atmış bir oyuncudur. 

Vikipedi


FB Can Bartu Tesisleri önünden sürerek, Aydos Ormanı ile Uğur Mumcu Mahallesi arasından geçerek geldiğimiz Yakacık’ta, asırlık Çınar ağaçları altındaki ahşap masalara yerleşiyoruz. Ismarlanan çaylarla (2,5) yanımızdaki kumanya ile kahvaltımızı etmekteyiz.

 

Hesapladığımız saatten 15 dk. erken vardık. Arkadaşlara da söylediğimiz saatten erken varacağız bu durumda. Yarım saate yakın Yakacık’ta oyalanıp sıraya Aydos tırmanışı giriyor. İlk kısım oldukça sert, %16. Sonra 14-12 şeklinde hafiflemekte. Tepelerde süzülürken Pendik ilçe sınırına girmemizle yolda hayret ettiren bir değişiklik çıkıyor karşımıza. Çift gidiş geliş olmuş burası. Asfalt kaymak. Gelmeyeli büyük bir yenilik. Dardı ve  sıkıntı verirdi. Yokuş çıkarken arkana arabalar dizilir, sinir olur, kaçacak yer bulamazdın. Sırf o nedenle geliş olarak kullanmak istemediğim bir yoldu. Ama yeni durumuyla bu sorun ortadan kalkmış. Anlaşılan orman tarafından tıraşlamışlar.

 

Burada da bir TOMA görmekteyiz. Sanırım bunlar yangınlara karşı önlem amacıyla ormanlık alanlara 31 Temmuz'a kadar yasaklanan girişlerle ilgili olsa. Türkiye’nin pek çok yerinde gene başlayan orman yangınları insanın yüreğini yakmakta.

 

Bundan sonra Pendik’e doğru sürecek yolumuz. Caddeler ve sokakların arasından geçerek, büyük kısmı iniş ama arada 1-2 tırmanışla sahile ulaştık.

 

Çok eski bir yerleşim yeri olan Pendik’in bilinen en eski adı Pantikapion’dur. Roma döneminde Panticio, Pantecio, Panticia deniyordu. Bizans döneminde kullanılan Pantecion (Pantiki) ismi "her tarafı surlarla çevrili" anlamına gelir. Bu da bizi, Pendik’in, egemen olan devletlerce bir savunma hattı olarak kullanıldığı bilgisine götürür.

 

Pendik'teki en eski yerleşim olarak Makedonlar bilinse de yapılan kazılarda 3-4 bin yıllık insan kalıntıları bulunmuştur. Roma ve Doğu Roma hakimiyetinin ardından 1080-83'te Selçuklularda kaldıysa da, tekrar Latin İmparatorluğu eline geçmiştir. 1306'da ise Osmanlı hakimiyetine girmiştir, ancak bu Bizans’ın geri kazanma çabalarını doğurmuş ve 1329-30 tarihlerinde Pelekanon savaşıyla bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 1400 yılında Yıldırım Bayezid döneminde Abdurrahman Gazi alana dek boş kalmış olan Pendik, bu tarihten itibaren tamamen Türk hâkimiyetindeki bir yerleşim yeri olmuştur.

Vikipedi


Sahile paralel iç yoldan devam ederek eski çimento fabrikası yerine dikili dev binalara (İstmarina) varmadan sağdan sapıp tren yolunun üzerinden geçip soldan içeriye girince, ağaçların arasında kalmış eski bir mahalle çıkıyor karşımıza. Tek katlı, bahçe içinde, belli ki unutulmuş bir bölge. Yoksa bugüne kadar defalarca el atılırdı. Sevgi ve Ömergillerin evleri de hemen solda. Zaten köpeklerin havlamalarıyla kendini kolay belli ediyor. Onların da kendilerine ait 2, bir de arkadaşlarının ki olmak üzere 3 köpekleri var. 

 

Bisikletler içeri alınıp, köpeklerin tezahüratları arasında verandada yerimizi aldık. Hâl hatır sormalar sonrası ufak ufak mutfaktan tabaklar, çatallar derken keşke kahvaltı etmeseydik dedirten mükellef bir sofra çıkıyor önümüze. Fazla da yer bırakmamıştık midede. Gelene kadar açılan boşlukları nefis ikramlarla dolduruyoruz. Ama arkasından gelen haşlanmış mısıra ancak yarısı kadar yer kalıyor. Vallahi bileydik aç gelir bu güzelim yemekleri kaçırmazdık. Yazık oldu. Alacağımız olabilir mi? :))

 

Su filtresi, sertlik derecesi, okside pil, Suriye turu, huysuz köpek, yan komşu, köpek ticareti, HAYDİ, mahallenin durumu-geleceği ve daha fazlasını konuştuğumuz arkadaşlarımızın yanlarında iki saatten fazla kalıyoruz. 14.30 gibi ayrılıp hızla evin yolunu tutmak zorundayız, çünkü seyahate çıkacak iki arkadaşı da eve davet ettik.

 

Maltepe’ye kadar sahil yolundan, sonra Başıbüyük diye ayrılıp rampayı tırmanıp bu sefer Kayışdağı’nın diğer yakasından devam ederek sabah başladığımız noktaya varıp, alınan su böreği ile eve girdiğimizde arkadaşlar da peşimizden geliverdiler. Yıkanacak, hazırlanacak zaman olmadan buluştuk. Rebii ve Beril ile güzel bir zamanı paylaşmaktayız... Mahalia Jackson, iPad, internet, müzik, martini, Bali...


Keyifli bir gün oldu. 2x2=4 arkadaşla...

 

Mahalia Jackson (26.10.1911 New Orleans – 27.01.1972 Chicago). Halie olarak da bilinen Amerikalı kadın gospel şarkıcıdır. "Gospel Kraliçesi" olarak adlandırılan Jackson, kalp yetmezliği ve şeker hastalığı komplikasyonları sonucu Chicago'da öldü. 2008 yılının Aralık ayında, Louisiana Music Hall of Fame'deki yerini aldı.

Vikipedi























bisikletle Sevgi ve Ömergillere...: Dudullu-Ataşehir-Kayışdağı-Yakacık-Aydos-Pendik-Maltepe-Başıbüyük-Kyışdağı-Dudullu

 

Tur tarihi: 24 Temmuz 2022
Alınan yol: 56,05 km
Ortalama hız: 17,9 km/sa
Bisiklete biniş süresi 3 sa. 7 dk, dışarıda geçen süre 7 sa. 12 dk 
En yüksek sıcaklık 38 ˚C, en düşük 25 ˚C, ortalama 30,9 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 942,8 m, kaybı (iniş) 943,5 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 330,8 m

 

Garmin yol bilgiler bisikletle Sevgi ve Ömergillere... 

 

Relive yol bilgiler bisikletle Sevgi ve Ömergillere... 








Bu yol...


... Pendik sınırına girince böyle oldu.


Sevgi ve Ömer ile


Beril ve Rebii ile




Bölgeye yapılmış geziler Aydos, Aydos, hadi pikniğe gidiyos..., Bize Aydos Size Paydos











İBB’den scooter’lar için park alanı: Kadıköy pilot bölge seçildi

 


İBB, giderek yaygınlaşan scooter’lar için park alanı çalışması başlattı. Pilot bölge seçilen Kadıköy’de 52 park alanı yapılacak.


2019 yılında başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok noktasında kullanılmaya başlanan elektrikli scooter yaygınlaşmaya başladı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kullanımın yayılmasıyla park sorunu da artan ve gelişi güzel park edilen scooter’lar için harekete geçti. Parklanma sorunlarının azaltılması, aksaklıkların giderilmesi ve düzenlemelerin getirilmesi amacıyla mikromobilite park alanları çalışması başlatıldı.

 

Park alanlarının belirlenmesi için İstanbul genelinde işletme yapan firmalardan elde edilen veriler analiz edildikten sonra en yoğun kullanım olan Kadıköy ilçesi pilot bölge seçildi.


Yapılan çalışmalar sonucunda Kadıköy’de scooter kullanımının yoğunlaştığı 4 cadde pilot park alanları olarak tespit edildi. Bağdat Caddesi’nde 17, Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nde 2, Ethem Efendi Caddesi’nde 7 ve Fahrettin Kerim Gökay Caddesi’nde 26 olmak üzere toplam 52 park alanı yapılacak.

 

Proje elektrikli scooter’ların en yaygın kullanıldığı Beşiktaş, Fatin, Şişli, Üsküdar, Bakırköy ve Beyoğlu gibi ilçelerde de geliştirilerek hayata geçirilecek. 

 

GazeteDuvar











İlginizi çekebilir Bisikletim Sigortası, Elektrikli Bisiklet Yasa(k)ları, Hem Bebek Arabası Hem De Bisiklet İçin Çocuk Koltuğu

18 Temmuz 2022

bisikletle Reşadiye



İstanbul’un en keyifli bisiklet rotalarından birisidir. Nadir kalmış, şehre uzak olmayan, yeşilliklerin içinden geçen, iki rampası hariç (Dereseki ve Reşadiye) tümünde rahat pedallanan bir yol.


Beylerbeyi’nde İhsan, İnci ve Mehmet ile 9’da buluşup hep birlikte peş peşe, zaman zaman yan yana pedal bastık.

 

Şöyle ki: Beylerbeyi’nden Boğaz Kıyısından tertemiz deniz havası ala ala Beykoz’a gelirsin. Sabah olduğundan fazla araç trafiği de yoktur. Beykoz’dan Akbaba köyüne devam edip, belediyenin yeni çevre düzenlemesi ile güzelleştirdiği park içindeki ahşap masalara yerleşir, yakındaki iki çayevinden ısmarladığın çayları, köy fırınından (100 m ileride) aldıklarınla güzelce mideye indirir, kahvaltını edersin. Çaylar halen 3 liradır.

 

Burada bir parantez açayım; yolda İnci’nin fren teli kopunca otobüse binip geri döndü. Bizler pedallamaya devam ettik. 

Akbaba sonrası rotanın ilk rampası gelir, Dereseki. Öncesinde sağdaki çeşmeden suyunu tazeleyebilirsin. Rampa sağlamdır, %13’ü gösterdiği yerler vardır. Ancak asfalt kaymak olduğundan tırmanışı zor değildir. Ama bir çıktınız mı ardından gelen bayırdan saldınız mı kendinizi Riva yoluna kadar inersiniz pedal çevirmeden.

 

Soldan devam eden Riva yolunun büyük bölümü iniş olup küçük bir yerinde hafif bir pedal basılır ama Ali Bahadır’a sapıp köy içinden geçerek devam ederseniz, bu kısmı da neredeyse pedal çevirmeden geçersiniz.

 

Ali Bahadır sonrası bölümde, Riva yolunun sağındaki merada her geçişimizde otlayan atları görmek bizi mutlu eder. Durup fotoğraf çekmeden geçemiyoruz. Eminim sizi de durduracaktır.


Gelinen sapakta, sağdan, Şile yazan yola sapıp Paşamandıra diye devam edin. Bir müddet sonra solunuzda Riva deresi ve kıyısındaki mesire işletmeleri gelecektir. Yol üzerindeki tezgahlarda, kiloluk muhteşem lezzette ekmekler satılır. Altında yaprakların yapışık olduğu, testere ile bile zor kesilen, mahalle fırınındaki sünger ekmeğe hiç benzemeyen, sımsıkı taş gibi derler ya, öyle olan. Biz her zaman, adını üzerinde bulunduğu Mucize Caddesinden alan Mucize Kafe’den almayı tercih ediyoruz. Yolun solundadır. 4 liradan başladık almaya bugün 20 lira. Ülke ekonomisinin çivisi çıktığından fiyatları takip etmek mümkün değil artık. AKP’li milletvekili Metin Bulut’un açıklaması dalga geçer cinsten: Ekonomik bir zorluk yaşanıyor, ama biz hep şöyle ifade ediyoruz; diyoruz ki, her ne kadar sebebi biz olmasak da çözümünden kendimizi mesul tuttuğumuz bir dönem.... diyor. Bayılıyorum akepelilere, milletle ancak bu kadar güzel alay edilir. Ama işin en açıklı yanı, bu milletin halen bunları yiyor olması! 20 senedir iktidarsın ve halen çöküşün nedenini başkasında arıyor-gösteriyorsun.

 

Ömerli Barajı’nın üzerine kurulu bulunduğu Riva Deresi, İstanbul’un en büyük akarsuyudur. Kollarından bir kısmı İstanbul ili sınırları dışından gelir. Bunlardan birisi Kocaeli il sınırları içinde kalır ve Mollafenari yöresinin sularını toplar. Uzundere adını alan bir diğer kolu da yine Kocaeli il sınırları içinden doğar, kaynaklarını değişik yerlerden alan birkaç küçük akarsu ile beraber Ömerli Baraj Gölü’ne dökülür. Baraj çıkışında Riva Deresi adı altında kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda Sırapınar Köyü’ne ulaşır. Alemdağ’ın kuzey eteklerinden doğan Alibahadır Deresi’ni de kendine katarak, Çayağzı’ndan Karadeniz’e dökülür. Riva Deresi’nin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 50 metredir.

 

Osmanlı döneminde özellikle çok yağmur yağdığı zamanlarda Riva Deresi’nin taştığı ve çevresindeki arazilere zarar verdiği olmuştur. Bu tip hadiseler zaman zaman belgelerde de yansımıştır. Mesela 1910 yılının Şubat ayı sonlarında Riva Deresi’nin taşması sonucu oluşan bir sel baskınından Hüseyinli Köyü arazisi büyük zarar görmüştür. Ancak herhangi bir can kaybı olmamıştır.

Çekmeköy2023


Bu bölüm rotanın en keyifli yeridir. Dümdüz, neredeyse hiç tırmanış yoktur, varsa da fazla dik değildir. Riva kenarındaki kır düğünleri mekanları ve muhteşem villalar geçilir de geçilir. Cam Ocağı (burayı gezebilirsiniz) gelir, o da geçilir, 3’üncü köprünün bağlantı yollarının ayakları altından geçilir, sağda mesire yerleri gelir, geçilir ve Cumhuriyet köyüne ulaşılır.


Burada artık sürdüğünüz yoldan ayrılıp, sağdan, dere üzerindeki köprüden geçip, Mehmet Aksoy’un atölyesinin önünden devamla (solda, bahçesindeki dev heykellerden hemen belli olur. İzin ister, müsaitse atölyesini de ziyaret edip bu güçlü sanatçıyı da tanımanızı öneririm) bir müddet sonra gelen çataldan sola, Reşadiye diye devam edersiniz.

 

Bu bölge Çekmeköy ilçe sınırları içinde yer alır; Ömerli, Taşdelen, Sultançiftliği, Sırapınar, Reşadiye, Alemdağ, Hamidiye, Cumhuriyet gibi 21 köy (bugün mahalle oldular).

 

1930’lu yıllarda Çekmeköy ve civarı İstanbul’un en ilgi çeken yerlerinden birisiydi. Özellikle bölgenin sahip olduğu muhteşem ormanlar ve bu ormanlarda kaynağı bulunan nefis memba suları bu ilginin en önemli sebeplerindendi.

 

Bölgenin gerek su çeşitliliği gerek ormanlar bakımından zengin oluşu sağlık sektörünü de harekete geçirmiş olacak ki, bu tarihlerde su ve ormanları tedavi amaçlı kullanma fikirleri ortaya atıldı. Bunlardan biri sudan faydalanma yolu idi ve Alemdağ’nı bir su kür yeri yapma düşüncesi gündeme gelmişti.

 

Cumhuriyet sonrası hafif hafif minik tırmanışlar gelir. Sokağa atılmış köpeklerin bölgesine gelirsiniz. Sizi gördüklerinde mama dağıtacağınızı düşünerek peşinizden koşarlar. O nedenle yanınıza mama alırsanız sizlere öylesine minnettar kalırlar ki, mutluluklarını kuyruklarında görebilirsiniz.

 

İnsan olmanın erdemi, her canlının yaşam hakkına saygı göstermek, sokak hayvanlarına da. Öylesine haberler okuyoruz ki, toplu olarak kat edildikleri, çukurlara gömüldükleri, devletin zayıf kalan yasaları, halen ayıp kapsamında olup, cüzi para cezası ile kurtulup, caydırıcılığın olmadığı durumlar!

 

Reşadiye’ye iki aşamada çıkılır. İlki o kadar dik olmasa da ikincisinde gene %13’i görürsünüz. Ancak burada da yolun evsafı iyi olduğundan öyle veya böyle sıkıntısız çıkılır.

 

Soldan Reşadiye köyüne, uzunca bir yoldan girip, camiyi de geçip, köyün tek kahvesi sağınızda karşınıza çıkar. Küçüktür ama çayı lezzetlidir ve halen bardağı 2 buçuk liradır.

 

Bugün Çekmeköy’ün mahallesi olan Reşadiye’nin tarihine bakacak olursak: 1880’li yılların sonuna gelindiğinde muhacirler geleli neredeyse 10 yıl olmuştu. Bu süre içinde Alemdağ bölgesinde geçici olarak iskân edilen muhacirler olarak, bazen Laz Köyü olarak anıldıkları da olmuştu. Bu yüzden köyün resmi olmayan ilk adına Laz Köyü denilebilir. 

 

1889’da artık muhacirlerin araziyi ziraata elverişli hale getirdikleri ve bölgeyi benimsedikleri görülür. Zaten aradan geçen 10 yıl içinde yerleşme konusunda belirli bir düzen de sağlanmıştı. Bu yüzden muhacirlerin bulunduğu yerin bir köy olarak kabul edilmesi ve isimlendirilmesi hususlarında girişimler oldu. Tahtta Sultan II. Abdülhamid olduğundan onun isminin verilmesi gündeme geldi ve köyün adı Şûrâ-yı Devlet (Danıştay)’ın 26 Şubat 1889 tarihinde almış olduğu bir kararla Hamidiye Köyü olarak konuldu. Köy bu tarihte Kartal Kazası’na bağlıydı. Ancak bu yeni köy için padişah iradesi çıkmadığından, isim resmiyet kazanamadı. Ne var ki bu isimle anılmaya da devam edildi. Şûrâ-yı Devlet kararından sonra köyün muhtar ve imam mühürlerinin yaptırılması hususunda da şehremanetine yazılar yazıldı. 

 

1909 yılında Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilip yerine Mehmed Reşad geçti. Bu dönemde de muhacirlerin meskûn oldukları yerin resmen köy statüsüne kavuşması için çalışmalara devam edildi. Aşağı ve yukarı olarak iki ayrı mahalle halinde bulunan köyün iki farklı köy olarak kabul edilmesi ve buna göre yeni isimler verilmesi de talepler arasındaydı. Ancak iki ayrı köy olarak ayrılması talebi uygun görülmedi. Neticede uzun süren çalışmalar sonuç verdi ve köyün adı 30 Aralık 1911 tarihinde yeni padişahın ismine izafeten Reşadiye oldu. 

 

Bölge halkı savaşlar ve bunun sonucunda ortaya çıkan göç hadiselerinin getirdiği sıkıntıların yanında doğal afetlerle de uğraşmak zorunda kaldı. 1894 yılında İstanbul ve çevresinde büyük bir deprem olmuş, ilk şok çok geniş bir sahada hissedilmiş, İstanbul ve Adalar ile birlikte İzmit, Sapanca ve Yalova’ya kadar olan bölgede büyük tahribat meydana gelmişti. Depremde çok sayıda bina yıkılmış ve sarsıntılardan etkilenmeyen hemen hiçbir bina kalmamıştı. Devletin peş peşe savaşlara girdiği ve toprak kaybettiği bu yıllarda, Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslim unsurlardan özellikle Ermeniler ve Rumlar da ayaklanmalara başlayarak bölgenin asayiş ve güvenliğini tehdit eder hale gelmişlerdi. Bu tarihlerde Ermeni ve Rum azınlıkların bu ihanetlerine karşılık bir güvenlik bölgesi oluşturulması düşüncesiyle Müslüman-Türk muhacirlerden olan Hopa muhacirleri bu bölgeye yerleştirilmişti. Zaten arşiv belgelerinden de azınlıkların bu faaliyetlerine karşı Osmanlı Devleti idarecileri ve güvenlik güçleri tarafından çeşitli tedbirlerin alınmaya başladığı anlaşılmaktaydı. Mesela 25 Ekim 1895 tarihli bir belgede, Çekmeköy ve Alemdağ civarındaki Ermeni eşkıyasının faaliyetleri hakkında yapılacak tahkikatla ilgili geniş bir rapor tanzim edilmişti. Buna göre Kâimmakâm Şükrü Bey’in refakatinde bir yaver, bir taktikçi ve hayvansız olarak 10 süvari askerden oluşan bir ekip teşkil edilmişti. Yapılan plana göre, ekip önce küçük bir vapurla Üsküdar’a geçip, Üsküdar Kumandanlığı’ndan da gerekli hayvanları aldıktan sonra Alemdağ bölgesine gidecekti. Burada yapılan gözlemlerde, Ermeni eşkıya çetelerinin Alemdağ ve civarı taraflarında dolaşmakta oldukları, ancak şimdilik bir kötülük etmiyorlarsa da bazı olumsuzlukların sezildiği Şile Tabur Binbaşılığı’ndan İzmit Kumandanlığı’na bildirilmişti. Bunlarla ilgili gözlemler için doğruca Alemdağ civarında Sultançiftliği’ne gidilecek, gerek orada ve gerek Sarıgazi Türbesi yamacında bulunan Ermeni köyünde, Göceoğlu Agop Efendi ve İbrahim Paşa çiftliklerinde tahkikat yapılacaktı. Tahkikattan elde edilecek bilgilere göre bir rapor düzenlenecek ve ertesi gün Üsküdar’a dönülerek kumandanlıktan alınan hayvanlar yerine iade ve teslim edilecekti. Tahkikat sırasında müdahil olunması gereken acil bir durum olduğunda şifre ile haber verilip, hemen destek kuvvet gelmesi sağlanacaktı. Bu gibi belgelerde Osmanlı Devleti yöneticilerinin azınlıklar tarafından çıkarılan huzursuzlukların farkında olduğu ve bunları önlemeye yönelik tedbirler almaya başladığı görülüyordu.

Çekmeköy2023


Dinlenip nefeslenip köye geldiğiniz yolu geri çıkıp, (sularınızı dolduracağınız çeşmeler vardır, önünde sıralanmış bidonlardan belli olur) dönüş yoluna girer, bir süre daha Alemdağ Ormanı kenarından sürer, kalabalık trafiğe yavaş yavaş dahil olursunuz. Bundan sonrası savaş alanıdır. Araç trafiği içinde olmak istemezseniz, Çekmeköy’den metroyla (M5 hattı) dönüş de yapabilirsiniz, Üsküdar’a kadar gider. Biz devam ettik. Çekmeköy Devlet Hastanesi önünden, Şile otoyolunun kenarından, Dudullu İmes-Modoko diye...

 

 









 

bisikletle Reşadiye: Dudullu-Beylerbeyi-Beykoz-Akbaba-Paşamandıra-Cumhuriyet-Reşadiye-Çekmeköy-Dudullu

 

Tur tarihi: 17 Temmuz 2022
Alınan yol: 86,45 km
Ortalama hız: 19,5 km/sa
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 24 dk, dışarıda geçen süre 7 sa. 6 dk 
En yüksek sıcaklık 38 ˚C, en düşük 24 ˚C, ortalama 29,4 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1465,7 m, kaybı (iniş) 1457,7 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 234,5 m

 

Garmin yol bilgileri bisikletle Reşadiye

 

Relieve yol bilgileri bisikletle Reşadiye















































13 Temmuz 2022

Keşif Turları; Demirciköy


Pazar günü yağan şiddetli yağmurdan sonra açan güneş adeta bize sesleniyordu. Kurban Bayramı’nın son günü. Bir zamanlar (2009 ilk) gittiğim(iz), sonra festival alanının hukuki sorunları nedeniyle geçişin kapandığı, Demirciköy plajına bir keşif gezisi yapalım istedik. Bakalım 2012 ve 13’den beri neler değişti? (Yazının sonunda o gezilerin linklerini bulabilirsiniz.)


Sabah 9’da Beylerbeyi’nden hareket edeceğiz. İhsan ve İnci de dahil olacaklar. Buluşma noktasına vardığımızda arkadaşlarımız gelmiş pastanede bir şeyler atıştırıyorlardı. Başka gelen olmadığından beklemeden yola koyulduk. Çubuklu’ya kadar gidip 10 arabalısıyla İstinye’ye geçmek istiyoruz. 1 saat yeter diye düşündüm. Ancak yarım saatte vardık ve 9 buçuğa yetiştik. Bayram nedeniyle şehir içi ulaşım beleş. Aslında Boğazı geçmek için arabalıyı nedense bugüne kadar hiç kullanmadık/düşünmedik. 10 dakikada geçiverdik. İstinye’den Sarıyer’e bastık pedallara, alınan su böreği ile her zamanki çaycıda kahvaltımızı ediyoruz.  Çaylar 4 lira. Duble istiyoruz (8-) ve genelde su bardağında getirirler, saplı çay bardağımsı bir şeyde geliyor. Gözümüze hiç de duble gibi görünmedi.

 

Burası, kahve yani, rahmetli Balcı Dursun Ali’nin uğrak yeriydi. Herhalde 5-6 sene olmuştur aramızdan ayrılalı. Renkli bir kişiliği vardı, canavar gibi pedal basardı. Onu da anmış olalım. Işıklarda uyusun. Bkz. Trakya, Fikret Albay'la / Noel Baba Turu


Ne tuhaf değil mi yaşam? Ayrılanlar insanın içini buruyor. Fikret Albay ve Emin arkadaşımız. Anıları, sesleri, konuşmaları halen kulağımda.

 

Çaylarımız içip böreklerimizi yedikten sonra, Rumelikavağı yönüne doğru pedal basıp Altınkum Plajını geçtikten sonra soldan, Havantepe diye tırmanmaya başlıyoruz. İlkin parkemsi bir yol gelir, sonra düzelir asfalt olur. Ama rampa sıkıdır. Tek iyiliği kıvrılarak çıkması. Yani dümdüz gitmiyorsun ve nispeten araç trafiği diğer çıkışlara göre azdır. 

 

İşte öyle böyle ağır ağır çıkarken birbirimizi beklemek üzere durduğumuz bir noktada, solda park etmiş bir araç, bir kadın bir erkek seyyar masalarını çıkarmış sofra kurmaktalar. Hoppala durumları! Yolun kenarında, başka yer mi bulamadılar diye dönüp baktığımda hiç de gözüme yabancı gelmeyen bir sima ile karşılaşıyoruz; Murat Suyabatmaz ve eşi. Yani İstanbul’un bir ucundan buraya kahvaltı etmeye gelmişler. Selamlaşıyoruz. Manzaranın burada çok güzel olduğunu söylüyor. Doğru, öyle ama daha yakın bir yer yok muydu(-ki)?

 

Tırman tırman geldik tepe noktasına. Burada İhsan ve İnci önden kaçtıklarından birbirimizi kaybediyoruz. Aslında bu kadar acele etmemek gerekir. Biz de yolumuzu şaşırıp farklı yönlere gittiğimizden kopuyoruz onlardan. Telefonla haberleşerek tepedeki minibüs durağında tekrar buluşmak için yer belirliyoruz. Google yardımıyla oraya varıp onları beklerken, meğer onlar daha ileriye gitmiş, boşuna geri dönmüş oluyorlar. Bir de fazladan indikleri rampayı geri çıkmış oldular. Maalesef durum böyle!  Ne öğrendik? Grup sürüşlerinde çok fazla kopmamak gerek. (Kural 1)

 

Gazetede okuduğum bir değerlendirmede; net satışlarına göre Türkiye’nin en büyük şirketleri olarak EPİAŞ (Enerji Piyasaları İşletme A.Ş.) 167.1 milyar lira ile birinci, TÜPRAŞ 151 milyar lira ile ikinci, THY 97.4 milyar lira ile üçüncü, Ahlatçı Kuyumculuk 79.7 milyar lira ile dördüncü, Ford Otomotiv 71.1 milyar lira ile beşinci sırada yer almaktalarmış. Diğer yanda Fortune 500 ABD listesinin birincisi 572.8 milyar dolarla Wal-Mart, ikincisi 469.8 milyar dolarla Amazon ve üçüncüsü 365.8 milyar dolarla Apple olmuş. Şimdi esas şaşırtıcı durum geliyor: Türkiye’nin 500 büyük şirketi tek bir şirket olarak kabul edildiğinde 361.5 milyar dolarlık net satışla bu sıralamada ancak dördüncü olabilmekte. Ne desek, durumumuz kıskanılmaz mı?

 

Koç Üniversitesi önünden, Boğaz’ın tepesinde süren yol muhteşem bir güzellikte Rumelifeneri’ne kadar gider. Gelmeyeli Kule Restoran açılmış, yol kenarındaki ağaçlar biçilmiş, Askeriyeye giden yoldan, sağdan plaja iniş verilmiş. Orada da 15 Temmuz Parkı ve Anıtı yapılmış... Olmuş da olmuş.

 

Fenere girmeden soldan ayrılıyoruz, Kale’ye doğru. Şöyle kıvrılarak iner, sonra kıvrılarak çıkar yol. Kale kazı çalışması nedeniyle kapalı. Bugüne kadar neden ilgilenilmedi, şaşılası bir durum. Çöp içindeydi, inekler otlar, araçlar dibine kadar girer park ederlerdi. Kaderine terk edilmiş görüntüsü hüzün verirdi.

 

İmam Hatip midir nedir bilemediğim bir binanın yanından geçip villaların olduğu büyükçe bir site (İstanblue Vilları’ymış) ve de önündeki plajdan geçersin. Buralara gelen vatandaşlar ortalığı fena çöplemişler. Araçlarının yol kenarına bırakılmasını Jandarma uyararak engellemek istiyor. Öyle ya. Kural bilmez Türkler diledikleri gibi hareket etmekte. Hani herhalde gelişmiş ülkelerde burada olduğu kadar keyfi davranmak mümkün olmasa!

 

Geldik mi festival alanı dediğim yere. Bu sefer kapı demir olmuş, büyümüş, ciddi bir görünüm almış. Yolda yürüyen vatandaştan öğrendiğimize göre de araziyi telle çevirmişler. Yani girme izni alsan da telleri bisikletle aşamazsın! Peki n’edcez? Der ki, soldan patika yoldan gidin. Hep sağı takip ederek devam edin, sonunda aradığınız, daha önce kullandığınız sahil yolundan Demirciköy plajına çıkarsınız.

 

Tamam, aynen yapıyoruz. Bisikletleri küçük bir tümseğin üzerinden atlatıp toprak yola giriyor, biraz biniyor ama yağan yağmurun açtığı su oluklarından ve de halen kurumamış, ıslak bölümlerinden dolayı iterek devam etmekteyiz. Çamurlu bölümler geçiliyor, tekerler doluyor, ayaklar batıyor, önümüze sıkı rampalar çıkıyor, öfleyip pöfleyip tırmanmaktayız. Tabii bisikletler hafif olunca bu işler kolay oluyor. Veya tersi durumlar!

Uzunya koyu

Neyse uzatmayayım. Keyfimiz yerinde. Çevremiz çok güzel, yemyeşil. Uzaklardan gelen, denizin ve plajdaki insanların sesleri duyulmakta. Geldiğimiz bir 4 yol ayırımında Google sol diyor. Halbuki yoldaki bey hep sağı takip edin demişti. Google’a güveniyor ve inilen yol bir bariyere ulaşıyor. Bereket sağında bisikletleri geçirebileceğimiz bir boşluk açılmış. Onu da aşıp bu sefer zincirle kapatılmış bir engelle karşılaşıyoruz. Onu da aştığımızda artık özgürüz. Deniz (Uzunya koyu) sağımızda kalmış oluyor. Yani kavşaktan sağ yapabilir, beyin dediği gibi ve sahilden giden yola çıkabilir-dik. Gelecek sefer öyle yaparız.

 

Asfalt yoldan -önce erik ağacını yoklayarak- Demirciköy’e tırmanıyoruz. Başta mülayim olan rampa sonuna doğru ciddileşiyor. Karşıdan da araba gelirse Z çizmek de mümkün olamıyor. Kimimiz itiyor, kimimiz pedallıyor. Ama sonunda hepimiz tepeye ulaşıyoruz.

 

Suyumuz da bitti. Alarko 4 Mevsim sitesinin güvenliğinde mataramızı dolduruyor, Demirciköy Mezarlığında Çelik Beyin kabrini kısa da olsa ziyaret edip arkadaşların yanına varıyoruz.

 

Çelik Gülersoy; hayatımda üç önemli insan varsa biri kendisidir. 70’li yıllarda heyecanlı bir genç, bir fotografçı olarak neler yapabiliriz diye yola çıkıp yolumuz TTOK’ye varmıştı. Çelik Bey elimizden tutup bize imkanlar sundu. Fotograflar çektik kurum adına... Ve benim fotografçılık serüvenim böyle başladı. (Foto-grafi = ışık ile çizmek anlamında. Ben ‘ğ’ ile yazmıyorum o nedenle.)

Çelik Gülersoy, 1930-2003



Gazete Duvar’dan Çelik Bey hakkındaki bir yazıyı paylaşmak istiyorum: 73 yıllık yaşamınızı İstanbul’a adadınız. Mesleğiniz hukuk, ruhunuz yaratıcı bir mimar, bir estetikçiydi. Terk edilmiş, yıkılmış viraneler, mezbele yerler sizin elinizde sihirli bir değnek değmiş gibi başka bir dünyaya dönüşüyordu.


Malta Köşkü, Sarı Köşk, Pembe Köşk, Beyaz Köşk, Çamlıca, Hidiv Kasrı, Yeşil Ev, Kariye Oteli, Büyükada Kültür Evi, Safranbolu Otelleri, Soğuk Çeşme Sokağı ve daha onlarcası betonlaşan bir kentte sevgilinin kitaplarda kurutulmuş kırmızı gülleri gibi yaşamakta.

 

Unutmadık. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand bir Noel tatilini geçirmek üzere habersiz olarak Yeşil Ev’e gelmişti. Ayrıca bin odalı Madrid Sarayı'nın sahibi Kraliçe Sofia da dört-beş günlük tatilini yakınları ile birlikte Soğuk Çeşme Sokağı'ndaki bir pansiyonda geçirmişti, ve bu yerleri siz yaşama kazandırmıştınız.

 

İstanbul tarihi üzerine, kentin semtleri üzerine yazdığınız altmışın üzerinde kitap, kentteki değişiklikleri saptayan gravür yayınlarınız, Türkiye’yi anlatan ünlü Batı eserlerini ilk kez dilimize kazandırmanız unutulur mu? Ayrıca yüzlerce seçilmiş kitaptan oluşan Soğuk Çeşme Sokağı'ndaki “İstanbul Kitaplığı”. Yani tüm mal varlığınızı bağışladığınız o görkemli kütüphane.

 

Köklerinden-geçmişinden korkmadan Cumhuriyet devrimlerine bağlı Gülersoy, aramızdan bir yıldız gibi kayarken “Gelecek Yüzyıla Işık Tutan En Seçkin Beş yüz Avrupalıdan biri” olarak Avrupalılar tarafından ödüllendirilmiştir.

 

Ödülleri arasında İtalya (1976) ve Fransa (1980) Cumhurbaşkanları Şeref Nişanı ve Şövalye payesi, Boğaziçi, Karadeniz ve Anadolu Üniversiteleri Onur Doktorası, Malta Köşkü (1980) ve Yeşil Ev (1986) için “Europa Nostra” adlı kültür kuruluşundan yılın ödülü, İstanbul Belediyesi Teşekkür Beratı (1991) ve Kültür ve Sanat Büyük Ödülü (2001) ile Turizm Bakanlığı'ndan verilen “Altın Güneş “ödülü bulunmaktadır.


Demirciköy mola noktamız. Caminin yanındaki kahvede, çay (3-), soda (5-), tost ile besleniyoruz. Yolun karşısında bir yemekçi (LoopFood), üstelik de dondurması var. Telefonla arıyor, kilosunun 220-, topunun 19- lira olduğunu öğrenmemizle hemen koşup-almıyoruz elbette. Önce aramızda bir değerlendirme yapıyor sonra hanımlar kontrole gidiyorlar (...) Gelen numuneler gerçekten lezzetli. Mekan paranın hakkını veriyor. Bu arada İhsan da itirafta bulunuyor; yarım kilo dondurmayı bir oturuşta yerim diyor! Ne desem bilemiyorum...

 

Bundan sonra yolumuz Sarıyer’e. Demirciköy’ü geride bırakarak, uzundur gelmediğimizden yapılmış olan villa sitelere şaşarak, Kilyos yoluna bağlanıp araç trafiği içinde kalarak devam ediyoruz. İhsan’ın arka tekerinin inen havası bir patlak işareti, bu da ayriyeten kahve işareti. Havasını basa basa ancak Sarıyer’e inebiliyor. Orada tesadüfen bulduğu bir bisikletçide iç lastiği değiştiriyor, Sarıyer’de 16.20 vapurunu beklemek üzere kendimize yer arayışındayız. Öyle veya böyle sonunda sabah ki kahvede gene karar kılıyor, alınan ayçöreği ve simidi İhsan’ın ısmarladığı çay ve kahve ile lüpleyip vapur saatine 5 kala iskeleye ulaşıyoruz. Gelgelelim öylesine bir kalabalık birikmiş ki önünde, beleş olunca ipini koparan çıkmış sokağa. Gelen motordan inenlerin sonu hiç gelmedi sanki. Ancak bu arada da öğreniyoruz ki 16.20 gemisi arızalanmış 17’de gelecekmiş. Hoppala durumları! Bir 40 dakika daha beklemek işimize gelmiyor, ama İnci’nin işine geliyor, o kalıyor biz Beşiktaş’a pedal basıyoruz.

 

45 dakika sonra, 17.15’de Kadıköy’e gemi var. Hadi yetişelim diye asılıyoruz pedallara. Lakin yolların bazı bölümleri geçilir gibi değil. Yeniköy, Emirgan, Bebek, Ortaköy... buraları insan ve araç kaynıyor. Yürümek bile zor. O nedenle 17.15’e ulaşamıyoruz. Ancak burada da öğreniyoruz ki 17.15 gemisi arızası nedeniyle kalkmamış. Yani yetişmek işimize yaramayacakmış. Böyle arıza durumları pek olmazdı. Beleş olduğundan seferleri mi birleştiriyorlar?

 

20 dakikalık deniz yolculuğunda size, tüm gün kafa radyomda çalan Kübalı grubu dinleteyim; Havana D'Primera’dan Me Dicen Cuba. Yani Bana Küba Derler. Grup 2007’de şarkıcı, trompetçi ve besteci Alexander Abreu tarafından kurulup günümüzün en tanınmışları arasında.

 

Karayip adası Küba, bugün bildiğimiz kadarıyla Latin müziği üzerinde büyük etkiye sahip olmuştur. Köle ticaretinin karanlık tarihi nedeniyle ve Avrupalılar tarafından Amerika’nın kolonileşmesi ve nüfusunun çeşitliliği için uluslararası bir liman olarak hizmet veren Küba, karanlık siyasi geçmişinin yanı sıra zengin bir müzik tarihi de geliştirdi. Salsa’dan Contradanze’ye, Rumba’dan Conga’ya, 1492’deki keşfinden bu yana Küba’dan ortaya çıkan türler, Latin müziğini bir bütün olarak şekillendirmeye, dünya çapında ve dünyadaki müzik sahnesine güvenilirlik ve çeşitlilik kazandırmaya yardımcı oldu.

BoşLevha



Kadıköy’de İhsan’ın peşine takılıp Nautilus’un orada ayrılıp evin yolunu tutmaktayız. Kozyatağı alt geçidinde para çekerken e-bisi nedeniyle tanıştığımız Rıdvan Bey ile 15 dakika, onun turları bizim turlarımız, elektriklinin avantajları vs., ayak üstü sohbet edip varışımız 8 oluyor.



















Keşif Turları; Demirciköy: Dudullu-Beylerbeyi-Çubuklu-(gemi) İstinye-Sarıyer-Havantepe-Rumelifeneri-Uzunya koyu-Demirciköy-Sarıyer-Beşiktaş-(gemi) Kadıköy-Dudullu

 

Tur tarihi: 12 Temmuz 2022
Alınan yol: 102,32 km
Ortalama hız: 17,6 km/sa
Bisiklete biniş süresi 5 sa. 48 dk, dışarıda geçen süre 12 sa. 5 dk 
En yüksek sıcaklık 34 ˚C, en düşük 22 ˚C, ortalama 25,7 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 2105,9 m, kaybı (iniş) 2074,7 m
En düşük yükselti 0 m, en yüksek 228,8 m

 

Garmin yol bilgileri Keşif Turları; Demirciköy

 

Relive yol bilgileri Keşif Turları; Demirciköy