4 Eylül 2022

[bisikletle]Türkiye: İç Anadolu, Türkiye’nin Tahıl Ambarı (Ermenek-Gülnar)


2 Eylül 2022, Cuma / Ermenek - Gülnar, 83 km (10. gün)

 

Rahat uyudum. Pencere açık, battaniye üzerimde, kollarım üşümesin diye de kolluklar. Nedense 4 gibi bir uyanıyor sonra tekrar dalıyorum. Gözlerimi 6’yı 10 geçe gibi açtım. Biraz oylanıp buçukta ayaklanıyorum. Günün ilk işleri toparlanmak. Eşyalar torbalarına sonra çantadaki yerlerine. Sabah tıraşı, WC işleri falan 7 buçukta çantaları yüklemiş velespiti yola hazır etmiştim. Kahvaltı 8 demişlerdi. Bu kadar da geç kahvaltı mı başlar? Neyse belki hazırdır-ederim diye mutfağa gidiyorum ama yardımcı ufak tefek parçalardan oluşan tabaklar hazırlamakta. Alayım mı birini diyorum, saat 8’de diyor. Ekmek yokmuş. Bu mu kahvaltı olarak verdiğiniz? Değmez beklemeye; 3 zeytin+1 parça peynir+2 dilim domates… Yarım saat benim için daha değerli diyor ve ayrılıyorum Turkuaz Konukevi’nden. Bu çalışanı pek de sev(e)medim, suratsızın teki. Sahibi Mustafa Bey daha samimi. Ama işi buna bırakmış. Bu da kendini kral sanıyor olmalı. 

 

Turkuaz çarşıya 1,8 km uzaklıkta. Araban yoksa yürü babam yürü. Dolmuş git gel 10 lira. Taksi 30’muş. Yani merkezdeki otel 50 lira fazlaydı. Bir daha gelirsem otelde kalırım. Gir-çık yapmak daha kolay, daha pratik oluyor benim için. Çünkü bisikleti park edip kullanmıyorum bu işlerde.


Dünkü pastaneden gene iki poğaça alınıp (zeytinli + patatesli = 6-), (07.48) karakola kadar geri dönüp yokuştan aşağı salıyorum kendimi, 80 küsur kilometrelik bir yolum var bugün. Sabahın serinliğinde hızla Torosların eteğinde kurulu Ermenek’ten uzaklaşmaktayım. Adliye madliye bu taraflarda. Aslında büyük bir ilçe, genişlemiş buralara doğru. Altında mavi rengiyle göl, güzel bir konumda.

 

Geldiğim göbekten düz devam ediyorum. Soldan Mut’a gidiliyor. Ve sert bir inişle sürüyor yolum, 8 km denmiş. Hava sıcaklığı 19,1 °C, saat 8.20. Türkiye’nin 4. büyük baraj gölü sağımda muhteşem bir şekilde yayılmış araziye. Su her yeri kaplamış. Ama yokuş öyle böyle değil. Üç gündür ne de dik rampalardan geçiyorum. Burada her yer in-çık durumlarında. Ya uzunca iniyor ya uzunca çıkıyorsun.

 

Yol tek şerit, ortalama bir asfalt. Yani öylesine sert bir sürtünmesi yok ama dimdik gidiyor. 1141 m rakıma indim ve halen inmekteyim. Rüzgar karşımdan esiyor. İnce yelek kolluklar üzerimde. Bisikleti frenleyerek yavaşlatmaya çalışıyorum. Ama 140 kilo da öyle kolay durmuyor. Hatta hiç durmuyor sadece yavaşlıyor. Ama şunu söyleyeyim. İleride önümde 17 km.lik tırmanışlar olduğunu bilmek pek de düşündürmüyor değil!

 

Bir iki video ve foto da alıyorum, gölün bu açısından. Hepsi yılbaşı kartı olabilecek keyifte. Bakalım bu sene hangi fotoda karar kılacağım. Bahar turunda da çok iyi fotolar vardı. Sağda solda takılan köpekler beni çoktan fark etmişler, havlamalarını duyuyor kendilerini göremiyorum. Ama birazdan yaklaşınca 2’si sağda, biri solda 3 köpek oldukları çıkıyor. Sokak köpekleri, niyetliler kovalamak ama arkamdan da araba geliyor yola atlayamıyorlar. Yokuş aşağı olduğumdan rahatım, mümkün değil yetişmeleri. Neyse onlar da takipten vaz geçmiş olmalılar ki gelen giden yok.

 

%12’yi göz ucuyla görebildim. Süratle uçarak inmekteyim, Bu da ayrı bir keyif ama bana doğru gelen araçlar da olduğundan, yani dönüşlerde çok dikkatli olmak lazım.


Ermenek tüneline geldim. Bilmiyordum burada tünel olduğunu. 480 m yazmışlar uzunluğuna. Hızla içinden geçip diğer ucundan çıkınca barajın beton kemer duvarında buluyorum kendimi. Yol üzerinden geçmekte. Solumdaki duvar arkasını görmeme engel oluyor. Ama üstte görünen, vahşi bir yar olduğunu belli etmekte. Yanaşıp bakmaya çalışırken, güvenlikçi sesleniyor, “Bir şey gözükmüyor”. Yani boşuna uğraşma demeye getiriyor. Göksu’nun bir kolu olan Ermenek Çayı üzerine kurulu baraj ve HES’in inşası 7 yıl sürmüş ve 2009’da su tutmaya başlamış.

 

Şimdi yol düzeldi, daha mülayim. Üstümdekiler de sıcak geldi. Durup değiştiriyor, armudun tekini götürüyorum bu arada. Ancak düz gittiğini sandığın yol da %4-5’le çıkıyor. Sağım solum zeytinlik. Ermenek’in yağı buradan mı geliyor? Denilmişti, göl bölgenin iklimini değiştirdi, yumuşattı diye. Araçlar daha çok bana doğru gelmekte, Ermenek’e doğru yani. 18’inci kilometrede Görmeli kasabası (*) geldi. Adını yakınında bulunan tarihi Görmel köprüsünden almış. Ne var ki köprü bugün baraj sularının altında : (( Görmeli’de yol ikiye ayrılıyor. Düz devam edilirse Zeyve Pazarına (**) gidilir. Bense soldan Gülnar diye ayrılmamla kısa dik bir rampayla karşılaşıyorum, %12 gösteriyor Garmin. Sonra eğim 8-9’lara iniyor. Ama çok da güzel bir coğrafyanın içine giriyorum. Çamlık bir bölge...

 

(*) 1522 yılı kayıtlarında Görmel, 1928 yılı kayıtlarında ise Üçbölük olarak geçmekte.

 

(**) Yaklaşık 500 yıllık bir tarihe sahip olan Zeyve Pazarı İkizçınar köyü ile Yaylapazarı köylerini ayıran dere üzerinde ve çevresinde kurulmuş; sayısı 300’e varan tarihi ulu Çınarları, soğuk suları, su değirmenleri, su hızarı, fırını, pazarı ve başka örneği olmayan doğal güzelliklere sahip bir bölge.


Tırmanıştayım, yol arada sıkı dikleşiyor, %13-14 dediğinde High ile ancak alabiliyorum. Göl yavaş yavaş altlarda uzaklarda kalmaya başladı. Fazla işlek olmaması yolun iyi ama. Bazen sadece böceklerin ve kuşların sesi yankılanıyor. Burada solda, Ermenek ve Erik çaylarının birleştiği yere yakın olan bir dağın üzerine kurulu, sığınılan/sığınılacak yer anlamına gelen Mennan Kalesi olmalı. Torosların zirvesinde yer alan, sarp arazi üzerine kurulduğu için alınması oldukça güç olan kalenin, tarih boyunca Hitit, Lidya, Asur, Pers, Selevkos, Roma, Bizans, Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı döneminde kullanıldığı biliniyor. Son olarak, Fatih Sultan Mehmet devrinde Karamanoğlu Pîr Ahmed Bey’in, Osmanlı ile yaptığı savaşı kaybederek Mennan Kalesi`ne sığındığı, ancak onu takip eden Osmanlı sadrazamı Gedik Ahmed Paşa’nın kaleyi ele geçirdiği bilgisi tarih kaynaklarında bulunuyor.

ArkeolojikHaber


Saat 9.23, hava 22,9°C. 763 m rakımda sürüyor tırmanışım. Bir bu kadar daha, 1500 metrelere çıkmam lazım, orada Moca Geçidi aşılacak. Batarya hızla eriyor. %15’i gördüğüm noktalar var. Ortalamam 17,2 km/s oldu. 


Red Bull sayfasında Dünyanın En Zorlu Bisiklet Tırmanışları başlığı altında sıralanmış parkurlar var. Bunlardan bir tanesi Stelvio GeçidiTepeden bakıldığında kıvrılarak giden yol manzarası insanı büyülüyor ama bisikletle çıkmaya çalışmak biraz farklı şeyler hissettirebilir. Stelvio geçidi Prato'dan başlıyor ve 24,3 kilometre boyunca tam 48 defa yılan gibi kıvrılıyor. Parkurun başı ve sonu arasındaki yükseklik farkı 1808 metre. Kış aylarında yoğun kar yağışı olan bölgede, tırmanış için en uygun dönem yaz ayları. Bir uyarı: Şampiyonların Şampiyonu lakaplı bisikletçi Fausto Coppi burayı çıktıktan sonra uzatılan mikrofonlara "ölmek üzereymiş gibi" hissettiğini söylemişti. Sizin biraz daha kötü hissedeceğinizi tahmin edebiliriz.

RedBull


Kıvrıla kıvrıla, yüklene yüklene, oflaya poflaya geldim, 1450 metredeyim, saat 9.47. Hava da 24,3 °C oldu. Ortalamam düştü, 15,3 km/s. 27,7 km.de kenara yanaşıp hem video çekiyor, göl ve ormandan, hem 2’nciyi (batarya) takıyorum. Baraj gölü artık iyicene aşağıda kaldı. Kuş bakışı görmek de ayrı bir güzellik katıyor. Durmuşken ikinci armudu da yesem mi?  Biraz nefeslenip devam tırmanmaya. Çok çok güzel bir coğrafya. Her tarafım çam ağaçlarıyla kaplı. Reçinenin kokusu ortalığı kaplamış. Tırmanırken derin derin içime çekiyorum bu kokuyu. Tempo yavaşlayınca, bu kafanın etrafında uçuşan, tere gelen minik sinekler peydahlanıyor. Senle birlikte seyahat ediyorlar, daha doğrusu refakat ediyorlar. Kaça çıktık? 1497 m, sağda solda birer ev var, 100 m arayla. Bur’da yaşayanlar var demek. Daha çıkmam lazım, 1519 m.de solda Ayda Restoran Market diye bir yer görüyorum. Buraya müşteri mi geliyormuş? İki içtikten sonra bu virajlar nasıl alınır? Alınamazsa ne olur? Uçan Hollandalı olunur : ))

 

Ses kayıt cihazı arada kapanıyor kendiliğinden. Açınca da saat/tarih değerlerini yeniden girmek gerekiyor her seferinde. Buna bir baktırmam gerekecek dönüşte, veya ‘contact cleaner’ sıkaca’m. Belki zaman içinde terminaller okside olmuş olabilir.

 

Yol dar, yer yer çukur, yama, tümsek... Ama gelen giden yok, o açıdan rahat. Önümde bir kertenkele yolu geçecekti, beni fark edince geri döndü. Solda bir çeşme, akıyor mu diye bakıyorum, akıyor ve matarayı tazeliyorum. Durmuşken poğaçadan da bir ısırık alıyorum. Burada elma ağaçlarıyla dolu bir bahçe var, yeşil yeşil sarkıyorlar. Canım birini koparmak istiyor ama şimdi elin bahçesine dalmak iyi bir fikir olmayabilir.

 

Hafif indim şimdi gene çıkılıyor. 1535’e geldim ama geçit levhasını göremiyorum, daha mı yükseleceğim? Ama iniş önüm. Burası zirve olmalı. 50 m sonra Moca 1525 diye karşıma çıkıyor. Yani sanki yanlış yere dikmişler. Geride yükseklik daha fazla(ydı) Sayın Seyirciler!

 

Şimdi iniş var. Haliyle çıkış dik olunca iniş de öyle oluyor. Ormanın içinden dönemeçleri kollayarak hızla inmekteyim. Dikkatli olmak gerek, gelen de yolu boş sanıp ortalayarak giriyor viraja, öpüşme durumları doğabilir. Yol boyunca keçi mi koyun mu bilemiyorum ama onlara ait siyah zeytin çekirdekleri her yerde : )) Yürüyen bir köylü, sağda tankerine su dolduruyor. Dağdan gelen mavi bir borudan su akmakta. Neredensin, merak ediyor? İstanbul. Güler yüzlü bir köylü. İki laf edip devam ediyorum. Bir çeşme geliyor, suyu akmakta, bu daha soğuktur diye matarayı boşaltıp yenisiyle dolduruyorum.

 

38 km geride kaldı. 1270 m.deyim, bir köye geldim, Olukpınar. Yolun altında haneleri var. Bir orman köyü. 1963 yazında çıkan bir yangında köyün büyük bir kısmı yanmış. Sonradan devlet yardımıyla yeniden modern bir şekilde inşa edilip günümüze gelmiş. Köyü kuranların yörede yaşayan Avşar Yörük aşiretleri olduğu anlatılmış okuduğum kaynaklarda. Köyün eski adı Kopukoğlu. Kopukoluk da denilmekte(ymiş).

 

Karşıda uzakta garip dik bir yol kıvrılarak çıkıyor. Umarım benim yolum bu değildir diyorum içimden. Ama o değilse nereden devam edeceğim acaba diyerek son derece dik kıvrılarak köye doğru inen, karşıdan da peş peşe iki kamyonetle karşılaşılan, haliyle biraz yakın geçilen yol beni bir köprüye getiriyor. Suyu kurumuş bir yatak. Erikli Deresi, genişliğine bakılırsa kışın iyi akıyor olmalı. Ve sonrasında tepeden gördüğüm, eyvah dediğim rampaya ulaşıyorum. Artık Mersin il sınırları içindeyim. 1535 m.den 1125’e indim. Haydi bakalım, tırman şimdi. Duvar gibi yokuşu ağır ağır çıkıyorum. %14-15’lik bölümler ancak High ile aşılıyor. 8 oldu mu yol düzeldi sanıyorsun.

 

Çık çık çık, 1100’lerden başladım 1300’lere ulaşınca haritada görmediğim Bardat Geçidi (1395 m) ile karşılaşıyorum. Bu da meskûn yerin ortasında gibi. Böylesi ilk çıkıyor karşıma. Bundan sonrası Bardat Yaylasında, 1300 metrelerde düz gibi devam edecek yolum. Hafif çıkıp daha çok inilecek Gülnar’a doğru, 35 küsur kilometre boyunca.

 

Yol kenarı, sağlı sollu araçlar park etmiş bir kasabaya geldim. Pazar varmış. Tamam, bu cuma günleri kurulan meşhur Bardak Pazarı olmalı. Ortalık insan kaynıyor. Jandarma trafiği yönetmeye çalışmakta. Yol kenarına dizili sebzeciler, tezgahlarında incir, üzüm, domates, biber, soğan, salatalık, yeşil fasulye, ceviz, kekik, karpuz, kavun yer alıyor. İçerlere doğru baktığımda çerçiler, basmacılar var. Çok kalabalık kahvesi. Bana zor yer bulunur, çayın da gelmesi saatler alır, pas geçiyorum.

 

Lavanta tarlası yönlendirmesi. Bu ne? Daha sonra sağımda bir tarla, efil efil esen rüzgar kokusunu etrafa yaymış. Çok hoş, mis gibi, çek içine oğlum lavantayı. Okuduklarıma göre; 2018 yılında yaklaşık 2 dönüm arazi üzerinde başlayan lavanta üretimi, yüksek getirisi ve bölgeye uyum sağlaması nedeniyle 150 dönümü geçmiş. Özellikle elma ve diğer meyve ağaçları çiçek döneminde tarımsal dondan etkilendikleri için ürün almakta sıkıntı çeken köylüler için alternatif bir ürün olmuş. Süper. Bahar turumda da Midyat çevresinde lavanta ekim çalışmaları görmüştüm. Ama bu konunun en ünlü yeri Isparta’nın Kuyucak köyü. Türkiye’nin Provence’ı deniliyor.

 

Köseçobanlı, geldiğim kasabada artık bir kahve bulayım. 50 km.dir sele üzerindeyim, pişti kıçım. Sağda bir kıraathane, bisikleti önüne park edip bana uzatılan sandalyeye yerleşiyorum. Hasan Hüseyin Bey ve arkadaşıyla sohbete başlıyoruz. Önce ner’densin? İstanbul olunca askerliğini Hadımköy’de yaptığını söylüyor. Bir de araba alımı için gelmişler İstanbul’a. Anılarını anlatıyorlar. Konu günümüz pahalılığına geliyor. 47 doğumlu çıkıyor Hasan Hüseyin Bey. Genelde karşılaştıklarım benden küçük çıkarlar, bur’da tersi oluyor. İlkokul mezunu ama öyle bir bilinç var ki, her şeyi takip etmiş, cin gibi örnekler veriyor. Bayılıyorum böyle akıllı köylülere. 1 çay 2 ada içtikten sonra vedalaşıyoruz. Çayları ödetmiyorlar. Böyle de cömertler. Bonkör derdik, Fransızcasıyla.

 

Sağım solum elma ağaçları, dallarında kırmızı kırmızı sallanıyorlar. Buralara çıkmadan bir tanesini koparmış yemiştim. Gerçi ortası çürüktü ama tadı güzeldi. Daha 30 km yolum var. Saatler de öğleni geçti. Arabaların bazıları kendilerini yarışçı sanıyor olmalılar, öyle bir viraja dalıyorlar ki, veya beni gördüğü halde solluyor… Hepsine sövüyorum.

 

Çok ilginç bir coğrafyaya geldim. Her yer kayalık. Aralarından ağaçlar çıkmış. İlginç bir yer. Geçen sene gittiğim Frig Vadisi gibi. Böyle kale gibi kayalar. Acaba bu ağaçlar bölgede yetişen Katran Ağacı olmasın? Pek anlamam ağaçlardan ama okumuştum, Türkiye genelinde Toros dağının eteklerinde yetiştiğini. Halk arasında Toros Sediri olarak tanınan ve dünyada en bilinen ağaçlardan birisi olan Katran Ağacı günümüzde en çok Lübnan, Fas ve Suriye’de yetişmekte. Latince ismi Juniperus Oxycedrus; iğne yapraklı ağaç türlerinden olan bu ağaç çam ağacına benzer özellikler taşımakta olup küçük yeşil kozalakları varmış. Faydalarına bakacak olursak; sağlık ve kozmetik sektöründe, cilt ürünlerinde kullanıldığı, yağ ve esansları sindirim ve bağışıklık sistemi problemlerini çözdüğü, rahatlatıcı ve sakinleştirici bir etki sağladığı anlatılıyor.

Hürriyet


Bu batarya beni götürmeyecek Gülnar’a. Ters bir yerde değiştirmektense burada değiştireyim diye sağa yanaşıp 3’üncüyü takıyor, kalan poğaçayı da mideye indiriyorum. Saat 13.23. 75,8 km geride kalmış. 1134 m rakımdayım ve hava 33,4 °C. Ortalama hızım ise 17,4 km/s.

 

Solumda bakımsız bir bağ geçildi. 8-9 km kaldı Gülnar’a. Burada bahçe duvarlarında kullandıkları taşlar çok iri, kocaman. Antik dönem taşları gibi dik dörtgen, düzgün. Dikkat çekici. Acaba devşirme mi? 

 

Türkçede “devşirme” sözcüğü: toplamak, bir araya getirmek anlamına gelir. Bir sanat tarihi terimi olarak baktığımızda ise; “Önce başka bir yapıda kullanılmış, sonra oradan alınarak yeni bir yapıda farklı ya da benzer amaçlarla ele alınmış yapı ögelerini niteler. Bunlar genellikle bezeli ya da işlenmiş yapı taşlarıdır. Bunlara “spolie” de denilebilir; fakat spolie tüm sanatlarda geçerli iken, devşirme sözcüğü yalnızca mimarlıkta geçerlidir.

SanatTarihçi


İki tane GES geçtim. 1028 m.deyim, inmeye devam. Araç trafiği de arttı. Gülnar yazısı önünde çekilen foto sonrası ilçeye giriş yapıyorum. Nerede bu ÖE? Bir vatandaştan alınan tarifle, bir başkasından teyit ettirerek geliyorum önüne. Bisikleti dayayıp resepsiyona çıkıyor, ayrılmış odamın parasını (200-) ödüyorum. Hafta içi kahvaltı varmış hafta sonları yokmuş. Yani bana yarın yok. Eylül başında da 150’den 200’e çıkarmışlar fiyatlarını. Yani iki gün önce gelseydim 50 lira az ödeyecekmişim. Neyse. Peki bisikletimi nereye koyarız? İlkin kapı önü. Tanımıyor beni ki bunu teklif edebilme cesaretini gösteriyor. İçeride bir yer gösterin. Neyse müdürün odasından geçerek girilen bir depoya alınıyor.


Unuttum, dimdik bir merdiveni var ÖE’nin. Çantaları üç postada, bisikleti de zar zor çıkartabiliyorum. Soruyorum, tekerlekli sandalye ile gelen olursa ne yapıyorsun, sırtlıyor musunuz adamı? Kadın olursa kim sırtlıyor? Bu işler nedense bizde halen altı okka durumları. Neden altı neden okka? Bilmirem!

 

105 nolu odanın kapısı kartla açılamadı. İnip resepsiyoncuyu çağırıyor, o da bir iki denemeden sonra açabiliyor. Antika bir durum yani! Oda temiz ve güzel. Hatta şık. Yani ÖE iyi durumda. Bu önemli tabii. Bazılarının durumu içler acısı olabiliyor. İnternetin de odada çekiyor olması ayrı bir keyif. Müzik dinleyebiliyorum. Biraz tabletten okumalar yapıyor, sağa sola çektiğim videoları yolluyor, hafif kestiriyor ve 5’e doğru mideyi rahatlatmak üzere, önerilen, ÖE’nin karşısındaki Hanımeli Kahvaltı Salonu’na gidiyor, sadece mercimek çorbasının etsiz olması üzerine bir çorbayla yetiniyor, ama şöyle bir çarşı turu sonrası dürüm çiğ köfte ile açlığımı bastırıyorum.


Gülnar’da bir numara yok, tarihten kalmış bir şey yok. Kişiliksiz kimliksiz diyebilirim. Ancak tarihçesine bakacak olursak geçmişi Hititlere kadar uzanmakta. Sırasıyla Asurlular, İranlılar, Mısırlılar, Romalılar hüküm sürmüş. Bugünkü halkı 1230 yılında Orta Asya Bolkaş gölü kıyısındaki Gülnar'dan göç ederek bu çevreye yerleşmiş Türkmenler. 1461 yılında Silifke ve Mut ile birlikte Gülnar da Fatih Sultan Mehmet'in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı yönetimine katılmış. 1900'lü yıllarda Adana valilik, Silifke mutasarrıflık, Gilindire ilçe, Zeyne bucak merkeziyken, Gülnar'ın şimdiki ilçe merkezi ise Yörüklerin alım satım yaptıkları, bir adı da Anay Pazarı olan köy imiş. Gülnar, 3 Haziran 1916 yılında ilçe olmuş, adını da Yörük Beylerinden Yahşi Bey'in kızı Gülnar Hanımdan aldığı anlatılıyor.

MersinValiliği


Sokak aralarında yürüyorum, foto çekiyor, sade kahve içiyor (+su=13) Şok’tan odaya meyveli yoğurt ve soda+su alıyor (odada ketle var, yanımdaki kekiklerden çay içerim), bir tur daha atıp ÖE’ye dönüyor odada oyalanıyorum. Yeni bir deyim öğrendim: Yem borusu çalma. Vaatlerle birilerini aldatan eş, dost ya da siyasiler için kullanılıyor. Lafın nereden/nasıl çıktığı da ilginç. Şöyle ki; eskiden “Katana” adı verilen, top çekmekte kullanılan iri atlar gemiyle taşınırken yem verme öncesinde bir boru çalınır, atların sakinleşmesi üzerine aralarına giren seyisler onlara yem verirlermiş. Rivayete göre bir büyük denizin ortasında yem bitmiş. Atlar acıkınca tepinmeye başlamışlar. İri atların tepinmeleriyle oluşan titreşimlerin gemiyi batırma tehlikesi belirmiş. Kaptan akıllı bir çözüm üretip yem borusu çaldırmış. Atlar sakinleşmişler. Ancak bir süre geçmiş, bakmışlar yem gelmiyor, tekrar tepinmeye başlamışlar. Kaptan yine yem borusu çaldırmış, atlar yine sakinleşmiş. Bu yolla kaptan yem borusu çaldıra çaldıra gemiyi sahile ulaştırmış... İlginç değil mi? Bugün başımızdaki de sürekli yem borusu çalmıyor mu?

 

Gülnar ÖE 032 47517588

 















Ermenek - Gülnar 

Tur tarihi: 2 Eylül 2022

Alınan yol: 83,03 km
Ortalama hız: 18,1 km/s

En yüksek hız: 52,9 km/s
Bisiklete biniş süresi 4 s 35 dk, dışarıda geçen süre 6 s 19 dk

En yüksek sıcaklık 37 ˚C, en düşük 16 ˚C, ortalama 27,5 ˚C
Yükselti kazancı (çıkış) 1890,7 m, kaybı (iniş) 2303,5 m
En düşük yükselti 700,3 m, en yüksek 1542,5 m

 

Garmin yol bilgileri Ermenek-Gülnar

 

Relive yol bilgileri Ermenek-Gülnar


Konukevi'nden ayrılışım 7.30 gibi.

Pastaneden iki poğaça alınıp karakola kadar geri dönüp...



Sağdan Selçuklu Otel'e gidiliyor.

Türkiye’nin 4. büyük baraj gölü muhteşem
 bir şekilde yayılmış araziye.


 Bu da Öz Şahin Otel. Ermenek çıkışında.

Geldiğim göbekten düz devam edeceğim. Soldan Mut’a gidiliyor.


Ve sert bir inişle sürüyor yolum.


Ermenek Barajı’nın faaliyete girmesiyle iklimde
 hissedilir derecede değişme olmuş. 

Yol tek şerit, ortalama bir asfalt. Yani öylesine sert
 bir sürtünmesi yok ama dimdik gidiyor. 

Sağımda baraj gölü çok da güzel gözüküyor.


Sağda solda takılan köpekler beni çoktan fark etmişler, niyetliler
 kovalamak, ama arkamdan da araba geliyor, yola atlayamıyorlar.
 Yokuş aşağı olduğumdan rahatım, mümkün değil
 yetişmeleri. Uçuyorum...


Ermenek tüneline geldim. Bilmiyordum burada tünel olduğunu.


Tünel sonrası yol düzeldi, daha mülayim.







Görmeli’de yol ikiye ayrılıyor. Düz devam
 edilirse Zeyve Pazarına gidilir.


Soldan Gülnar diye ayrılmamla kısa dik bir rampayla karşılaşıyorum,
 %12 gösteriyor Garmin. Sonra eğim 8-9’lara iniyor. Ama
 çok da güzel bir coğrafyanın içine giriyorum.



Tırmanıştayım, yol arada sıkı dikleşiyor. 


Fazla işlek olmaması yolun iyi ama. Bazen sadece
 böceklerin ve kuşların sesi yankılanıyor.


Göl yavaş yavaş altlarda uzaklarda kalmaya başladı. 


Baraj gölü artık iyicene aşağıda. Kuş bakışı
 görmek de ayrı bir güzellik katıyor. 


Moca Geçidi (1525 m)


Çok çok güzel bir coğrafya. Her tarafım ağaç.


Şimdi iniş var. Haliyle çıkış dik olunca iniş de öyle oluyor. 


Yürüyen bir köylü, tankerine su dolduruyor. Dağdan
 gelen mavi bir borudan su akmakta.


Bir çeşme, suyu akmakta. Bu daha soğuktur
 diye matarayı boşaltıp yenisiyle dolduruyorum.


Her tarafım çam ağaçlarıyla kaplı. Reçinenin
 kokusu ortalığı kaplamış.

Ormanın içinden dönemeçleri kollayarak hızla inmekteyim.

Bir köye geldim, Olukpınar.


Yoksa o karşıda görünen rampayı mı çıkaca'm?!


Mersin İl Sınırına girmiş bulunuyoruz Sayın İzleyiciler. 


Ve sonrasında tepeden gördüğüm,...


... eyvah dediğim rampaya ulaşıyorum.


Duvar gibi yokuşu ağır ağır çıkıyorum. %14-15’lik bölümler
 aşılıyor. 8 oldu mu yol düzeldi sanıyorsun.





Bir bisikletli. Ne güzel : ))

Bardat Geçidi (1395 m)



Bardak Pazarı. Ortalık insan kaynıyor.


Bardat Yaylasında, 1300 m.lerde düz devam ediyor yolum.



Köseçobanlı, geldiğim kasabada artık bir kahve
bulayım. 50 km.dir sele üzerindeyim, pişti kıçım. 



Dıgıdık dıgıdık... Eşeğiyle gelmekte.

Çok ilginç bir coğrafyaya geldim. Her yer
 kayalık. Aralarından ağaçlar çıkmış.
 


İlginç bir yer. Geçen sene gittiğim Frig Vadisi
 gibi. Böyle kale gibi kayalar.
 


Acaba bu ağaçlar bölgede yetişen Katran Ağacı olmasın?



Sağım solum elma ağaçları, dallarında kırmızı yeşil sallanıyorlar. 


%10 demiş. Uçağız gene : ))

Uça uça iniyoruz Gülnar'a.


Burada bahçe duvarlarında kullandıkları taşlar çok iri, kocaman.
 Antik dönem taşları gibi dik dörtgen, düzgün. Acaba devşirme mi?
 


Toros Dağlarının 950 m yüksekliğinde Taşeli Platosu'nda
 kurulu Gülnar’a vardım.




Gülnar ÖE





Hanımeli Kahvaltı Salonu



İlçenin sokaklarında dolanıyorum. Pek bir numara yok görülecek.




Gülnar ÖE'nin dıştan görünüşü.





Sizi üzen bir sorunlardan uzaklaşarak
 ancak rahatlayacaksınız.



Saçma sözcüğüne TDK 7 tane açıklama vermiş. 
Candan Erçetin’in Saçma diye şarkısı bile var(mış).





















11. gün (devamı) Gülnar-Mut - 9. gün (öncesi) Başyayla-Ermenek






[bisikletle]Türkiye: İç Anadolu, Türkiye’nin Tahıl Ambarı

 

İstanbul-Isparta 

 

Isparta–Eğirdir, 42 km 

 

Eğirdir-Yalvaç, 77 km 

 

Yalvaç-Hüyük, 66 km 

 

Hüyük-Seydişehir, 73 km 

 

Seydişehir-Bozkır, 56 km 

 

Bozkır-Hadim, 50 km 

 

Hadim-Başyayla, 49 km 

 

Başyayla-Ermenek, 28 km 

 

Ermenek-Gülnar, 83 km 

 

Gülnar-Mut, 58 km 

 

Mut-Karaman, 78 km 

 

Karaman II

 

Karaman-Karapınar, 82 km 

 

Karapınar-Eskil, 94 km 

 

Eskil-Cihanbeyli, 76 km 

 

Cihanbeyli-Kulu, 56 km 

 

Kulu-Haymana, 85 km 

 

Haymana–Ankara Gölbaşı, 59 km 

 

Ankara Gölbaşı-Çubuk, 80 km 

 

Çubuk-Şabanözü, 50 km 

 

Şabanözü-Atkaracalar, 59 km 

 

Atkaracalar-Boyalı, 47 km 

 

Boyalı-Araç, 42 km 

 

Araç-Kastamonu, 48 km 

 

Kastamonu II

 

Kastamonu III

 

Kastamonu-İstanbul






İlginizi çekebilir [bisikletle]Türkiye: Urartuların İzinde (Kars–Kağızman)