19 Mayıs 2020

Korona günlerinde bisikletle kaçamak; Bıçkıdere

Zindanın kapılarını bu pazar 12-18 arası açtılar. 6 saatte nereye gidilir diye düşünürken Göçbeyli üzerinden Bıçkıdere ve devamında Ömerli geldi aklıma. Uzundur oralara gitmemiştim. Şöyle bir kaba hesapla 80 kilometre. 6 saatte rahat alınır.

Geçen haftadan bisiklet hazır olduğundan sadece giysileri seçmek kalmıştı. Pazar sabahı 2 tostla karnımı doyurup elbiseleri seçiyorum. Hava sıcak olacakmış denildi. Mayısın ortasına geldik, normalde bu mevsimde altı-üstü kısaltırdım. Bu evde oturmalar kafayı da alt-üst etti J Her neyse şortun üzerine kısa kollu mavi gömleğimi giyiyorum. Her şeye karşın gene de ince yeleği ve kollukları+bacaklıkları da attım çantaya. Diyorum ya, kafam alt-üst, böyle dur dur sonra tekrar bin. Tempoyu kaçırdık.

Evden çıkıp İMES içinden geçip yan yoldan Sultanbeyli-Kurtköy şeklinde öğle sıcağında pedal basıyorum. Geçen haftaki gibi yollarda tek tük yürüyen ihtiyarlar, bazı araçlar, kavşaklarda polisler var. İzinliyiz, bana ilişmiyorlar ancak genç olanları durdurmuşlar. Onlara sokak yasağı var.
Kim kazanacak bu mücadeleyi?

Bu günleri geride bırakmadan bir şey söylemek zor. Kim kazanacak bu mücadeleyi, bilim mi virüs mü? Aşı için en erken zamanın 2029 olduğu söyleniyor. Bir aşının geliştirilmesi öyle şıp diye olmuyor, evrelere bağlı: akademik araştırma-klinik çalışmalar-deneyler-fabrikanın kurulması-üretimin onayı-dağıtım... Yani işimiz zor değil mi? Bir de ikinci, üçüncü virüs atağının sonbahardan sonra gelebileceği varsayımıyla birlikte öldürücü bir mutasyondan da söz ediliyor. Bilim-Kurgu olarak izlediğimiz filmler gerçek olmakta L
Mary Mallon (Tifolu Mary)

HBT dergisinde ilginç bir yazı okudum; Tifolu Mary. 1869-1938 yıllarında yaşamış, İrlanda’dan ABD’ye göçmüş tifo mikrobu konakçısı olarak biliniyor. Şimdi hikayesini dinleyin, şaşırtıcı: 20. yüzyılın başlarında ABD’ye gelen bir İrlandalı, aşçılıktan başka işlere uygun görülmez. Belki de bu sebeple olacak, Mary de 1900 ile 1907 yılları arasında New York’ta aşçılık yapar. İlk işi New York’un Mamaroneck bölgesindeki bir evde. 2 hafta sonra, evde oturanlarda tifo hastalığı görülür. Bunun üzerine evden ayrılan Mary, 1901 yılında Manhattan’a geçer. Burada bir evde çalışmaya başlamasının hemen ardından evin fertlerinde ateş ve ishal baş gösterir. Evin çamaşırcısı tifo sebebiyle hayatını kaybeder. Mary, 2. evi de bırakır, bir avukatın evinde çalışmaya başlar. Evdeki 8 kişiden 7’sinde tifo hastalığı ortaya çıkar! Bu işten de bir şekilde ayrılan Mary, 1904 yılında Long Island’da bir başka evde çalışmaya başlar. Yine 2 hafta içinde evdeki 11 kişinin 6’sına tifo bulaşır. Mary yine işyerini değiştirir. Bu sefer 3 kişiye tifo bulaşır… Bu belki böylece devam edip gidecektir ama Mary’nin çalıştığı evin sahibi, bir sağlık memurunu hastalığın yayılma sebebini bulması için çağırır. Durumu dikkatle inceleyen memur, Mary’nin tifo taşıyıcısı olabileceğini düşünür ve idrar ile dışkı örneği almak ister. Mary bunu inatla reddeder. Tetkiklere bir türlü izin vermeyen Mary sonunda tutuklanarak gözlem altına alınır ve New York Sağlık Departmanı Mary’nin tifo taşıyıcısı olduğunu açıklar. Bu, ABD tarihinde ilk tifo taşıyıcısı vakasıdır. Nort Brother Island’da 3 yıl karantinada tutulan Mary, yiyecek işlerinde çalışmaması şartıyla daha sonra serbest bırakılır… Hikaye böyle bitseydi herhalde “Bilmeden insanlara zarar vermiş, sonra bulunmuş, ne yapsın?” denebilirdi. Ancak Mary Brown takma ismini kullanmaya başlayan Mary, New York Sloan Hastanesi’nde tekrar aşçılığa başlar ve burada tam 25 kişiye tifo hastalığını bulaştırır. Bulaşanlardan 2’si ölür… Sağlık çalışanları, Mary’yi tekrar bulurlar ve aynı yere, bu sefer ömür boyu karantinaya gönderirler. Burada 69 yaşında ölür. “Tifo sebebiyle herhalde” mi diyorsunuz? Hayır, ölümüne zatürre sebep olur. Yapılan otopsi sonucunda safra kesesinde canlı tifo bakterileri görülür. Mary’nin cesedi, yapılan cenaze töreninin ardından yakılır... “The End”  Tifo mikrobu ısıya dayanıksız olduğundan bulaşması onun özel tatlısı “şeftalili dondurma” ile ilgili olduğu söyleniyor.

Dikkat! Sizi etkilemediği halde hastalığı taşır çevrenize yayabilirsiniz!
İstanbulPark

Viaport geride kalıp İstanbulPark önünden geçmekteyim. Bu kadar yatırım otopark olarak kullanılıyor. Formula 1'in Türkiye macerası büyük umutlarla 2005 yılında start almıştı. Motor sporları meraklılarına 7 yıl büyük heyecan yaşattı. Neydi buranın derdi de bu iş yürümedi? Her yıl için organizasyona 13,5 milyon dolar yarış bedeli ödenirken, Formula 1'in ticari haklarını elinde bulunduran Bernie Ecclestone'un 2012 yılından itibaren bu ücreti 26 milyon dolara çıkartmak istemesi!

Hava sıcak, çok sıcak hatta. İstanbulPark sonrası rampayı tırmanıp tepeye vardığımda Göçbeyli tüm seralarıyla göz önüne geliyor. Burası Pendik’in 5 köyünden birisi, şimdiki adıyla mahallesi. Köy halkı geçimini seracılıktan sağlar. Tezgahlarda sebze, yumurta, süt satışı yapılır-dı diyeceğim çünkü bugün bomboş üstleri. Etrafta kimsecikler yok, her yer kapalı. Göçbeyli’ye varayım biraz nefeslenirim diye düşünüyordum. 1 buçuk saattir pedal çeviriyorum, piştim. Kenarda bırakılmış bir sandalyenin üzerine çöküyor, çeşme suyuyla kafamı ıslatıyor, biraz dinleniyorum.

Yolum artık yeşilliklerin, çayırların bayırların arasından geçmekte. Tam deve sırtıdır bu yol, inersin çıkarsın, sağlı sollu kıvrılırsın devamlı. Ama havanın temizliği, sessizlik, baharın renkleri... Baraj gölünü besleyen dereler ve çaylardan dolayı alabildiğince yeşil bir çevre içindeyim.

Epeydir geçmedim buralardan. Şile’ye gittiğimizde bu yolu kullanırdık. Biraz daha uzun olsa da trafikten uzak olması tercih sebebiydi. Geçtikçe hafızam canlanıyor. Ama hamlamışım, bu kadar yormazdı rampalar. Bıçkıdere’ye kadar sürecek bu durum, şikayet etme diyorum kendime J

Geldim dereye. Üzerindeki köprüde duruyor, kurbağaların vıraklamaları arasında çevrenin bir videosunu çekiyorum. Su kenarına inmek istemedim. Firu’yla bir keresinde ayaklarımızı dereye sokmuştuk. Soğuktu, ama iyi gelmişti. Burada piknik yapanlar olurdu. Bugün kimsecikler yok derken ağaçların arkasından 2 tip çıka geliyor. Çeşme soruyorum, köyde olur diyorlar.
Kurbağagillerden...

Dünya üzerinde 2000 çeşitten fazla kurbağanın yaşadığı ve bunların ait oldukları sınıfa göre farklı sesler çıkardığı, dişi kurbağalar ve bazı kurbağa türleri genelde vıraklamayıp erkek kurbağalar ise iletişim kurmak ve yerini eşlerine belli etmek için vırakladıkları, özellikle çiftleşme döneminde vıraklamaları daha da artığı gibi, dişiler yüzlerce kurbağa sesi arasında erkeğinin sesini tanıdığı söyleniyor.

Artık Şile ilçe sınırlarındayım. Bıçkıdere’de bir mola daha. Çeşmeden matarayı doldurup, gölgedeki banka oturup videoyu eşe dosta yollamaktayım. Güneş kuruttu, iç iç doyamıyorum.

Şimdi hem yolun evsafı düzeldi hem de yokuş aşağı iniyorum, uçuyorum adeta. Kimse olmasa da gene de gelen olur diye yolun sağından ayrılmamaya gayret ediyorum. Artık evler, çiftlikler geliyor. Villalar da var. İstanbul’a yakın, buralarda oturulur. Şile yolu da yapıldı, kısaldı. Dahasına can sağlığı.

Kervansaray, Kömürlük geçilip Ömerli diye sapıyorum. Fakat burada işaretler net dizilmediğinden kendimi ters yönde buldum. Otoyol olduğundan ortası da kapalı, karşı tarafa da geçemediğimden Ömerli’ye kadar tersten ama güvenlik şeridinden gidiyorum. Bereket iniş. 

Ve doğru şeride geçip önümdeki rampayı tırmanmaktayım. Ama çık çık durumları. Artık yoruldum ve sıkıldım, bir an önce eve varmak için can atıyorum. Yanımdan ağır ağır çıkmakta olan kamyona tutunayım dedim ama beceremiyor oflaya puflaya devam etmekteyim. Suyum da azaldı, bakkal makkal da yok açık olan. Keşke 2’nci bir matara daha alsaydım yanıma. 

Sonunda Özyeğin Üni’nin olduğu kavşağa geldim. Amma da değişmiş ortalık. Binalar binalar binalar... dikilmiş etrafa. İstanbul 4 yanında doğru genişliyor. Türkiye’nin başka yeri yokmuş gibi, göç göç göç... En çoğu Sivas’tan, 365 bin olarak açıklamış gazete. TÜİK en son yayımladığı verilere göre Türkiye nüfusunun yüzde 18,66'sı İstanbul'da ikamet ediyor. 

Kavşaktan Tuzla-Kurtköy diye saptım sola. Yokuş aşağı kayıyorum, Paşaköy’e kadar. Buradan Sultanbeyli-Sancaktepe üzerinden döneceğim. İlk defa geçtiğim yerler. Biraz Google yardımıyla yolumu bulmaktayım. Uzunca bir ana cadde, Atatürk Caddesi demişler. Ardından gelen Baraj Yolu. Burada da ayrı bir İstanbul var, camileri ve AVM’leriyle. Solumda geçtiğim caminin mimarisi de bir hayli ilginç. Sinan tarzının kabası. Aslında Türkiye’nin Yeni Çirkin Camileri diye bir proje yapmak fena olmaz. Mimari özelliği olmayan, betondan kişiliksiz yapılar.

Zaman da hızla daralıyor, saat 18’de Cinderella’nın arabası balkabağına dönüşecek. Süratle eve doğru pedallıyorum.

Tam zamanında garaja giriş yaptım. Eşyaları eve taşıdım ve kendimi duşun altına atıyorum. Kurumuşum sıcaktan, iç iç su iç doymuyorum. Her türlü sıvıyı almaktayım, ayran, soda, nane çayı... 

Yeni keşfim Hollandalı bir müzisyen; Maite Hontelé. Kısa özgeçmişi şöyle: 9 yaşındayken Haaften kasabasında Harmony orkestrasında trompet çalmayı öğrenen Hontelé, Gorinchem'deki lise eğitiminden sonra Rotterdam Müzik Konservatuarı'nda okudu. 1995'ten sonra çeşitli salsa gruplarında çaldı. 2008 yılında Kolombiya'da verdiği konserden sonra buraya taşındı ve kendi grubunu kurdu. 2010-2013 yılları arasında Hollandalı müzisyenlerle Avrupa'yı turladı. 5 albüm çıkardı, uluslararası sanatçılarla festivallere katıldı, Latin caz - salsa müzik kayıtları gerçekleştirdi, “Latin Grammy” ödülüne aday gösterildi. 2019’da müzik kariyerine son verdi ve on yıl sonra tekrar Hollanda'ya döndü... Çok keyifli videoları var, Latin sanatçılarla çekilmiş. Bunlardan birisi... Me Da Igual (Benim için fark etmez)
















Korona günlerinde bisikletle kaçamak; Bıçkıdere: Dudullu-Sultanbeyli-Kurtköy-Göçbeyli-Bıçkıdere-Ömerli-Paşaköy-Dudullu

Tur tarihi: 17 Mayıs 2020
Kat edilen mesafe: 89,18 km.
Ortalama hız: 17,7 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 5 sa. 1 dk., dışarıda geçen süre 5 sa. 58 dk.
En yüksek sıcaklık 40 ˚C, en düşük 25 ˚C, ortalama 33,3 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 1278 m, kaybı (iniş) 1289 m.
En düşük irtifa 16 m., en yüksek 246 m.





Evden çıkıp İMES içinden geçip... 

 ... yan yoldan Sultanbeyli-Kurtköy şeklinde
 öğle sıcağında pedal basıyorum.

Yollar bomboş... sanki Nötron bombası atılmış...

İnsan yok...



Yolum artık yeşilliklerin, çayırların
 bayırların arasından geçmekte.




Saat 14.25

Tam deve sırtıdır bu yol, inersin çıkarsın,
 sağlı sollu kıvrılırsın devamlı. 

Baraj gölünü besleyen dereler ve çaylardan
 dolayı alabildiğince yeşil bir çevre içindeyim.

Havanın temizliği, sessizlik, baharın renkleri... 



Geldim dereye. Üzerindeki köprüde duruyor,
 kurbağaların vıraklamaları arasında
çevrenin bir videosunu çekiyorum. 


Artık Şile ilçe sınırlarındayım. Bıçkıdere’de bir mola daha.



Ömerli Barajı su alanı ufukta görünüyor.

Aslında Türkiye’nin Yeni Çirkin Camileri diye
 bir proje yapmak fena olmaz. Mimari özelliği
 olmayan, betondan kişiliksiz yapılar.