16 Eylül 2008

Poyraz - Anadolu Feneri, Erim'le


Hafta sonu yaklaşıyordu ve kısa da olsa bir yerlere gitmeden geçmesini istemedim. Sarkis’i aradım, çalışıyordu - gelemem dedi. Erim’i aradım, olur dedi. Hemen bir program yaptık. Neresi olsun, haydi Kilyos tarafına dedik, sonra aklımıza daha güzeli geldi: Anadolu Feneri. Zaten yaz tarifesinin de son günüydü (13.09.08) ve istesek de yaza kadar denizden Poyraz’a gidemeyecektik. Şehir Hatları, yaz aylarında Sarıyer’den Poyraz’a gemi kaldırıyor, sabah 8:45 ’de. Erim sabah ilk gemiyle (6:30) Karaköy’e geçti. Buluşma yeri olarak Beşiktaş’ı seçmiştik, saat 7:15 dedik. Herhalde rahat rahat 1,5 saatte Sarıyer’e ulaşırız diye düşündük (sonuçta o kadar sürmedi bile, 1 saat yetti de arttı).

Yakın oturduğumdan, ben sabah 7’ye az kala çıktım evden, sadece bir yokuşu inecek (Ihlamur yokuşu) ve sonra dereboyunca Beşiktaş’a ulaşabilecektim, en fazla 10 - 15 dakika sürüyor.. Beşiktaş’a varırken yanımdan bir bisikletli daha geçti, demek ki başkaları da varmış erkenden yola çıkan dedim ki hemencecik Hakan Yazman arkadaşımı tanıyıverdim. (hani yüksek kadansla ilgili bilgilendirici yazısıyla övgü toplayan arkadaş, ben de çok şey öğrendim bu yazıdan. Okumayanlara tavsiye olunur ).

Selamlaştık ve yolumuza devam ettik. Sonra gördüm ki aynı noktayı buluşma yeri seçmişiz - üst geçitin altı. Onlar da sabah erkenden buluşup 7:40 vapuruyla Bebek’ten Kanlıca’ya geçeceklermiş, oradan inişli çıkışlı Riva yapacaklarmış. Az sonra 6 kişi oldular ve yol bisikletlerine atlayıp vın diye gözden kayboldular. Biz o kadar hızlı değildik, ağırdan çıktık yola, daha fazla zamanımız vardı. Neyse uzatmayayım, bastık pedallara Sarıyer’e doğru. Hava nedense kapalıydı, hiç de böyle olacağını söylememişti TV. Belki de iyi oldu, fazla terlemeden gittk. Sarıyer’e vardığımızda daha yarım saatimiz vardı gemi kalkışına, kahvaltı da etmemiştik, haydi dedik biraz börek yiyelim ve iskeleye en yakın olan Hünkar Börekçisi’ne giriverdik. Bisikletleri kapıda bırakıp üst kata çıktık ve oracıkta 250 gr suböreğini bir ayranla miğdeye indirdik. Doymadık bunla tabii ve bir 250 gr daha paket ettirip Poyraz’a götürdük. Börekler güzeldi, kilosu 16 lira (pek de ucuz değil ama), ayranlar da 1 lira.



Herhalde artık mevsimi geçti diye pek fazla yolcu yoktu gemide, bunlar küçük gemiler. Daha doğrusu motorbotlar. Yarım saat sonra Poyraz’daydık.

Liman çıkışında geçen sefer de gördüğüm “ne alırsan 1 lira” tezgahına rastladık. Vallahi öyle çok şey var ki - bisiklete ait de çok şey var - mutlaka birşeyler buluyorsun alacak. Mesela 1 liraya lastik yamaları var (yapıştırıcısız, 36 ad.), hani hepimizin kullandığı, hem de yuvarlaklardan. O kadar çok ki ömür boyu yeter. Ben kendime bir cımbız aldım 1 liraya. Neden mi, son Trakya gezimde Fikret Albay ihtiyaçlar listesinde bulunduruyordu. Bir sefer lastiğe girmiş dikeni ancak bir cımbız yardımıyla çıkartabilmiş ve ufacık dikenin ne büyük dert açtığını anlattıktan sonra ben de ihtiyaçlar listesine eklemiştim.

Kısa bir köy turu attıktan sonra dimdik rampayı (kısa ama bezdiriyor) çıkıp çayhanelerin (2 tane) bulunduğu terasa geldik. Az kişi vardı oturan – birkaç yaşlı balıkçı, hem sezon bitmiş hem de Ramazan nedeniyle olsa, ilk çayevine oturduk. Diğeri daha burunda bir yer. Geçen geldiğimde burası parayla kahvaltı veriyordu ve dışarıdan yiyecek kabul etmediğinden oturmamıştık. Alışkanlıktan herhalde bu sefer de oturmadık.

Denize - limana nazır ikinci kahvaltımızı gene ayranla başlayıp çayla bitirdik. Burada çaylar 75 krş, ayranlar 1 lira. Biraz turistik olma isteğinde Poyraz köyü. Bunu geçen sefer de tutumlarından çıkardım. Hani sezon kısa diye midir, çabuk para toplamak istiyorlar.

Çaycı amca bu sefer pek güleryüzlü değildi. Belki de oruç durumları vardı. Ayağımızı sandalyeye koyduk diye homurdandı - beni sadrazama benzetti. Ben de çok gördün demek ki bana sadrazamlığı deyip biraz şirinlik yapmaya çalıştımsa da pek oralı olmadı.

Poyraz’daki molamızı bitirip köy çıkışındaki meydana kadar iterek gittik, dik bir yokuştu. Mide de dolu olunca zorlanmayalım dedik. Ama sonra atlayıp, seyyar manavdan muzlarımızı da alıp yola koyulduk. Çok güzel bir yol burası, keyifle gidilen. Hava da kapalı olduğundan terlemeden çıktık yokuşu ve 2,5 km sonra Anadolu Feneri - Anadolu Kavağı / Beykoz ayırımından sola, Fener'e doğru saptık.

İnişli bir yolla 3 km sonra Fener’e ulaştık. Burası gerçekten çok güzel. Rumeli Feneri’nden çok çok daha güzel.

Fener'in yanına kadar çıkabiliyorsun, istersen banklarda uzanıyor, istersen yemek yiyebileceğin masa bile var. Biz bakkaldan aldığımız meyva suyunu içerek ve boğazdan geçen gemileri seyrederek oyalandık.

Bizden sonra motosikletçiler geldi, kaskları, deri giysileri ve dizlikleri ile daha göz kamaştırıcıydılar.
Öğreniyoruz ki fener 1933 yılında Fransızlara verilmiş olan 100 yıllık imtiyaz hakkı iptal edilerek bize geçiyor.

Fenerden çıkıp yol ayırımdan sola Kaynarca yönüne doğru saptık. İnişli bir yolla askeriye kapısı önünden geçerek, hafif inişli çıkışlı bir yolla 4,5 km sonra Kaynarca’ya vardık. Yolun trafiği yok denecek kadar azdı. Yan yana giderek sohbet etmek için çok güzel bir yol. Birkaç damla yağmur yağınca aman dedim, hiç hazırlıklı değilim bu duruma - sakın ha!! Kaynarca çıkışı gene sola saptık (Riva / M. Şevketpaşa yönü). Sağ Beykoz’a gidiyordu. Şimdi yol dikleşti ve yanımızdan 2 tane TIR’ımsı çelik kasa kamyon geçti ki, ortalık toz duman oldu. Yani bu kadar toz yutmak da hiç hoş değil, hani sinirlendik duruma. Neyse ki devamı gelmedi.

Sağ - sol ev dolu, kimisi köy evleri, kimisi ise bayağı güzel villalar diyebiliriz. Burayı geçerek hep M. Şevketpaşa tabelasını takiple 3 km sonra genişçe bir ana yola geldik. Sol Riva, sağ Kavacık / Çevreyolu diyordu. Burada yönümüzü şaşırdık, biz Zerzevatçı’ya gitmek istiyorduk ve sandık ki sola gitmemiz gerekiyor. Biraz gittik ama içimizde bir şüpheyle. Önümüze ilk çıkan vatandaşa sorduk ve ters yönde olduğumuzu anlayınca aynen tornistan ettik. Meğersem Riva yolunda ilerliyormuşuz. Neyse gelecek sefer Riva’ya gitmek istiyoruz, yolunu öğrenmiş olduk. Vatandaş bize yolu tarif etti, dümdüz gidin ana yoldan, 2,5 km sonra sağda caminin karşısından sola (M.Ş.Paşa) sapınca Zerzevatçı’ya varırsınız dedi. Aynen böyle oldu. 1 km’lik hafif bir çıkıştan sonra, sol M.Ş.Paşa, sağ ise Zerzevatçı’ya gidiyordu ve 2 km kadar daha gidip köye vardık.

Burası adından anlaşılacağı üzere sebze bahçeleriyle dolu bir köy. Heryerde tezgahlar ve üzerlerinde domates, hıyar, incir, fasulye gibisinden sebze dolu - bahçeden taze taze. Vallahi dayanamadık ve bir tanesinin önünde durup (sahibi de yoktu, kafamıza göre bir fiyat biçip, otlanmaya başladık) Biraz para bırakıp (160 kuruş) domates, hıyar incir falan yedik, komşu kızla sohbet ettik (Aksigorta’da çalışıyormuş ve köy hayatından epey uzakmış. Biz de bisikletçinin nasıl sigorta ettirileceği konusunda bilgi edindik). Yolda gördük ki İstanbul’dan çok araba alış - veriş yapmaya gelirmiş buraya. Ehh ben de eve taze fasulye aldım 1 kilo ve arka çantama yerleştirdim, Erim’se domatesleri götürdü eve. Köyün çocukları ile çıkışa kadar (sola Polonezköy yönüne doğru, sağ Kavacık / Çevreyolu) birlikte pedal basarak ve onların akrobatik hünerlerini alkışlayarak Zerzevatçı köyünü bitirip Polonezköy’e devam etmeyip, sağa sapıp hemen arkasından gelen Görele köyünde (burasını yıllar önce Giresun’dan gelenler kurmuş) bir bisikletçi arkadaşımıza, Mete Yıldız (Kaptan)‘a uğramak için mola verdik. Aslında geziye Mete de katılacaktı ama gece mesaisi uzun sürdüğünden bu sefer pas geçti. Bürosunun önüne yerleştik, yeni aldığı bisikleti (Bergamont) inceledik ve deneme sürüşleri yaptık. Çok güzel, Almanya’dan gelmiş bir şehir bisikletiydi. Hani Almanların bisikletleri vardır ya, 8 şeklinde gidon, çamurluk, bagaj, ön göbekten dinamolu konforlu bir 28” lik. Sarkis görmeliydi, onun kalemi.

Sohbet sohbet derken annesinin demlediği çaylar, cevizler, fındıklar, incirler, vallahi güzel bir ikindi kahvaltısı çektik. Bakmışız ki saat 6 olmuş ve kalkmasak akşam yemeğini de yiyeceğiz, ondan sonra dönüş daha da zorlaşacak diye müsade isteyip Acarlar’ın önündan (2 tane kule dikmişler, villalar yetmedi herhalde. Bu ara Acaristanbul orman arazisine girdiği için durdurulmuş inşaatları). Kavacık üzerinden Anadolu Hisarı’na bir iniş ki – sormayın - uçtuk. Sonra sahilden basıp Üsküdar’a vardık. Ben oradan motorla Beşiktaş’a ve Bebek’e devam ettim. Erim’se Kadıköy üzerinden evine dönüş yaptı.

Hava da kararmaya başlamıştı bile.

Güzel bir gezi oldu, sakin ve terletmeyen. Sonuçta gene de 75 km yol ve 5 saat bisiklet üzerinde zaman geçirmişiz. 1662 kalori ve 145 gr yağ da cabası işin.

Artık havalar yağışlı geçecekmiş denildi - bu hafta sonu. Yağmurlukları çıkartma zamanı.

Not: Fotolar Erim’den.

Aynı bölgeye başka bir gezi için Haydı kalkıyor... Poyraz bir iki, Poyraz Altılısı

Kaynakça: