21 Ağustos 2012

Bayram

Deliye her gün bayram derler ama bu bayram benim için çifte bayram oldu. 19 ay önce yaşanan kaza, ameliyat, fizik tedavi, sonra takılanların çıkartılması ve benim olaya olan öfkem sonucu bunca zaman bisikletten uzak kaldım. Benimle beraber Firuzan da kendini çekince, bizler bu güzelliklere baka kalmıştık. Ama arzu öylesine güçlendi ki ve istediğim şartlar da oluşunca bu bayramda açılış yapalım dedik ve hazırlandık. Önce onca zamandır yatan velespitlerin bakımı yapılmalıydı. Tozu toprağı temizlendi, zinciri yağlandı, lastikleri şişirildi, ekipman gözden geçirilip hazır hale getirildi. Sırada unuttuğumuz alışkanlıkları hatırlamak vardı. Bu mevsimde ne giyerdik-ne alırdık’ları da tamamlayıp bayramın ilk günü şöyle bir mahallede turladık. Çok merak ediyordum, nasıl bir duygu yaşayacaktım? Acaba içimde bir tedirginlik, bir ürkeklik olacak mıydı? Ama bunların hiçbirinden eser yoktu. Aynen bıraktığım yerden bisikleti devraldım. Sadece ilk binişte ayaklarımı ‘cale-pied’lere takmaktan çekindim. Çıkartamazsam kaygısıyla.

Artık dolaşmaya hazırdık ve ertesi gün için program yaptık. Sahile inip Pendik’e doğru bir gidelim, halimizi görelim. Ha unuttum söylemeyi: Geçen zaman içerisinde ikamet adresi de değişmişti. Nişantaşı’ndan ayrılmış Ümraniye’ye gelmiştik. Buradan nasıl çıkış yapacağız, daha bilmiyorduk. Bu duruma karşın bir de taşıyıcı almıştık. Hani belli bir yere kadar gidip oradan pedallamak düşüncesiyle.

Ertesi sabah, yani 20 Ağustos, bayramın ikinci günü hazırlığımızı tamamlayıp yola çıktık. Bayramın boşluğundan yararlanırız, yolları tanıyalım diye arabasız gitmeye karar verdik. Bulunduğumuz yerin adı Tatlısu, Ataşehir’in karşısına düşüyor. Şu finans merkezi yapmak istedikleri yere yakın sayılır. Güzergahı şöyle çıkardık: Ataşehir-Gümrük-K. Bakkalköy-Bostancı.
















Gerçekten de bayramda İstanbul boşalmıştı. Yollar tenhaydı ve kolayca Bostancı sahiline inebildik. Bulunduğumuz yer de yüksekçe olduğundan fazla tırmanmadan rahat bir şekilde. Buradan Pendik yönüne hafif hafif pedal basmaya devam ettik. Gelmeyeli buralarda da epey değişiklik olmuş. Yeni yeni inşaatlar oluşmuş. Sahilin bir kesimi gene, sanırım Maltepe tarafı, eğlence adası adıyla doldurulmaya başlanmış. Bahçeler çiçeklendirilmiş, ki bu güzel olmuş. Eski yerleri yeniden görmek çok heyecan vericiydi. Az sonra her zaman mola verdiğimiz Dragos belediye tesisleri göründü. Bir çay iyi gelirdi diyerek boş bir masaya yerleştik. Dikkatimizi az ilerimizde oturan bisikletliler çekti, 4 kişiydiler. Aralarından birisi bizi masalarına davet edince tekliflerini kabul ederek yanlarına oturduk. Tanışma faslında Candan ve Nur’un evli, Melih ve Emine’nin sevgili olduklarını öğrendik. Tabii konu bisiklet ve onun dünyası, ardından Herbalife oldu. Yeni arkadaşlarımız bu ürünleri büyük bir titizlikle kullanmaktaydılar. Bize faydalarını ayrıntılı bir şekilde anlattılar. Daha önce HL adını duymuştum ama bu kadar bilgiye sahip olmamıştım. Etkileyici bir tanıtım oldu. Gerçi bir şeyin üzerine çok fazla mucizevi değerler yüklemekten yana olmasam da merakımı çekti, daha yakından tanımak isterim. Hatta önümüzdeki zamanda bisikletçilerin beslenmelerine ilişkin bir etkinlik olacağını öğrenmem daha da heyecanlandırdı beni.

Neyse uzatmayayım, Tuzla’ya gittiklerini söyleyince “biz deee” diyerek aralarına katıldık. Hep birlikte Tuzla’ya varıp, onlar köfteciye biz de çorbacıya yerleştik. Sonra sahilde bir çay bahçesinde ağaçlar altında birer sodayla (ama kazık bir yer, sodalar 2 lira) gevşedik. 

Aynı yoldan dönüşe geçtik. Ancak hiç hesapta olmayan bu mesafe, hamlamış vücudumu yormaya başladı ve geride kalır oldum. Sırtımda  bazı ağrılar ve popomda yanmalar vardı. Aslında biraz daha antrenman yaparak gelmeliydim. Neyse diyordum kendime, ha gayret oğlum. Bak Nur önde nasıl biniyor? Neden mi Nur? Nur yeni başlamış ve öylesine rahat gidiyordu ki, hep onu örnek aldım. Candan zaten canavar gibi biniyordu, Melih ve Emine yol bisikletleriyle uçuyorlardı. Firuzan da zaten iyi durumdaydı.
















Bu şekilde Kartal’a kadar geldik. Yorulanlar için bir mola diye Erzincan Çay Bahçesi’ne konuşlandık. Çaylar, sodalar falan derken ne oldu, nasıl oldu Candan fenalaştı, kendini kaybeder gibi oldu. Hepimizi bir telaş aldı. Bu durumda yapılması doğru olan nedir’i de pek bilmiyoruz. Kimi kolonya, kimi su, kimi hava dedi. Candan sakin bir yere yatırıldı ve orada kendine gelmesi beklendi. Ne olmuştu? Sonradan “gittim-geldim” esprisi yapılsa da hepimiz korkmuştuk. Buradan tekrar geçmiş olsun diyorum. Biz sizleri çok sevdik ve daha çok birlikte pedallamak istiyoruz. Kendinize iyi bakın. Her şeye sinirlenmeyin lütfen.

Güneş batmaktaydı ve Bostancı’da arkadaşlardan ayrılıp dönüş yoluna girdik. Ama lay lay indiğimiz yol bir tırmanıştı ve trafik çoğalmıştı. Pilim de bitmek üzereydi. Zorlanarak da olsa Gümrük’e kadar gelebildim. Benim yolum Bostancı’da bitmeliydi. Ama olamadı tabii. Neyse gümrük sonrası kolaydı ve eve vasıl olduk. Şöyle bir baktı Firuzan saatine: 78,9 km - 5 saat 46 dk. sürüş. Ehh yani, 19 ay yat ve sonra bu kadar yol yap, elbette ağrır sırtın kıçın diyerek duşa attım kendimi. Tepeden inen su yüzümdeki tuzu dudaklarıma taşıdı. Kollar ve bacakların açık kalan yerleri kızarmıştı. Bisikletçi yanığına kavuşmuştuk :))

İşte anlayacağınız tekrar bisiklet üzerindeyiz ve bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Siz de bizi izlemeye devam edin :))



İlginizi çekebilir RF10