25 Mayıs 2011

Fikret Albay

5 Şubat 2011. Bugün 80 yılı geride bırakan, tur bisikletçiliğinin piri (duayeni) Fikret Albay’ın doğum günü. Sabah kendisini arayıp kutladım. Nice nice yaşlara Fikret Dayı.

Neden dayı diyorum, onu önce anlatmam lazım: Fikret Albay’la tanışmam çok keyifli ve duygulu oldu. Yıl 2007, bisiklete tekrar başladığım sene. Benim için yeniden büyük bir heyecan. Bisikletle ilgili ne var ne yok izliyorum. Bir sebeple haberdar olduğum TEMA Vakfı'nın "Küresel Isınma ve Bisiklet" başlıklı bir tanıtımı vardı Harbiye’de bir salonda. Ben de kaçırır mıyım bunu, oradayım tabii ki. Diğer yandan bugüne kadar da hep duyuyorum; Fikret Albay, mutlaka tanımalısın. Tur bisikletçiliğinin piri. Van’a bisikletle gitti, Türkiye’yi turladı gibisinden haberler. Senin yapmak istediğini yıllar önce yapan ve halen de devam eden adam. Bu bende öyle bir merak oluşturmuştu ki, ne edip bir şekilde tanışmak istediğim Fikret Albay’ın bu toplantıda olduğunu öğrenmem ile, verilen arada hemen fuayeye çıkıp kendisini aradım ve birkaç kişiyle muhabbette buldum. Derhal yanına yanaşıp konuşmasını bitirince kendimi tanıtıp sohbete geçtim. Bir yandan konuşuyor bir yandan da yakasındaki bahriye rozetine dikkatim kayıyordu. Evet dedim kendi kendime, albay demek deniz subayıydı. Yaklaşık yaşı da 77 deniliyordu, yani 1930’lu falan olmalıydı. Aynen küçük dayımın senesi. İbrahim dayım da bahriyeliydi ama maalesef erken kaybetmiştik kendisini. Bir sorayım, acaba tanır mıydı?: “Fikret Albay, siz İbrahim Tayfun’u tanır mısınız?” Demez mi: “Evet, o benim sınıf arkadaşımdı”. İşte burada uçtum. Bu ne güzel bir tesadüftü böyle. “O benim dayımdı”, “Ne diyorsun, demek sen İbrahim’in yeğenisin. Maalesef dayın erken ayrıldı aramızdan” dediğinde gözlerim doldu, içim bir tuhaf oldu. İşte bu andan itibaren Fikret Albay benim için Fikret Dayı oldu. Olmaya devam ediyor ve edecek.

İşte kısaca Fikret Albay’la tanışmam... Sonra sık sık bir araya geldik ve geliyoruz. İstanbul içi geziler yaptığımız gibi ilk uzun soluklu turumu İstanbul’dan Edirne’ye kadar da onun rehberliğinde yapıp acemiliğimi deneyimlerinden yararlanarak atmaya çalıştım.

Fikret Albay geçtiğimiz sene (2010) yaz sonu bir ameliyat geçirip kalbine 2 stent takılmasıyla sağlığına kavuştu. Şimdi kalbi çok daha rahat çalışıyor ve kaslarına daha çok oksijen pompalıyor. “Eskisinden çok daha iyiyim” diyor ve sabırsızlıkla baharda çıkacağı turu bekliyor.

11 Mayıs 2011 Çarşamba günü kendisini evinde ziyaret edip, Bahar Turu öncesi kısa bir söyleşi yaptık:


- Nereden geldi aklınıza tur bisikletçiliği?

1969-70 yıllarında İzmir’de görevdeydim. Cumartesi, pazarları Bilge Hanım’la otobüsle pikniğe giderdik. Denizli yolundaki bir benzin istasyonunda mola verdiğimiz sırada bisikletli bir yaşlı kadın ve kız gördük. Ege bölgesine çantalarıyla, ağırlıklarıyla çok gelirlerdi bisikletliler. Görürdüm. Ama bu İngiliz ana-kız – sonradan öğrenmiştim ana-kız olduklarını - beni iyice şaşırtmıştı. İngiltere’den çıkmış Hindistan’a gidiyorlarmış. Görür görmez şimşek çaktı kafamda. “Yahu” dedim içimden “onlar pedal bastığına göre ben de herhalde yapabilirim”. Zaten çocukluğumdan beri binerim bisiklete. Ama şehirlerarası yol olayını hiç bilmiyordum. 1974’de başladığım zaman bile şaşkın ördek gibiydim. Bir günde ne kadar yol gidilir, bilmiyordum.

Hep sporla uğraştım. Jimnastik filan, kır koşuları yapardım. Subay çıktıktan sonra voleybola merak sardım. 24-25 yaşlarımdan beri oynadım. Voleybol ve basketbol lisansım vardı. Deniz gücünde, amatör kümelerde hep oynadım. 69-70 yıllarında gene voleybolcuydum. En son yarbayken oynadım. Albaylığıma 3 sene kalmıştı. Bu spor için yaşlandım diye kabul ediyordum kendimi.

Albay olunca, 42 yaşında, o ana-kıza imrenerek şehirlerarası yola gideceğim diye kararımı verdim. O sıralarda Ankara’da görevliydim. Albaylığımın birinci senesi 1973’de, antrenmanlara başladım.

- İlk bisiklet turunuz ne zaman-nereye-kiminle-kaç km yaptınız?

Bir haftalık görevle Gölcük’e gitmiştim. Çok değerli sporcu bir arkadaşım olan Mehmet Albay’a konuyu açtım: “Şehirlerarası yola gitmek istiyorum, Mayıs 1974’de İzmir’e gideceğim bisikletle”. Mehmet de, “Yaa, Fikret, ben de geleyim” dedi. “Aa, ne güzel olur, iki kişi gideriz. Sen de antrenmanlara başla.” dedim. Ben 73 yılının Eylül, Ekim, Kasım gibi antrenmanlara başlamıştım.

Ankara’ya döndüm. Aradan bir ay geçti. Mehmet’ten telefon geldi. Bu tura aynı bizim yaşlarda Astsubay Ahmet de gelmek istiyor dedi. Ne dersin? Tamam o da gelsin dedim. Siz de hazırlanın. Mehmet ve Ahmet Gölcük-Yalova arası antrenman yapmaya başladılar.

8 Mayıs 1974’de Ahmet ve Mehmet’le Ankara’dan, Deniz Kuvvetleri’nin önünden İzmir’e yola çıktık. (Maalesef ikisini de 3-4 sene önce kaybetmiş Fikret Albay. Gözyaşlarına engel olamadı. Bizleri de duygulandırdı.)

Ankara’dan İzmir’i telefonla aradım. Orada çevrem vardı. “Geliyoruz, bisikletle yola çıkıyoruz” dedim. Bu arada öğrendim ki, Hasan Tahsin İlk Kurşun Anıtı’nın açılışı 14-15 Mayıs gibi olacakmış. İkinci bir telefonla, “Anıtın açılışı için bisikletle Ankara’dan yola çıkıyoruz” diye haber verdim. O zamanın cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de açılışa gelecekti. İzmir Yeni Asır Gazetesi’nden Övül Tezişler’e haber göndermişler sanırım. Bir gün Deniz Kuvvetleri’ne geldi, Ankara’ya. Muhabir olarak benimle röportaj yaptı. Fotoğraflar çekildi. Sonrasında yola çıktık. İlk Kurşun Anıtı’na çelenk koymak için bisikletle İzmir’e geldiler diye hemen hemen tüm gazeteler yazdı.

Ben her an, yahu kaç km gitsek, 40, 50 km acaba diye sorup duruyorum kendime. Altımızdaki bisikletler de içler acısı. Ayy, rezalet. 5 günde 595 km yaptık. Astsubayın bisikleti iyiydi. Bulgar göçmeniydi. Bulgaristan’da pedala basmış bile. Onunki yarış tipi Peugeot bisikletti. Bizim ikimizin çok enayiydi bisikleti. Hele benimki; vitesi yoktu. Vites de bilmezdik çocukken, çok bindim Ankara’da.

Eski bir bisiklet bendeki: 26x1 jant, böyle çocuk bisikleti gibi. Vitesle kolay çıkılır yokuşlar diye duymaya başladım. Yahu ne işe yarar bu vites? Taktıralım mı? Ankara’da yaşlı bir tamirciye gittim ,“Abi, 3 vites takayım, başka bilmiyorum” dedi. “Haydi tak bakalım” dedim. Bisikleti görseniz, ben bunla nasıl gittim bu yollara diyorum hatırladıkça. Onunla iki tane tur yaptım.

- En uzun turunuz ne zaman-nereye-kiminle-kaç km idi?

1990’da 3180 km en uzun turum oldu. Tek başıma 28 günde, İstanbul-İznik-Nallıhan-Kırşehir-Nevşehir-Kayseri-Sivas-Tokat-Koyulhisar-Ordu yaylaları-Ordu-Trabzon-Hopa’ya oradan da sahilden geri Samsun üzerinden İstanbul’a gittim. 17. turumdu bu.

- İlk tur günlerinizde Türkiye’de tur bisikletçiliği ne durumdaydı? Bugün ne durumda?

Yollarda kimseler yoktu biz tura çıktığımızda yıllar önce. Bomboştu her taraf. Yollarda benden başka kimse yoktu bisikletli; millet şaşkındı. Tek başıma ne yollara girdim ben? Kimsenin girmediği yollara, Ordu’nun yaylalarına.

Şimdiler de daha az yadırganır oldu tur bisikletçiliği.

- Dün ile bugünü göz önünde bulundurursanız, nereden nereye geldik?

- Teknik-malzeme yönünden

Dün hiçbir şey yoktu. 1977’de Almanya’dan 10 vitesli Peugeot bisiklet geldi. Daha uzun mesafeler gitmeye başladım bu daha iyi bisikletle. Şaşkına dönmüştüm ilk tura çıktığım bisikletten sonra. Almanya’ya kim gidiyorsa, bir şey ısmarladım. Mekanik kilometre saati gibi. Ortalamaları kendim hesaplardım.

- Yol durumları yönünden

Bugün yollar düzelmiş durumda. Eskiden emniyet şeridi yoktu. Kask takmazdık; tehlike yoktu yollarda. Şimdi emniyet şeridi var. Çok önemli.

Tehlikeler büyük şehir trafiğinde bugün. Eskiden E5’den Edirne’ye giderdim. Artık Bakırköy’e, Sarıyer’e gidemiyorum. Trafik kötü.

- İnsanların ilgisi yönünden

Hep meraklıydı insanlar. Şimdi çok kanıksandı. İyi de kötü de ilgi var.

Akdeniz’de – özellikle Alanya ve Antalya’da - ve Ege’de yolunacak kaz gibi bakılıyorsunuz. Hiç unutmam, Çatalca’da çeşmede mataramı doldurmak için bekliyorum. Adam koca bidonu dolduruyor. Beni görmedi bile. Ben de bir şey söylemiyorum. Fark eder mi diye beklemeye devam ettim. Sonra doldurmadan gittim. Fark etti mi bilmem.

- Yaşadığınız ilginç olaylardan sizde en çok yer eden?

1978’de tek başıma Hopa’ya gidiyorum. Rize köylerinden birinde yol kenarında bir taburede çay molasındayım. Beni yabancı sandılar. “Hello” diyorlar. Buyur ettiler. Yaşlı ihtiyarın biri “Ula Haçan, ha bu Alaman’la nece konuşaysunuz?” deyince “Ula Türkçe konuşayruz” dedi birisi. “Ula hadi ya oradan, bu Alaman Türkçe’yi nereden bilecek daa?” deyince ihtiyar, “susun, ben konuşayım” dedim yanımdakilere: “Dayı, ben Kapıkule’den 20 gün önce girdim, Almanya’dan geldim. Ancak bu kadar öğrendim, nasıl iyi öğrenmiş miyim?” “Ula bu Alaman milleti ne zeki olii?” “Seni uyutuyor dayı, bu Türk!” dedikten sonra etraftakiler, hepimiz gülmeye başladık.

Ama 2003’de de gördüm ki, hala yabancı sanıyorlar beni, Türk bayrağı taşımama rağmen. Bisikletli Türklere pek rastlanılmıyor.

- Bisiklete en uygun, en keyifli bölge-rota-gittiğiniz yol hangisidir?

Sinop-Zonguldak arası harikalar harikası. Ama dik. En zor parkurlardan. Denizde balıkçılar görürsünüz. Kayıklarından, teknelerinde size seslenir, selam verirler. Tekrar gitmek isterim.

Sevdiğim rotalar bir bir elden gitti. 1978’de Hopa turu harika bir doğallığa sahipti. Türkiye geneli böyleydi. 3 defa gittim Hopa’ya. Sonraları Samsun-Hopa çok kötü betonlaştı. Çayeli ne güzeldi mesela. Duvar gibi apartmanlar yapılır mı o güzelim sahillere! Trabzon kötü, sahiller rezil. Dağlar, tepelerde apartmanlar yükseliyor; baktım mı tepeleri görmeliyim; şimdi sadece bina görüyorum.

Ünye-Ordu-Arhavi, Eskişehir-Sivrihisar-Polatlı-Ankara, Ankara-Elmadağ-Kırıkkale, Kırşehir-Ankara rotaları güzel. Kırklareli-Edirne de güzel yol.

- Kaza veya benzeri olumsuzluklar yaşadınız mı?

En korktuğum tehlikeyi yaşadım. 1990’da Hopa’ya giderken. Hacıbektaş’tan Nevşehir’e doğru Avanos’a gelirken, Uçhisar’da tepeyi çıkıyorum. Bir geliş, bir gidiş yol. Birden karşımda iki özel araba gördüm. Tepede hatalı sollama… Kenardan nasıl geçecektim şimdi? Aşağısı 25-50 m uçurum. Kıl payı nasıl geçtim, hala inanamam. Bir ara teker boşa geldi, ama toparladım. 37 yıldır bisiklete biniyorum. En korktuğum buydu.

- Tura çıkmadan ne gibi hazırlık yaparsınız?

Haritaları, rotaları incelerim.

Bilge Hanım hemen ekliyor: “Fikret, haritalarıyla yatıp, kalkar”. “Köy haritalarım bile var” diyor Fikret Albay da bunun üzerine.

Yaptığım malzeme listemi takip ederek çantalarımı toparlarım.

- Yolda nasıl beslenirsiniz?

Yemeği çok yavaş yerim. Çorbayı bile çiğneyerek içerim. Prensibim – hem de doğrusu budur bisikletçilikte - ne çok aç, ne çok tok olacaksın. Ben buna uyarım. Aralarda bisküvi, çörek. Öğle yemekleri son derece hafif yemek lazım, akşama saklarım iştahımı. Ama bir kere bozdum bu kuralı: 1978’de Hopa’ya giderken, Trabzon’dan Rize’ye öğle vakti vardım. O kadar da güzel pideleri vardır ki. Ben ki prensip sahibiyim. Anasını satarım dedim; gömüldüm, fazla yemiştim. Ama sonra nasıl dengeledim? Samsun-Hopa yolunun düz olduğunu biliyordum: Çok yavaş, hiç zorlamadan pedal basarak dengelemiştim bu midemdeki ağırlığı.

Bir de sporculukta oruca karşıyım. Aç karnına bisiklete binmeyin, ramazanda sakın pedal basmayın. Susuz kalmak çok kötü.

- Tura tek çıktığınız bilinir. Bunun nedeni nedir?

Tek başıma tabii daha rahat ediyorum. Özgürlük ruhu varsa bir insanda; bağımlı olunuyor, grup olunca kısıtlanıyorsunuz. Zevkler farklı, zevklerim de kısıtlanıyor böyle olunca. Sık sık çıkmam başkasıyla. Bazıları çok mola vermeyi sevmez. Ben severim. Küçük köylere girmek, oralarda mola vermek hoşuma gider. Evde içmediğim çayın keyfini oralarda alırım. Olaya sadece bisiklet olarak bakmam. Yemeği de yavaş yediğimden, diğer grup üyeleri beni bekler; saygı duyarlar bana. Ama ben sıkıntı duyarım, lokmalar boğazıma dizilir. Mesela, geceleri ben genelde orduevlerinde konaklarım. Diğerlerinin farklı yerlerde kalmaları da turda işleri güçleştirebilir: Yarın sabah kaçta, nerede buluşacağız? Ufak tefek problemler bunlar, uyuyorum gruba, ama ben sıkıntıya giriyorum.

- Eşiniz bisiklet tutkunuza nasıl bakıyor? Bu konuda yaşadıklarınız?

Endişelenir benim için ama destek olur aynı zamanda. Hatta, fazla detaya girmedim öncesinde ama ilk turumdan önce annem hastaydı. Ölümünden dolayısıyla turu ertelemeyi düşündüm. Perişandım. Bilge bana destek oldu, tura çıkmamı, kendime gelirim diye istedi.

Bilge Hanım da bu sırada, gençliğinde ne kadar çok bisiklete binmek istediğini söylüyor. Ama bu bir türlü gerçekleşmemiş bu. Fikret Albay, daha bisiklet üzerinde durmayı doğru dürüst bilemeden, onu arkasından birden itivermiş, “şimdi pedal çevirmeye başla” demiş. “Her şeyiyle, freniyle, vitesiyle öğretseydi bana becerirdim” diyor Bilge Hanım. Bütün Avrupa ülkelerinden sadece kadınların katıldığı, Doğu’ya yapılan bir bisiklet turunu seyrettiğinde büyük bir heyecan duymuş. Onun da gönlünde pedal çevirerek kanatlanıvermek yatıyor sanırız.

- Tur bisikletçiliğine başlamak isteyen gençlere tavsiyeleriniz?

Gençlerin cebinde parası olsun tura çıkarken; oteller bazen bayağı pahalı olabiliyor: 50 TL’ye yer bulduğunuzda zil takıp oynuyorsunuz.

Lastik tamiratını bilsinler. Her şeyden anlamak zorunda değiller. Ama temel tamiratları öğrensinler.

Yanlarına alacakları şeyler için bir liste yapsınlar. Eşyaları çantaya yerleştirdikçe çek atsınlar. Yola çıktıktan sonra, onu, bunu aldım mı, almadım mı diye düşünmek, hayıflanmak geç olur.

Haritasız çıkmasınlar yola. Bazıları haritasız çıkıyor; hiç anlamıyorum.

- Önünüzdeki zaman için planlarınız?

Param olsa, Yunanistan’a – Selanik’e kadar bile olsa yeter - gitmek isterim. 1980’de gitmeye karar vermiştim Yunanistan’a. Atatürk’ün annesinin mezarından toprak alıp, Atatürk’ün Selanik’teki evine götürecektim. Diplomatik sorun olabilir diye vazgeçirdiler. İlk defa yabancı biri olsun yanımda istedim. İngilizcem pek kuvvetli değildir. Sponsor aradık, bulamadık. İçimde ukde, gitmek istiyorum hala…

 
 
 






 

 


 

 



 





Siz bu yazıyı okurken, Fikret Albay 22 Mayıs Pazar günü başladığı Bahar Turu’nu yapıyor. İstanbul’dan çıkıp Edirne üzerinden Çanakkale ve Gönen’e doğru pedal basacak. 12 Haziran’a dönmek üzere.

Yolun açık, pedalın güçlü olsun Fikret Dayı.


İlginizi çekebilir DHO, Trakya, Fikret Albay'la