12 Haziran 2017

[bisikletle]Türkiye: Hititlerin İzinde (Sarıkaya–Boğazlıyan)

14 Mayıs 2017, Pazar / Sarıkaya – Boğazlıyan, 64 km (8. gün)

ÖE biraz lüksten uzaktı ama iyi uyuduğum ÖE’lerden oldu. Akşam da salondaki masaya yayılıp işlerimi kolay hallettim, internet bağlantısı da iyiydi. Kahvaltı olmadığından acelem yok. Biraz oyalanıyorum yatakta, tabletten bazı haberleri okumaktayım.

Her akşam saçıl sonra sabah toparlan. Göçebelik zor iş. Neyse gün geçtikçe eşyaların yeri daha netleşiyor. Her gezide bir şeyler, pratik düşünceler çıkıyor. Torbaların işaretlenmesi. Aklıma iplerine renkli boncuk takmak geliyor. 3 tane sarı var, 1 kırmızı, 1 mavi torba. Bir kere, aynı işe yarayanları aynı torbada tutmak pratik bir çözüm oldu.

Nejdet Bey geldi bile. Anahtarı masaya bırakacaktım yoksa. Bisikleti alt kattaki salona almıştı, daha güvenli diye. Burada daimi kalanlar var. Mutfak, çamaşır makinesi falan kullanılıyor. Aslında önceki gün Sorgun’da yıkamış olmasaydım, burada da olabilirdi. Küçük ÖE’lerde bu gibi işler daha kolay. Büyükler hafiften otel olma durumundalar.

Nejdet Beyl’e çekilen bir hatıra fotosu ve haydi bastır... Saat 9’u 10 geçiyor. Yokuş aşağı bıraktım kendimi. Pazar olması nedeniyle fazla hareket yok, aşırı yani. Kayseri yoluna çıkıyorum. Hava bugün az puslu. Ama gene de soğuk değil. 3,5  km sonra yol ayrımı geliyor. Sağdan düz gidilirse Boğazlıyan 45 km. Bense biraz yolu uzatıyor (20 km kadar) ve sola köy yoluna sapıyorum (Çayıralan yönü). Çakırca üzerinden gideceğim. Zaten Felâhiye için bu yolu seçmiştim, ama malumunuz yer olmadığından Boğazlıyan-Kayseri eklendi tura. Kayseri güzel bir yer olmalı diyorum. Çok eskiden gitmiştim ama pek bir şey kalmamış kafamda. Sadece Erciyes macerasını unutmuyorum. Arabayla kara saplanmıştık. Geceyi içinde geçirip. Ertesi gün çekiciler falan gelmişti... Ne günlerdi!

Peki kimlerdir Hititler? (7)

Hititler’de Sanat. Hitit Sanatı, köklü Anadolu kültürünün Suriye, Mezopotamya ve hatta bir dereceye kadar Mısır etkileriyle, yeni bir sentezi olarak kabul edilir. Çömlekçilikte, taş oyuntu sanatında, maden döküm, heykeltıraşlık ürünlerinde ve yine madenden üretilmiş hayvan biçimli kaplarda, fildişinden üretilmiş nesnelerde ve mühürcülükte Hitit kültürüne özgü özellikler hemen kendini gösterir. Hititlerde müzik, gerek enstrümantal gerekse vokal olarak, dinsel törenlerin, özellikle çok sayıdaki dinsel bayramın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Bu törenlerde sık tekrarlanan, tanrı heykelleri ya da sunakların önünde katı veya sıvı sunakların sunulması (et, ekmek vb gıdalar veya içki sunumu), kral ve kraliçenin tanrılarla içmesi gibi eylemler sırasında çalgılar çalınır, şarkılar ve ilahiler söylenir, daha görkemli ve etkili bir ortam yaratılarak tanrıların hoşnut olması sağlanırdı. Dinsel törenlerin en güzel betimleri Eski Hitit dönemine ait kabartmalı ve boyalı vazolar üzerinde bulunmaktadır. Bunların üzerinde sahnelerde, metinlerde anlatılanlara uygun olarak çalgıcılar, dansçılar ve akrobatlar yer almaktadır.

Hititler'de Seramik. Kile şekil vermede ustalık ve beceri sahibi olan Hitit çömlekçilerinin, diğer sanat dallarında olduğu gibi saraya ve tapınaklara bağlı personel arasında yer aldığı yazılı kaynaklardan bilinmektedir. Eski Hitit Krallık Dönemi’nde seramik sanatı ustaları yaratıcı dürtüleriyle son derece yetkin ve göz alıcı formlar üretmişlerdir. Genelde çömlekçi çarkı kullanılarak üretilen seramikler, tek renk, et kırmızısı veya açık kahverengi ve parlak perdahlıdır. Kap formları arasında en çok rastlanan gaga ağızlı testilerdir. Hitit İmparatorluk Çağı seramiğinde ise renk olarak beyaza yakın açık zemin, gri, toprak renginin ve bej/kremin bütün tonları egemendir. Eski Hitit Dönemi’nde bilinen formlar devam etmekle birlikte, büyük küpler, çaydanlıklar ve tabakalar günlük kullanım kaplarını oluşturmaktadır.


İstanbul Arkeoloji Müzesi




















Saptıktan sonra yol hafif %3-4’lerle yükseliyor. Rüzgar karşıdan esmekte, güneyden. Ben de güney-güneydoğu yönünde gidiyorum. Fazla araç yoğunluğu yok yolda. Daha çok karşı yönden gelenler. Tek şerit. Yıpranmış bir asfalt. Sağ sol yemyeşil tarlalar. Köylüler ilaçlama işiyle meşguller, kaç gündür görüyorum. Traktörlerin arkasında 2 dev kanat ilaç püskürtüyor. Şeker pancarı ekildiği söylenmişti. Sorgun’da fabrikası var. Bisiklete en çok çocuklar seviniyor. Demin geçerken, beni gördüklerinde “bisiklet, bisiklet” diye bağırıyorlardı.

Sabah meyveli yoğurtla çıktım. Canım çay istiyor şimdi, olsa da içsem, biraz da yanımdaki peyniri atıştırsam :)) Ama yol üzerinde hiçbir şey yok. Ne benzinci, ne köy. Babayağmur 17,8 km sonra geliyor (10.13). Dün tembih etmişlerdi, sağdan parke yol iner, ona gir yoksa düz devam edersen Çayıralan’a gidersin. Söylenmeseydi herhalde düz giderdim. Ok mok yok ki yolda. Burada da kahve daha açılmamış, bir de bugün pazar ya, herkes evinde herhalde. Köylüye soruyorum: kayve nirede? İleride İğdeli Köyü var, orada bak diyor.

18. km’de %20’si tükeniyor bataryanın (10.15). Babayağmur’a sapınca yönüm güneybatı oldu. Şimdi yükseliyoruz, %3-4’lerle başladı, 6 ile devam ediyor. Çok az araba geçiyor. Etraf müthiş, manzaraya doyamıyorum. Asfaltın durumu pek kötüleşti. Çok kabalaştı. Bir de zift sıcaktan erimiş, yer yer ortaya çıkmış. Solda kenarda ancak bir dar alan bulup geçebiliyorum. Şimdiden böyleyse yaz sıcağında hiç buralara girmemek lazım. Yükselerek 1371 metreye ulaştım. Rüzgar bugün hep karşımdan veya yanımdan esti. Bayağı zorluyor, hızımı düşürüyor.

İğdeli’ye güzelce, uçarak indim. Gerçi asfalt çok hız kesiyor, sürtünme fazla, rüzgar da eklenince pek hızlı diyemeyiz... Sonra gene tırmanış var, önümde görünüyor. 28,8 km geride kaldı ve %40’ı tükendi gücün (11.30).

Burası çok küçük bir yer, girmemle çıkmam bir oluyor. Soldaki gençlere soruyorum kahveyi, ama yok burada diyorlar. Ehh artık sağdaki gölgede durup bir şeyler atıştırayım. Bu arada pazartesi için Kayseri’deki yerimi de garantiye alayım. Dün akşam sıkı bir araştırma sonucu DSİ (54-) dışında bir de Uygulama Oteli olduğunu gördüm, daha merkezi konumda. Arıyor ve gecelemenin 60- olduğunu öğrenmem rezervasyon yaptırmama neden oluyor. 6 lira kahvaltı farkı için fazla değil. ÖE çok yüksek fiyat çekti, 85- (öğr), 95- (kam), 105- (siv).

İğdeli sonrası gelen tırmanışta %10’u gösteriyor Garmin. Eco yetmedi Normal’e geçtim. 1399 m oldu rakım. Saat 11.40 ve 31 km geride kalmış.

Nihayet Çandır’dayım. Burada artık çay bulurum. Simit de olsa, peynirle ne de iyi gider. Simidi bulamadım ama çay var. Yön sorarken bir beyle tanışıyor ve çay eşliğinde sohbet ediyoruz. Kocaeli’nde gardiyan. Hep merak etmişimdir, F tipi, E tipi falan derler. Ne farkı vardır, nereden çıkmıştır? İzahat veriyor. Geliştikçe harfleriyle anılıyormuş, G de varmış, hiç duymamıştım. Bey ayrılıyor ben de bir tahinli çörekle 2 çay daha içiyorum. Kahvede oturanlarla sohbet, haliyle nereden-nereye gidersin durumları...

Türkiye'de cezaevi enflasyonu yaşanıyor. Değişik suçlara göre ülke genelinde tam 24 tip cezaevi var. Bunlar, alfabenin A'sından T'sine kadar harflerle tarif ediliyor. En tepki çekeni ise F tipi cezaevleri.

Osmanlı Devleti'nde cezaevlerine zindan denirdi. Zindan olarak karanlık, havasız ve nemli kale kuleleri kullanılırdı. Burada hükümlülerin gereksinimlerini genellikle iyiliksever kişiler karşılardı. İlk kez cezaevi olarak 1831'de İstanbul’da Sultanahmet'te Hapishane-i Umumi (Genel Cezaevi) kuruldu. 1858'de yürürlüğe giren yeni bir yasayla suçlar ve cezalar sınıflandırıldı. Bu yasada özgürlüğü bağlayıcı ceza olarak iki ağır ceza vardı: kürek cezası ve kalebentlik. Kürek cezasına çarptırılan suçlular eskiden gemilerde kürek çekerek cezalarını tamamlarlardı. Daha sonra “kürek cezası” deyimi yalnızca "ağır ceza" anlamında kullanıldı. Kalebentlik ise, hapsedilen kişinin bir kalenin içinde çektiği cezaydı. Hafif cezalarda ise, hüküm giyilen süre normal cezaevlerinde geçiriliyordu. 1926'da çıkan Türk Ceza Kanunu'yla suçlar ikiye ayrıldı: cürümlüler ve kabahatliler. Ağır suçlulara cürümlüler, hafif suçlulara kabahatliler dendi. 1929'da cezaevleri Adalet Bakanlığı'na bağlandı. Günümüzde cezaevleri niteliklerine göre ikiye ayrılır: Kapalı ve açık cezaevleri. Kapalı cezaevleri de yapı tipine ve barındıracağı hükümlü sayısına göre A tipi, B tipi, F tipi gibi birkaç türe ayrılır. Türkiye'de son dönemde hücre sistemine dayanan F tipi cezaevlerine bir yönelme olmuştur. F tipi cezaevlerinin koşullarını protesto etmek amacıyla yapılan açlık grevlerinde 100’den çok kişi yaşamını yitirmiştir. İlk L tipi hapishane, aralık 2005'te, Sakarya'nın Ferizli ilçesinde açıldı.

Sabah güneş kremini sürmemiştim, burun palyaço burnuna döndü, kıpkırmızı. Yağlanıp yola devam. Tam ayrılırken, gardiyan bey bana bir torba içinde yolluk getirmiş. Ne de çok. Teşekkürler, eksik olmayın...

Çıkışta solda bir kümbet, iyi durumda. Çandır Kümbeti, okumadım, buna ilişkin bilgim yoktu. Sürpriz oluyor. Bu türbe Dulkadir Hükümdarı Alaüddevle Bey’in oğlu Şahruh Bey’in karısı ve Şehsuvar Bey’in kızı Şah Sultan Hatun’a aittir. Şahruh Bey, 1485-1490 tarihlerindeki Osmanlı-Memlûk Savaşı sırasında, Osmanlı tarafını tutan amcası Şah Budak’ın, 1489 Mart ayında yaptığı bir baskında esir edilerek gözlerine mil çektirilen Bey’dir. Mil çekilmesi görmesine engel olmamıştır. Daha sonra Kırşehir beyi olan Şahruh, yörede birçok sanat eseri yaptırmıştır. Bu kümbet de karısı Şah Sultan’ın ölümünden sekiz-dokuz yıl sonra yaptırılmıştır. Türbelerin, ölümden önce veya sonra yapılması, Türk sanatında sık görülen özelliklerdir. 

Yönüm batı ama güneybatıdan esen rüzgar gene beni karşısına almış oluyor. Geride 38,8 km bırakmışım. Boğazlıyan’a ise 30 km kalmış. 5 km sonra gelen mermer ocakları çevreyi perişan etmiş. Dağları bir canavar oymuş. Rüzgardan kurtulamıyoruz, estikçe esiyor. Solda baraj var. Yol, kenarından kıvrıla kıvrıla gitmekte. Rüzgar da her yön değiştirmemde farklı esmekte. Bir var bir yok şeklinde. 43. km’ye geldim ve bataryada %40 enerji kaldı. Saat 13.10. Şimdi 1 km’lik bir iniş olacağını gösteriyor trafik levhası, %7 demiş (47,2 km/13.25). Fazla sevinme hemen arkasından %4’lik bir çıkış koymuşlar. Dünya düz olsaydı, eskilerin sandığı gibi tepsi olsaydı. Hiç yokuş olmasaydı, daha mı iyi olurdu? Yok ya, çok sıkıcı olurdu! Hep aynı yol, hiç bir değişiklik yok. Sürekli pedal çevirmen gerekli. Tutmadım bu fikri! Şimdiki durumda kalsın.

Uzunlu kasabasına geldim. Bir soda iyi gelir şimdi. Sağda bir bakkal. Al iç. Var mı, kaça? 0,75-. Genelde aynı. Sadece benzinciler 1- çekiyorlar.

Yani, yani! Ne göreyim, indiğim yerde çiklet varmış, atılmış, yapıştı ayakkabının altına. İllet bir durum, hiç sevmem ve istemem de. Zaten olduğum olalı çiklet çiğnemeyi/çiğneyenden hoşlanmadım. Bir de çatlata çatlata çiğnemezler mi? Bu Amerikan icadı musibet nasıl bizim Müslüman coğrafyamıza gelmiş? Bunlar hep Menderes’in işleri. Aldı Marshall yardımını, sadece çiklet değil çocuk felci de bu coğrafyaya geldi.

Oturup kazıyorum altını ve yola devam. Bir kısa, tamiratta olan yol. Ama öncesinde Türk hükümdarlarının büstleri, Yeniçeri heykeli, Atatürk falan hepsi bir alana dizilmiş bir yerden geçtim. Çok milliyetçi mi buradakiler, veya?

Yolda tarlalarda çalışan kadınlar, çocuklar falan çokça görüyorum. Hatta acaba bunlar Türk değil mi sorusu aklıma geliyor. Öyle gibi duruyor. Uzun süre çalışıyorlar ki çadır, 00, su gibi ihtiyaçlara da çözüm getirilmiş.

58 km’yi geride bıraktım. Saat de 2 buçuğa geliyor. Boğazlıyan’a 10 km daha var. Bataryanın da sonuna gelindi, %20’lik gücüm kaldı.

65 km yol nihayetinde bitiyor ve Boğazlıyan geliyor (%56 E’ci). Bir tur atıp ÖE’ye giriyorum. Yüksek bir merdivenden çıkılıyor. 204 ayrılmış, 34 lira, kahvaltı da var. Odaya çıkmadan bahçede bir sade (1,5) ile enerjimi kazanmaya çalışıyor, biraz bankın üzerine uzanıyorum. Sonra velespit merdiven altına, eşyaları 4 postada 2 kat yukarıya çıkartabiliyorum. Bisiklet sonrası merdiven çıkmak ne de zor geliyor. Bir de çantalar gülle gibi olunca! Oda eh, yani 5 üzerinden 2,5. Balkonu var, ip gerip eşyaları havalanması için asıyorum. Banyo sırası. Neyse ki su sıcak, bu iyi. Tuzlar kafamdan akıyor.

Boğazlıyan, Türkiye'nin en önemli tarihçilerinden Faruk Sümer’in eserlerinde geçen Dulkadirli Türkmenleri, yani Bozokların içerisinde bulunan Boğazlıyanoğulları Oymağı tarafından kurulmuştur. İlçenin adı da buradan gelir. Nitekim günümüzde hâlen Boğazlıyanoğulları varlıklarını sürdürmektedirler. Zaman içerisinde diğer Bozok Türkmenleri de Boğazlıyan’a gelerek yerleşmişler ve ilçe bulunduğu bölgede önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Dulkadirli Türkmenlerini oluşturan Bozoklar çoğunlukla Oğuzların Bayat Boyundan oldukları için ilçemizin de Bayatların soyundan geldiğini düşünebiliriz. 1402 Ankara Savaşı'ndan sonra Orta Anadolu’da bulunan Kara Tatarlar, Timur tarafından tekrar Orta Asya'ya götürülmüşler ve boşalan bu yerlere Bozoklar yerleşmişlerdir. Bozok Yaylası adı da buradan gelmektedir.

Yemek ve ilçe turu için çıkıyorum. Lokantaları tek tek geziyor, sulu yemek arıyorum. Etsiz kuru bir yerde var. Başka bir yerde türlümsü bir şey vardı ama rengini beğen(e)medim. Sokak aralarından dolandıktan sonra Dünya Lokantası’nda az kuru+az pilav+az yoğurt+çoban s.+su+kuru soğan+taze acı biber ile doyuyor ve 15 lirayı ödüyorum.










Turlamaya devam, yeni açılmış bir Tekel dükkanı, içki çeşidi de bayağı iyi, İstanbul’da bile böylesini fazla bulamazsın. Fiyatlar da liste fiyatının altında. Burada içiliyor anlaşılan.

Parkta içilen bir sade (3-), çaycıyla rotaya ilişkin sohbet, yan masadakilere kulak kabartmaca. Vakti zamanında çokça Ermeni varmış burada. Hepsini kaçırttık. Düşünsenize evinizden çıkartılıyor-kovuluyorsunuz. Ne acı! Bugün başımıza gelse nasıl oluruz?

1915 yılında çıkarılan Tehcir Kanunu ile Boğazlıyan’a ilk sevk emri 18 Temmuz 1915’te gelmiş, 21 Temmuz 1915 tarihinde ilçede yaşayan Ermenilerin bir kısmı Suriye’ye göç ettirilmiştir. Bu emir o sırada Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Mehmet Kemal Bey tarafından yerine getirilmiştir. Nakiller esnasında kolluk kuvvetlerinin tedbirlerine rağmen, iklim şartlarının olumsuzlukları, eşkıya saldırıları, hastalıklar ve Ermenilerce katledilenlerin yakınlarının intikam almak için yapmış olduğu ferdi olaylar olmuştur. Bölgeden sevk edilen Ermenilerin yaşadıkları olaylarla ilgili olarak suiistimalleri ortaya çıkan yetkililer, bizzat Kaymakam Mehmet Kemal Bey tarafından mahkemeye sevk edilmiştir. Ancak Kemal Beyin ihmali olduğu da düşünülerek 5 Şubat 1919’da Harp Divanı’nda yargılanmasına başlanmıştır. 7 Nisan 1919’da sona eren yargılamada mahkeme heyeti değişikliğe uğramış ve 18 duruşma gerçekleşmiştir. Mahkeme heyeti 8 Nisan 1919’da Yozgat ve Boğazlıyan Ermenilerinin tehciri sırasında suistimal, öldürme olaylarında gevşek davrandığı gerekçesini ileri sürerek Kemal Bey’i idama mahkum etmiştir. 10 Nisan 1919‘da İstanbul Bayezid meydanında idam edilen Kemal Bey’in cenazesi 11 Nisan günü Türk bayrağına sarılı olarak halkın katıldığı bir törenle Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı’nda bulunan kabristana defnedilmiştir.











Sarıkaya - Boğazlıyan
Tur tarihi: 14 Mayıs 2017
Kat edilen mesafe: 64,78 km.
Ortalama hız: 15,7 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 8 dk., dışarıda geçen süre 5 sa. 52 dk. 
En yüksek sıcaklık 34 ˚C, en düşük 21 ˚C, ortalama 28 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 544 m, kaybı (iniş) 622 m.
En düşük irtifa  1067 m., en yüksek 1417 m.

Garmin yol bilgisi Sarıkaya-Boğazlıyan

Boğazlıyan ÖE 0354-6451632


Nejdet Bey ile, Sarıkaya




Rüzgar karşıdan esiyor, asfalt yıpranmış





1399 m rakım, etrafın güzelliğine doyamıyorum



Çandır Kümbeti



Yol kıvrıla kıvrıla sürüyor, rüzgar bir önden bir arkadan esmekte



Uzunlu kasabası




Uzunlu kasabası


Bunları niye dikmişler?




Boğazlıyan










Dünya Kebap



Hanene ay doğmuş



Boğazlıyan by Night




























9. gün (devamı) Boğazlıyan–Kayseri - 7. gün (öncesi) Sorgun-Sarıkaya