12 Mart 2013

Ballıca: Yağacak mı? / Yağmayacak mı?

Hafta ortasından başladık meteoyu takibe. Yağış diyordu. Şimdi yağmur yağarken, bir mecburiyetin yoksa, pek de çıkmak istemiyor canı adamın. Ama cuma günü aniden yağış işareti kalktı meteonun sayfasından. Bir sevindik ki, çocuklar gibi. Hemen pazara Ballıca yapalım dedik. Gene de ihtiyatlı davranmak için cumartesini beklemek istedik. Çünkü kimi yok, kimi var diyordu.

Duyurduk, pek ses gelmedi. Olsun çıkalım dedi Firuzan.

Cumartesi akşamı Cengiz’den telefon: ”Ne yapıyoruz, çıkıyor muyuz? Emin abiyle geleceğiz”. “Tamam, biz de niyetliyiz”. “Sabah yedibuçukta tekrar meteoya bakıp karar verelim”. “OK”.

Pazar 7 olmadan kalktım. Geceden eşyaları hazırlamıştım, çok rahat oluyor. Düşünmeden giyinmeye başlıyorsun. Ama ilk işim meteoya bakmak. Yağmur yok ve var, varsa da hafif. Öğleden sonra. Hava pırıl pırıl, moral verici ve davet edici. Hemen Cengiz’e bir SMS “Çıkıyoruz, 8.30 Haydarpaşa’dan hareketle Pendik”. Telefon çalıyor, Serhan: “Gidiyor muyuz?”. “Geleceğinizi neden söylemediniz, biz çıkıyoruz bile”. “Öyleyse Haydarpaşa’da buluşuruz”.

Toparlandık ve çıktık. Akbiller boş, sabah sabah nereden dolduracağız. Neden istasyonlara koymazlar ki dolum aleti?!! Köşedeki büfede ‘Akbil Dolum’ yazıyor, hemen doldurttu Firuzan ve kurtulduk Haydar’a gitmekten. Kızıltoprak’tan bineceğiz.

Derken çalan telefonda Serhan: “Geldik, neredesiniz?”. “Biz Kızıltoprak’tan bineceğiz”. ”Tamam trende buluşuruz ama 8.20 ve 8.40 var. 8.30 yok”. “Nasıl olur, internette 8.30 yazmış. Peki o zaman 8.20’ye yetişelim”. Hemen Cengiz’e de saat değişikliği haber veriliyor ve trene atlanıyor.

Her seferinde aynı merakı ve heyecanı yaşıyorum. Acaba tek biletle mi yoksa çiftle mi geçeceğiz. Bu sefer tek biletle geçtik. Yani velespitlere basmadık. Ya gişedeki atladı, ya da... Herhalde TCDD bisiklet sever olmadı.

Vagon boş, dayadık 4 koltuğa bisileri ve tıngır mıngır yol alırken Serhan’dan mesaj: “Son vagondayız”. İyi, biz de sonrakinde ama... işte aması var. Onlar daha hareket etmemişler ama biz hareket halindeyiz. Meğerse biz 8.20’ye binmişiz onlar 8.40’ı bekliyorlar. Arada da 8.30 varmış. Gardaki panolara eksik yazılmış (bir TCDD azizliği!).

Bostancı’dan Cengiz bindi. Emin tembellik edip gelmemiş. 40 dakika sonra Pendik istasyonunda, Serhan ve Gültekin’i bekliyoruz. Onların da gelmesiyle ilk hareket fotosunu çekip yola koyulduk (9.27).



















Pendik sahil yolundayız. Cengiz’in gelen bir telefonla irkildiğini görüyorum. Telaş içinde “İstasyona acele dönüyorum foto çantamı unutmuşum, aradılar”. Haydaaa...

10 dakika sonra gene yanımızda. Yüzünde bir rahatlama. Yani kaybolsaydı kabus olurdu tam anlamıyla. Sen git Amerika’dan onca aleti edevatı al gel, burada kaybet. Adam kafasını yer.

Beşli bir grup olarak İstanbul Park yoluna doğru pedal çeviriyoruz. Unutmadan, bugün ayrı güzel bir gün. Uzundur görmediğimiz dostlarımıza da rastladık. Sahil yolunda önce Sarkis sonra da Sezai ile karşılaşmak çok sevinç verdi. Her ikisini de çok özlemiştik. Sonra İstanbul Park yolunda Alphan ile karşılaşmak. GPA turunda çok güzel anılarımız olmuştu.

Hava muhteşem, istesen bu kadar güzel olmaz. Rüzgar arkamızda, neredeyse o götürüyor. Ballıca sapağından giriyoruz. Az sonra köpeklerin diyarına geldik. Firuzan yanındakileri paylaştırıyor. Hepsi çok mutlu. Zaten ablalarını tanıyorlar. Her gün düzenli bir şekilde Firuzan iş dönüşü, bazen öncesi onları besliyor. Biraz olsun açlıklarını susuzluklarını gideriyor. O nedenle etrafını sarmışlar, ellerini yalıyor, sevinçten kuyruklarını sallıyorlar.

Ballıca’nın en güzel yanı orman içinden giden giriş yolu. Burnunuza çamların kokusu çarpar. Güneş ağaçların arasından yüzünüzü, sırtınızı okşar. Sessizlik hakimdir. Bazen dallarda koşan bir sincap görünür. Tüm yollar böyle olabilse diye içinizden geçirirsiniz.







 













Ballıca'da Ramazan Bey’in çayevindeyiz (11.45 / 25,2 km). Camdaki tanımıyla ‘Karaylar Krathanesi’. Özelliği ‘Krathane’ olması. Yani ‘Kr’ ile yazılması. Çaylar tekli çiftli olarak gelmekte. Masaya herkes malını çıkartıyor. Bisküviler, kekler, sandviçler, simitler, börekler, hıyarlar... Sofra zengin, iştahımız fazla, silip süpürüyoruz.

Hava gölgede serin ama. Güneş diyor Firuzan ve giriyor altına. Artık yola çıkma vakti diyerek Ramazan Bey’le ve kahvedekilerle vedalaşıp kısa bir köy turu atmak üzere atçılık kulübüne doğru pedallıyoruz. Kulübün sahibesi hanımefendi her gelişimizde bize ilgi gösterir. Bu sefer de atlarla, atçılıkla ilgili geniş bilgiler vererek cehaletimizi hafifletiyor. Arap atı İngiliz atı farkı, kaybolan nesiller, uzun mesafeli at yarışları...

Kafamızda Ballıca sonrası Tepeören üzerinden geri dönmek vardı. Ama nasıl olduysa bir Kurtdoğmuş lafı açıldı ve  buradan bir yolla oraya gidileceği konuşuldu. Hanımefendiden alınan yol tarifiyle ekip demir atlarına atlayıp köyün arkasından giden stabilize yola girdi (13.00). Bir iniş sonrası çıkış sonrası iniş sonrası çıkış sonrası iniş sonrası çıkış... 

Anlayacağınız lunaparktaki inişli çıkışlı raylı alet gibi, 'roller coaster' dediklerinden. Bazı bölümler taşlı ve yağmur suyu kanallı. Biraz zor iniliyor ince tekerlerle. Ama olmuyor da değil. Ekip kah iterek kah pedallayarak ilerlemekte. Tepede de kara bulutlar gelmekte. Saat da 14’ü geçmekte. Yani meteonun verdiği tahmine yaklaşılmakta. Ve tam 14.30’da ilk damlalar düşmekte. Sığınsak mı, sığınmasak mı? Tam ağaçların altına giriyoruz yağmur diniyor. Zaten öyle de pek sert yağmamakta. O zaman devam. Gene iniyor çıkıyoruz derken bu sefer bulutlar yüklerini bizim üzerimize cömertçe boşaltmaktalar. Gittiğimiz toprak yol bir asfaltla buluşuyor. Burayı tanıyor Firuzan: “Şile yolu değil mi bu?”

Öyle bir yere geldik ki, ağaç yok etrafta. Kaldık asfaltın üzerinde yağmurun altında. Yapılacak tek şey ıslanmanın keyfini çıkartmak. Gültekin öncü birlik olarak basmış gitmiş yokuşun sonunda minnacık görünüyor. Cebinden ulaşamadık, haber verelim ki yanlış yoldayız, dönmeliyiz. Hani tanımasak yolu Şile’de bulacağız kendimizi, Kurtdoğmuş yerine.

10 dakikalık yağış bir renk katıyor. Daha fazla olsaydı rezil olurduk ama bu kadarı keyifliydi.

Yağmurdan sonra çıkan güneş kadar güzel bir şey yoktur. İçinizi ısıtır, ıslaklığınızı kurutur. Bize de aynen bu oldu. Sırtımıza vuran güneşle rüzgara karşı pedal basarak geri dönmekteyiz. İlk gelen köy Göçbeyli. Buraya sıkça geliriz. Hatta son gelişimizde bir yelek unutmuş, defalarca arayıp, gelip sormamıza rağmen bulamamıştık. Kara listeye almıştım burasını. Gene aynı kahvede oturuyoruz (15.20). Acıkan karınlarımızı çay eşliğinde doyuruyoruz. Fotolar çekiyoruz. Özellikle Cengiz, yeni makinesiyle daha da mutlu olarak fotoroman çekmekte (16.00).






















































Şemsiyenin tarihi

Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.

Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizcede şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.

Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.

Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler şırıl sıklam ıslanıyorlardı.

Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi.

Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.

Göçbeyli’den sonra İstanbul Park önünden Pendik yapacağız. Oradan da sahilden Kadıköy. Farlarımız da var, karanlık sorun değil.

İstanbul Park karşısında bir otopark alanında vahşi sürücüler araba lastiği aşındırma eğitimi almaktalar. Ortalık viyak viyak lastik öttüren arabalarla dolu. O yetmiyormuş gibi bir de motorcular akrobasi gösterisindeler. Ön tekeri havaya kaldırmaca, kukaların arasından geçmece... Bir gösteri sirki sanki burası (16.30). Bir de buradan çıkıp hızını alamayan çoluk çocuk yanınızdan yakın geçerek aklım sıra sizi korkutmaya çalışmakta. Yer miyiz!

Sabahki rüzgar desteği dönüşte engele dönüştü. Artık karşımızdaydı. Sahil yolunda biraz yön değiştirdi ve yana geçti (18.00). Farlarımızı takıp bir iki mola daha vererek (19.00-19.30 Dragos), biraz da üstümüzü kalınlaştırarak devam ediyoruz. Önce Bostancı’da Cengiz, sonra Kızıltoprak’ta biz ayrıldık (20.45). Serhan ve Gültekin ise karşıya geçmek üzere iskeleye yöneldiler.

Bir şey daha var. Günün son gösterisi sahil yolundaydı. Suadiye çıvarındayız. Bir gümbürtü. Ne görelim? Araba elektrik direğini devirmekte. Durmuyor, çimlerin üzerinde devam ediyor. Kaputtan dumanlar. İçinde 4 tıfıl. İniyorlar şaşkın vaziyette. Polis hemen bitiyor yanlarında.

93 küsur kilometre tutmuş bu turumuz. Keyifle, heyecanla, rüzgarla, yağmurla ve güneşle geçti.




















Foto katkısı için Cengiz ve Firu’ya teşekkürler.


 















Pendik-Ballıca-Göçbeyli-Pendik-Kadıköy Turu

Tur tarihi: 10 Mart 2013
Kat edilen mesafe: 93,4 km.
Ortalama hız 14,2 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 6 saat 34 dk., dışarıda geçen süre 12 saat 27 dk.
En yüksek sıcaklı 26 ˚C, en düşük 12 ˚C, ortalama 18,8 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 1352 m, kaybı (iniş) 1352 m.

Garmin yol bilgileri Ballıca Mart2013

Tur bilgisi: Tren pazar günü olduğundan mesai saati uygulaması yapmıyor. Bisiklete bilet kesiyor. Şansınız varsa memurun bazen almadığı da oluyor.

Pendik’ten Sabiha Gökçen ayrımına kadar yer yer düz ama hafif tırmanış, sonra dikleşen bir çıkış ve Ballıca-Kurtdoğmuş sapağına kadar iniş. Buraya kadar yol kaymak asfalt ve güvenlik şeridi var. Ancak solunuzdan hızla araç geçmekte. Sapaktan sonra yol daralıyor, asfalt 2. sınıf oluyor ama daha sakin ve boş, inişli çıkışlı.

Ballıca sonrası Ömerli Barajı yolu stabilize, inişli çıkışlı.

Göçbeyli-Pendik yolu 1. sınıf asfalt. Sabiha Gökçen’e kadar inişli çıkışlı, sonrası düz ve hafif iniş, Pendik sahil yoluna kadar.

Ballıca ve Göçbeyli’de bir kahve ve bakkal var. Lokanta yok.