27 Haziran 2020

İki Yol Bisikletçisi ile Ömerli

Daha önce tek yaptığım bu rotayı bugün iki yol bisikletinin peşinden yetişmeye çalışarak tekrarladım JJJ... Osman ile hafta başında yazıştık. Ömerli diyordu/istiyordu. Hafta sonu gene sokak yasağı olacağından bunu perşembe yapalım dedik. Yağış da olmaz ise. Gerçi meteo olmayacağını söylüyordu.

Perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğuna göre, biz de kararımızı kesinleştirip sabah 8.15’de Dudullu Pamukkale terminalini başlangıç noktası yaptık. Bir arkadaşı daha katılacaktı Tuzla’dan. O da Tepeören’deki benzinciye 9.30 gelecek.

Osman’la İMES içinden geçip TEM yan yolundan Sultanbeyli yönüne pedallıyoruz. Trafik daha çok bize doğru. Çalışanlar İstanbul’a geliyorlar. Son gidişimde sokak yasağı olduğundan yollar bomboştu, fark etmemişim. Bir yerden sonra bu taraftaki gidiş yolu bitti, karşıya geçti. Ancak uzatmamak için -bir de karşı taraf daha inişli çıkışlı olduğundan- ters yönden devam ettik. Ama öylesine gelen bir trafik var ki, ara sıra son saniyede bizi fark eden sürücülerin eminim yürekleri bizim gibi ağızlarına gelmiştir.

Viaport’un arkasına geldik-geçiyoruz. Her zaman kalabalık olan kavşağı bugün rahat aştık. Yolumuz İstanbulPark olarak devam ediyor. Dokuz buçuğu beş geçe buluşma noktasındayız. Arkadaşı gelmiş bile. Birer soda eşliğinde tanışıyoruz. Emre; deniz subayı, bir yıldır İstanbul’da. Merida marka bir Cyclocross kullanıyor. Fit olduğu duruşundan belli. Bu arada Osman’ın bisiklet de herhalde 6,5 kg, sırf karbon. Özel toplanmış; Time. İlk duydum bunu, Fransız markası. 1987’de kurulmuş, Roland Cattin tarafından. Başta kolay binilen-inilen pedal sistemi üretimiyle başlamış. Ardından 1993’de karbon kadro üretimi ve maşa geliyor. Diğer markalardan ayrılan en önemli özelliği kadrolarını Fransa’da, kendi atölyelerinde üretmeleri. Yani Uzakdoğu malı değil. Ürün gamı karbon MTB/Yol/Cyclocross kadroları ile hazır bisikletlerden oluşmakta. Firma kendi pedal kilit sistemini (Time Atac) kullanıyor. Time bisikletlerinin 2020 kataloğuna bakmak isterseniz tıklayın.

Üçlü olarak Göçbeyli’ye doğru başladık pedallamaya. Hava rüzgarlı. Bir bakıma iyi serinletiyor ancak karşıdan esince de yavaşlatıyor. Göçbeyli İstanbul’un sebze ihtiyacını karşılayan köy. Artık köy denilmeyip mahalle deniliyor, Pendik’e bağlı. Merkezdeki, hep oturduğumuz kahve daha açılmamış. Devam ediyoruz Bıçkıdere yönüne. 300 m sonra sağda, bakkal ile birlikte bir kahve geliyor. Eskiden geçerken de görürdüm. Açık, konuşlanıyoruz. Yanımızdaki kumanyaları ısmarlanan çayla mideye indirirken hem çaycı ile tanışıyor hem de aramızda sohbet ediyoruz. Cevat Bey sahibi, hoş sohbet, samimi biri. Çaylar da 1 lira J Diğer bisikletçilere de rehber olsun diye çayevinin girişine Bisiklet Dostu çıkartmamızı yapıştırıyoruz. Bundan böyle gezilerimizde-turlarımızda tanıştığımız bisiklet dostu işletmeleri işaretleyecek-blog’da duyuracağız J

Bizimle birlikte yan masada oturan, Trakya’dan getirdikleri saman  balyalarını satmaya çalışan iki kişiyle yapılan sohbette balyaların 20 lira gibi bir fiyata gittiğini öğreniyoruz. Gerçi önden gelenler 17 demiş ama Cevat Bey fiyatların 15-20 arası değiştiğini söylüyor. Arz talep durumları. Balya deyip geçmeyin. 1850'lerde ilk balyalama makinesinin icadıyla yapılmaya başlanmasıyla beraber 1870'lerde popülerlik kazanmıştır. 1940'lardan itibaren ise silindirik balya yapımı başlamıştır… denilmekte Vikipedi sayfasında. Balya samanın haşbaylı ve haşbaysız olmak üzere iki türü vardır. Haşbaysız balya direkt sapı balyalar. Bu balyayı karma yem makinesi olan tüketiciler kullanır. Haşbaylı balya ise sapı parçalar, balya yapar. Karma yem makinesi olmayan tüketiciler kullanır. Haşbaylının dezavantajı çok parçalı olduğundan, karma makinesinde yem ile karıştırınca homojen dağılımı engellemesidir. Haşbaylı makineler eskisi kadar Türkiye de artık çok tercih edilememektedir. ...  Artık tarım bakanlığı tarafından telle bağlama yasaklanmıştır. Sadece ip bağlama geçerlidir... Her işin bir raconu yok mu?!

Göçbeyli’den ayrılmamızla turun keyifli bölümüne girdik. Yeşillikler, halen kurumamış olan kır çiçekleri arasında sürüyoruz. Arkadaşlar çok hızlılar. Düz yolda yetişmem mümkün değil. İyi ki rampalar var, yoksa durumum fena... İniyoruz çıkıyoruz, bu yol tam bir deve sırtıdır. Saatler sonra gelen dere üzerindeki köprüde biraz durup, foto alıp devam, Bıçkıdere’ye kadar. Burada verilen mola, görülen ihtiyaçlar ile biraz oyalanıp gene yola çıkıyor, düzelen asfalttan hızla kayıyoruz.
Alman bir subay Herero
 esirleriyle poz veriyor, 1905.
Hererolar yenilmiş, dağılmış,
 pek çoğu Kalahari Çölü’ne
 kaçmış, hayatta kalanlarsa
 yakalanıp çöl sınırındaki
 özel toplama kamplarına
 götürülmüştü.
Namibya, Afrika’nın 
güneybatı ucunda.

Onlar önde ben peşlerinde, temiz havayı içimize çeke çeke yol alırken aklıma geçen gün izlediğim belgesel geliyor: Namibya. Fazla bir bilgim yoktu, sadece Afrika ülkesidir diye bilirdim. Ancak belgesel sonrası biraz tarihine bakınca, ilk yerleşimcilerin 17. yüzyılda Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleri olduğunu, ardından 19. yüzyılda Avrupalıların, özellikle Portekiz, İngiltere ve Almanya'dan gelen göçmenlerin bölgeye yerleştiğini okuyorum. 1884/85 yıllarına kadar İngiliz hakimiyeti altında. Ama sonrasında -Walvis Körfezi hariç- tümüyle Almanya İmparatorluğu himayesi altına girip, Alman Güneybatı Afrika Sömürge Sisteminin bir parçası haline gelmiş. Gelince de Almanlar başlamışlar sömürmeye. Borca sokup topraklarını, hayvanlarını, özgürlüklerini ellerinden alıp, kendilerine bağımlı hale getirmişler... Kim dayanır ki buna? Sonunda isyan patlamış. 1904-1909 yılları arasında ayaklanan yerli halkı öylesine bastırmış ki Almanlar, Herero’ların yüzde 80’i ve Nama’ların yüzde 50’si acımasızca katledilmiş. Böylece Yirminci yüzyılın ilk soykırımı Avrupa’dan binlerce kilometre uzakta, Afrika’nın güneybatı ucunda gerçekleşmiş... Almanların hakimiyeti I. Dünya Savaşı sonuna kadar sürer. Yenilmeleri ile İngilizlere, daha sonra Güney Afrika’ya geçer bölge. 1990 yılında bağımsızlığını kazanır. İsmini ülke topraklarının büyük bir bölümünü kaplayan Namib çölünden alır. Resmi dili İngilizcedir. Bu da sanırım Güney Afrika Cumhuriyeti ile ortak tarihlerinden ve ticari ilişkilerinden kaynaklanıyor olmalı.

Otoyoldayız, Şile yolu bu. Güvenlik şeridinden hızla yokuş aşağı... Bu sefer ben öndeyim J Ağırlıktan dolayı benim velespit daha çabuk hızlanıyor. Ömerli sapağının gelmesiyle ayrılıyoruz otoyoldan ve merkeze doğru pedal basmaktayız. Buraya fi tarihinde bir kere gelmiştim ama aklımda hiç bir şey kalmamış. Güzel bir yerleşim. Girişte Romanların (*) -kimi Çingene ile aynıdır der- mahallesinden geçip kendimize mola vereceğimiz, kahve içebileceğimiz yer arayışındayız.

(*) Çingeneler; aslen Kuzey Hindistan kökenli olup günümüzde ağırlıklı olarak Avrupa'da yaşayan göçebe bir halk. Türkçede Roman sözcüğü de sıklıkla Çingene anlamında kullanılır. Göçebe yaşam tarzı yerleşik toplumlarınkinden çok farklıdır. Bu yüzden çoğu zaman yerel halk tarafından hırsızlık, büyücülük, çocuk kaçırma gibi eylemlerle suçlanmışlardır. Çingeneler yaşadıkları bütün ülkelerde ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Bu yüzden de birçok ünlü Çingene kimliğini gizlemek durumunda kalmıştır. II. Dünya Savaşı'nda Yahudiler gibi Romanlar da Almanlar tarafından büyük bir kıyıma uğratıldılar. 200.000-800.000 arasında Roman çoluk çocuk aşağı ırktan oldukları gerekçesiyle Macaristan,
Polonya ve Çekoslovakya'daki Nazi kamplarında yok edilmiş ve bu katliam Roman halkı tarafından "Porajmos" (parçalanmak) olarak adlandırılmıştı.

Merkez Cami karşısında bulduğumuz kahvede -artık iyicene yakan güneşten saklanarak- nefeslenirken biraz da yanımızdaki çerezleri mideye yolluyoruz. Kahveci de gırgır bir tip, güle oynaya yarım saatimizi Ömerli’de geçirip dönüşe başlıyoruz.

Artık otoyol. Yoğun trafik, gürültülü sesler, geçen damperliler arasında güvenlik şeridinde yol alarak Özyeğin Üniversitesi yakınındaki kavşaktan, soldan Tuzla diye ayrılıp hızla inilen bir yokuş sonrası Paşaköy’de Emre’ye el sallıyor, o düz devam ediyor, bizse sağdan Sultanbeyli-Sancaktepe diye ayrılıyoruz. İMES’e kadar Osman’la birlikte sürüp, benim Metro’dan alış veriş yapma ihtiyacımla turumuzu burada sonlandırıyoruz.















İki Yol Bisikletçisi ile Ömerli: Dudullu-Kurtköy-Göçbeyli-Bıçkıdere-Ömerli-Paşaköy-Sancaktepe-Dudullu

Tur tarihi: 25 Haziran 2020
Kat edilen mesafe: 90,37 km.
Ortalama hız: 18,9 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 46 dk., dışarıda geçen süre 8 sa. 11 dk.
En yüksek sıcaklık 35 ˚C, en düşük 23˚C, ortalama 28,4 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 1287 m, kaybı (iniş) 1300 m.
En düşük irtifa 16 m., en yüksek 246 m.

Garmin yol bilgileri İki Yol Bisikletçisi ile Ömerli

Relive yol bilgileri İki Yol Bisikletçisi ile Ömerli




Emre ve Osman ile.


Üçlü olarak Göçbeyli’ye doğru başladık pedallamaya.



Cevat Bey, Durak Market-Çayevi. Göçbeyli




Bıçkıdere
























Foto katkıları için Osman’a teşekkürler.





24 Haziran 2020

İstanbul Halk Otobüsleri

7 Haziran 2020 Pazar günü turumuz Beykoz’dan geçmekteydi. Fevzi Paşa Caddesi, iskelenin karşısı, daracık yol. Peşimizden bir Halk Otobüsü gelmekte. Adam korna çalıp duruyor. Nereye kaçacaksın?! Yer yok. Öyle bir geçiyor ki yanımızdan kaldırıma kendimizi atmak zorunda kalıyoruz. 
Beykoz Çayırı sonrası gelen otobüs parkında adamı buluyor nedenini soruyorum. Bir yığın hikaye anlatıyor. Arkasından gelen hasta varmış da... Yani onu kurtarmak için bizi feda ediyor.

Durumu yetkililere bildirdim. İETT nezaket gösterip yanıt verdi. Halk Otobüslerinden ses yok. Balık baştan kokar diye boşuna dememişler!!!



From: 
Subject: İ.B B. Beyazmasa Başvurunuz Başvuru No : 1-30759933955
Date: 11 June 2020 09:30:49 GMT+3
To: 
Reply-To: 

T.C.
İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI
Sosyal Hizmetler ve Bağımlılıkla Mücadele Daire Başkanlığı Halkla İlişkiler Müdürlüğü
BEYAZMASA

Başvurunuz:


Halk Otobüslerinin denetimi de kurumunuz tarafından mı yapılıyor, bilemiyorum. Ancak dün, pazar günü (07.06.2020) saat 11.44’de eşimle birlikte Beykoz Fevzi Paşa Caddesi üzerinde Akbaba yönüne doğru bisikletlerimizle seyir halindeyken 34UZ8044 plakalı (C1098) Halk Otobüsü yanımızdan öyle bir geçti ki, kendimizi kaldırıma atmasaydık çarpacaktı.

Bu sürücülere eğitim verilmiyor mu? Bisikletlinin yanından nasıl geçileceği, şehir içinde hangi hız sınırını aşmamaları gerektiği vb. konularda düzenli olarak eğitilip uyarılmıyorlar mı

Bir yandan Korona nedeniyle bisikletli ulaşım teşvik ediliyor, diğer yandan sürücüler bisikletliyi görmez, dikkate almaz ise canımızdan olacağız.

Bu araç sürücüsünü lütfen uyarın ve eğitin. Bu sefer kurtulduk ancak böyle devam ederse ezebilir/öldürebilir..

Saygılarla,


Sayın Başvuru Sahibi;
İlgi : 08.06.2020 11:12:05 Tarih ve 1-30759933955 Nolu Başvurunuz
Müdürlüğümüze iletmiş olduğunuz başvurunuz ile ilgili İETT  Genel Müdürlüğü ile görüşülmüştür. Görüşme neticesinde tarafımıza verilen bilgi aşağıdaki gibidir:

"Kurumumuza yapmış olduğunuz başvurunuzun tahkikatı yapılmış olup, söz konusu personele yolcu şikayetine neden olmaması konusunda uyarıda bulunulmuş, bahse konu aksaklık ile alakalı olarak bölgede denetim ve yürütümünden sorumlu ilgili amirleri uyarılmış, denetimlerini sıklaştırmıştır. Ayrıca, şoför personelimiz genel olarak güvenli sürüş, hat eğitimi(güzergah),trafik mevzuatı, ilk yardım, stres yönetimi ve kaliteli hizmet sunma eğitimi (iletişim, hizmet kalitesi, öfke kontrolü vs.)işe başlamadan önce ve çalışması sırasında sık sık verilmektedir."

İETT GENEL MÜDÜRLÜĞÜ            
ALO 153 BEYAZMASA

----------

From: İLKER KARGI
Subject: C-1098 Şikayet 
Date: 8 June 2020 11:42:53 GMT+3
To: mustafa dorsay 
Cc: UĞUR ÇATALBAŞ

Mustafa Bey Merhabalar, 

Bu istenmeyen duruma sebebiyet veren araç ve sürücüsü ile ilgili tahkikat süreci başlatılmış olup gereği yapılacaktır.  
Bununla birlikte saha ekiplerimiz de konudan haberdar edilmiş olup denetimler hususunda da gerekli aksiyon tarafımızdan alınmaktadır.

Yaşadığınız bu olumsuz durumdan ötürü üzgün olduğumuzu belirtir,

Size ve eşinize iyi günler dileriz.


----------

From: 
mustafa dorsay 
Subject: Halk Otobüsleri
Date: 8 June 2020 11:12:05 GMT+3
To: halper.kolukisa@iett.gov.tr, ugur.catalbas@iett.gov.tr, ilker.kargi@iett.gov.tr
Cc: iett@iett.gov.tr

Sayın
Hamdi Alper Kolukısa
İETT Genel Müdürü

Konu: Halk Otobüsleri

Halk Otobüslerinin denetimi de kurumunuz tarafından mı yapılıyor, bilemiyorum. Ancak dün, pazar günü (07.06.2020) saat 11.44’de eşimle birlikte Beykoz Fevzi Paşa Caddesi üzerinde Akbaba yönüne doğru bisikletlerimizle seyir halindeyken 34UZ8044 plakalı (C1098) Halk Otobüsü yanımızdan öyle bir geçti ki, kendimizi kaldırıma atmasaydık çarpacaktı. 

Bu sürücülere eğitim verilmiyor mu? Bisikletlinin yanından nasıl geçileceği, şehir içinde hangi hız sınırını aşmamaları gerektiği vb. konularda düzenli olarak eğitilip uyarılmıyorlar mı?

Bir yandan Korona nedeniyle bisikletli ulaşım teşvik ediliyor, diğer yandan sürücüler bisikletliyi görmez, dikkate almaz ise canımızdan olacağız.

Bu araç sürücüsünü lütfen uyarın ve eğitin. Bu sefer kurtulduk ancak böyle devam ederse ezebilir/öldürebilir..

Saygılarla,

Mustafa H. Dorsay

----------

From: mustafa dorsay 
Subject: Yolda seyir halindeki bisikletli
Date: 8 June 2020 11:17:02 GMT+3
To: info@isthalkoto.com

Sayın
Yalçın Beşir
Yeni İstanbul Halk Otobüsleri A.Ş. Başkanı

Konu: Yolda seyir halindeki bisikletli

Halk Otobüslerinin denetimi şirketiniz tarafından mı yapılıyor, bilemiyorum. Ancak dün, pazar günü (07.06.2020) saat 11.44’de eşimle birlikte Beykoz Fevzi Paşa Caddesi üzerinde Akbaba yönüne doğru bisikletlerimizle seyir halindeyken 34UZ8044 plakalı (C1098) Halk Otobüsü yanımızdan öyle bir geçti ki, kendimizi kaldırıma atmasaydık çarpacaktı. 

Bu sürücülere eğitim verilmiyor mu? Bisikletlinin yanından nasıl geçileceği, şehir içinde hangi hız sınırını aşmamaları gerektiği vb. konularda düzenli olarak eğitilip uyarılmıyorlar mı?

Bir yandan Korona nedeniyle bisikletli ulaşım teşvik ediliyor, diğer yandan sürücüler bisikletliyi görmez, dikkate almaz ise canımızdan olacağız.

Bu araç sürücüsünü lütfen uyarın ve eğitin. Bu sefer kurtulduk ancak böyle devam ederse ezebilir/öldürebilir..

Saygılarla,

Mustafa H. Dorsay


23 Haziran 2020

bisikletle “En Baba Gün”de Tur

21 Haziran; hem Babalar Günü hem de En Uzun Gün olacaktı. Bir taraftan da yağış gösteriyordu Meteo. Ancak hiç de yağacakmış gibi görünmediğinden Firu’yla Aydos taraflarına pedal basalım dedik.

Önce ‘Babalar Günü’: ilk kez 19 Haziran 1910′da Washington'un Spokane şehrinde kutlanmıştır. 1924 yılında ABD Başkanı Calvin Coolidge kutlamaları desteklemiş; ama resmi olarak Babalar Günü ilan etmemiştir. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar Günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımlamıştır. 1972 yılındaysa başkan Richard Nixon'ın imzasıyla Babalar Günü yasal olarak ABD'de resmi tatil ilan edilmiştir denilmekte. Ortaya çıkış hikayesi ise: Bir Amerikan İç Savaşı gazisinin kızı olan Sonora Smart Dodd, Anneler Günü gibi babaların da bir günü olması gerektiğini düşünmekteydi. Dodd'un babası annelerinin yokluğunda altı çocuğunu tek başına büyütmüştü. Babasının doğum günü olan 5 Haziran'ın Babalar Günü ilan edilmesi için çalışmalara başlamış ama bu çalışmalar o tarihe yetişemeyerek kutlamalar haziran ayının üçüncü pazar gününe ertelenmiştir.

Sonra da ‘En Uzun Gün’: 21 Haziran tarihinde gerçekleşen yaz gündönümünde Yengeç Dönencesi güneş ışınlarını dik açı ile alır. Dünyanın şekli, hareketleri ve eğik yapısı sonucu oluşan bu döngü sonucunda gece gündüz sürelerinde değişiklikler yaşanır. Yani bu tarih itibari ile örneğin kuzey yarım kürede en uzun  gündüz yaşanırken güney yarım kürede de en uzun gece yaşanır. Bugünden sonra da kuzey yarım kürede gündüzler kısalmaya, güney yarım kürede de geceler kısalmaya başlar... olarak açıklanmış.

11’e doğru evden çıkıp, ilkin hemen yakında gördüğümüz bir minik kediyi daha güvenli bir bölgeye taşımak istiyor, ancak yerinde bulamayıp yolumuza devam ediyoruz, TEM üzerinden geçip Ferhatpaşa denilen semte doğru. Sokak yasağı nedeniyle hamlamış olup ardından çıktığım ilk gün ancak High ile tırmanabildiğim YEDPA yokuşunu bugün Eco ile çıkabiliyor olmak mutlu ediyor beni, ancak halen kiloları veremedim. Benim uzun soluklu bir tur yapmam lazım. Onu da nasıl-nereye-ne zaman yapayım diye daha karar veremedim. ÖE’ler, oteller, lokantalar, kahveler steril midir? Ne derece dikkatli olmalı? Kafamda dolanan bir yığın soru.

Sağımız tepe, hafif de ormanlık. Solumuz lojistik şirketleri, araç parkları, hurdacılar, bir iki lokanta, otelimsi bir yer -herhalde randevu evi- şeklinde sürüyor. Daha önceki gelişimizde de gördüğümüz, eski bir Amerikan okul otobüsü (school bus) önünde bir hatıra fotosu alıp Maltepe Cezaevi yönüne doğru pedallamaktayız. Hapishanenin önündeki yol halen inşaat halinde. Bir üst geçit yapılmakta, bu nedenle trafiğe kapalı. Düz devam edip eski kamyonların, otobüslerin, TIR’ların satılık olduğu bir dizi şirketler geçilip Yakacık’a varmak istiyoruz. Orada bir mola verir, kahvaltımızı ederiz.

Dev Çınar ağaçlarının altında bulduğumuz taburelere yerleşip çaycıdan 2 soda ısmarlıyoruz. Tanesi 2 lira olmuş. Her şey uçmuş vaziyette. İktidarın muhteşem ekonomik politikası sonucu enflasyon yüzde 12,1 denilmekte. Sebebi ise dış mihraklar. Türkiye’nin büyümesini istemedikleri için sürekli bizimle uğraşıyorlar. Utanmadan bunu temcit pilavı gibi ısıta ısıta önümüze sürüyorlar. Bilir misiniz temcit pilavının ne olduğunu? Özelliği, iftardan kalması veya iftardan sonra yapılarak sahura kadar bekletilmesi, sahur vakti de ısıtılarak yeniden sofraya sürülmesidir.

Arkamızdaki ağaç 1714 tarihli Doğu Çınarı (Platanus orientalis); Anavatanım Türkiye, Balkanlar, İran ve Hindistan’dır. Çınargiller (platanaceae) ailesindenim. Çok heybetli ve gösterişli olan habitusum geniş bir tepe yapar. Büyük boylu, yaprağını döken bir ağacım. 55 m boya, 8,5 m gövde çapına ulaşabilirim. Ortalama 2000 yıl yaşarım. Yaklaşık 6 m gövde çapı ile ülkemizdeki en kalın türüm İznik’te bulunmaktadır. Başlangıçta gövde kabuğum açık gri veya yeşilimsi gri renkli, daha sonraki dönemlerde küçük levhalar halinde kalkar ve yavaşça dökülür. Yapraklarım derin loplu, oval ve yıldız şeklindedir. Önceleri koyu yeşil renkte, sonbahara doğru sarı ve kahverengi olur. Erkek çiçeklerim kırmızı renkli, küresel kurullar oluşturur. Bu kürelerin birkaçı bir sapın üzerine dizili olabilir. Dişi çiçek kurullarım bir ya da birkaçı bir sapın ucunda tüylü, kahverengi küreler biçimindedir.
Uzun bir sap üzerinde, 2-6 adetten oluşan küre biçimli meyvelerim vardır. Meyvelerim önceleri yeşil, sonbaharda olgunlaştığında açık kahverengidir.
Yapraklarım ve kabuğum tıbbi alanlarda kullanılmakla beraber sanatçılar tarafından yaprak oymacılığı için de kullanılmaktadır. Odunum, iç mekan mobilyalarının yapımında kullanılmakta, dallarım ve köklerimden kumaş boyası elde edilmektedir. Ülkemizde “Milli Ağaç” olarak bilinirim. Bunun nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’in rüyasına dayanmaktadır... denilmekte önündeki kare kodu okuttuğunuzda.

Burası güzel bir mekan. Ağaçlar öylesine keyifli hale getirmiş ki ortalığı. Eskiden daha çok bank-masa bulunurdu. Korona nedeniyle azaltmışlar anlaşılan. Varujan burayla ilgili anısını paylaşmıştı benimle geçenlerde: Aydos-Yakacık yazını okuyunca 1970’lerdeki hali aklıma geldi; suyu, havası, ayazması meşhurdu. İlk döner Hasır lokantası Yakacık meydanında açılmıştı.  Meydandan ayazmaya sepetli 3 teker motorlar servis yapardı. Yazın Rum, Ermeni, Yahudi aileler oturur, denize Süreyya plajına dolmuş kalkardı. Geçen yaz bisikletle bir gittim şok oldum, bitmiş. Meşhur vezir çeşmesi vardı, 7/24 sıra olurdu. Suyu içilmez yazıyor, eski, dar sokaklarında  dolaştım, taş evler yıkılmış, ayazmanın suyunu kesmişler. Kuyu kebabı meşhurdu, olmuş Adana kebap. Oradan devam edip Maltepe cezaevi aşağı Kartal yaptım... İstanbul’un en güzel manzaralı yerlerinden biri idi, maalesef... Evet, bizim eskiyi muhafaza etme gibi bir özelliğimiz yok. Hepsini yıktık, sahip çık(a)madık. Garip! Avrupa kentlerine baktığımda nasıl özenle koruduklarını görmek gerçekten imrendiriyor. Masal diyarı gibi şehirler, biblo gibi evler... Sanırım bizdeki göçebe geni halen kendini belli ediyor. Geldiği yerle ilişik hiç bir bağ kuramıyor. Ona ait değil, sonradan istila ettiği bir yer. Yağmalamaktan öte düşüncesi yok!

Yakacık sonrası biraz daha Velibaba’ya doğru tırmanıyor, ancak huzur evlerinin yakınlarından kendimizi sahil yoluna doğru salıyoruz. Uzunca ve dik bir yokuş. Asfalt da yeni döşenmiş, yağ gibi kayıyor velespit.

Geldik Pendik YHT istasyonuna. Buradan sahil yoluna geçmek zor değil, defalarca yaptık. Pendik Belediye Başkanı etrafa astığı afişlerde “En Baba Günümüz Kutlu Olsun” demiş. Biz de kendilerine gönderme yapmak istedik ve tura bu adı verdik. Biraz argo bir hava oldu değil mi? Acaba kaç çeşit baba vardır? Aklıma 6 tane geliyor: İskele babası, Şam Baba, Mafya babası, Noel Baba, Bektaşi Babası, Gül Baba... Başka?

İstanbulMarina’da dondurma isteğimizi Mado’dan karşılıyoruz. Topu 5,5 lira olmuş. Ama tadı güzel, neme lazım. 2’şer topu kafeterya önünde götürüyoruz. Güvenlik görevlisi uzun süre bizi kesiyor. Hafiften gelir gibi yapıyor ama az kala yön değiştiriyor. Bekledim, gelsin de itiraz etsin durmamıza. Bunların da bazıları işgüzar oluyorlar. Orada durma, buraya girme. Gelin-güvey olan çok. Bir keresinde YK-Sanat’a çıkıyorum. Sırt çantamda aldığım bir şişe içki var. X-cihazında görüyor, bununla giremezsin diyor. Nasıl-niçin-neden sorularını cevaplayamıyor. Belli ki gelin-güvey durumları. Amirini aratıyorum. Uzatmayayım, tabii ki giriyorum sonunda şişeyle JJJ Daha sonra şikayetime gelen cevaptan, YKS’nin böyle bir talimatı olmadığı, güvenlikçinin işgüzarlığı olduğu anlaşılıyor.
Dragos kazı alanı

Gezimiz sahilden Bostancı’ya kadar sürüyor. Maltepe’ye kadar asfalttan, sonrasını bisiklet yolundan. Dragos’ta kazı alanını gezmek istiyoruz ancak kilitli olduğundan bunu gerçekleştiremiyoruz. Belediyenin sayfasında; 1974-1977 yılları arasında, sahilindeki Tekel Sigara Fabrikasına ait kamp alanında yapılan kazı çalışmalarında, Geç Roma, Erken Bizans Dönemine ait hamam kalıntısı tespit edilmiştir. Hamamın 6. yy’da yapılmış olduğu ve 14. yy’a kadar kullanıldığı da belirtilmektedir. Eski dönem kazılarından sonraki çalışmalar, Kartal Belediyesi Başkanlığı’nın projelendirilmesiyle 2010 yılında ilk olarak Hamam kalıntısından başlamış daha sonra güneyindeki kilise ve batısındaki bir yapı kalıntısı ile devam etmiştir... denilmekte.

Bostancı Caffé Nero’da verilen bir molayla biraz nefesleniyor, biraz da kafein takviyesi almış oluyoruz. Dikkat çekici şekilde bisikletli geçiyor önümüzden. Oldukça yaygınlaştı. Korona’nın katkısı mı acaba?

Bağdat Caddesi belki de İstanbul’un en güzel caddesi olma özelliğini halen korumakta. Hem yol kenarındaki muhteşem Çınar ağaçları, hem mağazaları, kafeleri, lokantaları ve de ahalisi ile çağdaş bir görünümde. Bugün trafik de öylesine sıkışık değil, hızlıca Göztepe’ye gelebildik. Firuzan’ın buradaki veterinerine uğrayıp bakımını üstlendiği köpeği ziyaret ediyoruz. Kocaman bir Kangal, yaşlıca da. Sokağa atılmış, açlıktan ölmek üzereyken Firu bulmuş. Şimdi yavaş yavaş kendine geliyor, ama halen ayakta durmakta zorlanıyor.

Artık dönüşteyiz. Hızla sokak araları, ana caddeler, alt geçitler, trafik ışıkları, kavşaklar, arabalar, otobüsler, yayalar geride kalıp eve vardığımızda saatimiz 58 km’yi gösteriyordu.














bisikletle “En Baba Gün”de Tur: Dudullu-Ferhatpaşa-Yakacık-Pendik-Bostancı-Göztepe-Dudullu

Tur tarihi: 21 Haziran 2020
Kat edilen mesafe: 58,60 km.
Ortalama hız: 15,9 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 3 sa. 41 dk., dışarıda geçen süre 5 sa. 35 dk.
En yüksek sıcaklık 36 ˚C, en düşük 26˚C, ortalama 31,8 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 568 m, kaybı (iniş) 570 m.
En düşük irtifa 0 m., en yüksek 223 m.





Sağımız tepe, hafif de ormanlık. 

Solumuz lojistik şirketleri, araç parkları, hurdacılar,
 bir iki lokanta, otelimsi bir yer.


Eski bir Amerikan okul otobüsü önünde bir hatıra fotosu alıp... 

... Maltepe Cezaevi yönüne doğru pedallamaktayız.


Yakacık, dev Çınar ağaçlarının altında bulduğumuz taburelere
 yerleşip çaycıdan soda ısmarlıyoruz. 

Arkamızdaki ağaç 1714 tarihli Doğu Çınarı 


Burası güzel bir mekan. Ağaçlar öylesine keyifli hale getirmiş ki
 ortalığı. Eskiden daha çok bank-masa bulunurdu.


Yakacık sonrası biraz daha Velibaba’ya doğru tırmanıyor, ancak
 huzur evlerinin yakınlarından kendimizi sahil yoluna doğru salıyoruz. 

Pendik Belediye Başkanı etrafa astığı afişlerde “En Baba Günümüz
 Kutlu Olsun” demiş. Biz de kendilerine gönderme
 yapmak istedik ve tura bu adı verdik. 

İstanbulMarina’da dondurma isteğimizi Mado’dan karşılıyoruz.