15 Eylül 2026

bisikletle Akbaba-Zerzevatçı/AÖ


Bazen bir bisiklet gezisi, daha yola çıkmadan başlar. Bir vapur iskelesinde, hiç tanımadığınız bir bisikletliye yardım ederken kurulan birkaç cümle, sizi yeni bir rotaya, yeni bir dostluğa götürebilir. Benim bu pazar yaşadığım da tam olarak buydu.


Birkaç hafta önce Eyüp’e denizden gitmek üzere Üsküdar’dan gemiye binecektim. Sıra bekleyen bisikletli bir arkadaş dikkatimi çekti. Motorlara binmek için dayadıkları merdivenden beş altı basamak çıkmak gerekiyor. Bisikletle bu merdiveni aşmak, hele de ağırsa hiç kolay değil. Birinin yardım etmesi gerekir. Boş ver bisikleti, tekerlekli sandalye ile geleni de ancak sırtlayarak bindiriyorlar. Yani bunca zamandır buna çözüm düşünülmemiş olmasını da anlamak mümkün değil!


Yardımcı oldum. Bisiklet dostluğu da zaten çabuk kuruluyor. Yol boyunca sohbet ettik, kısaca tanıştık. Bisikletini elektrikliye dönüştürmüş, bazı sorunlar nedeniyle tamirciye gidiyormuş. Laf lafı açınca yakın oturduğumuzu öğrendik. “Belki bir gün birlikte pedallarız,” diyerek ayrıldık.


Bu pazar için kendisine, yani Akın’a Anadolufeneri’ni teklif ettim. 9’da buluşmak üzere sözleştik. Sabah kalktığımda hava raporu yağmur gösteriyordu. Yağışın geç saatlerde başlayacağı tahmin edilse de belli mi olur? Yanıma yağmurluğumu, hava serinlerse kullanmak üzere daha kalın yeleğimi ve kolluklarımı alıyorum.


Sabah 08.42 evden ayrılışım. Hava 23.8 °C. Buluşma noktasına doğru saldım bisikleti, Finans Merkezi ve Çakmak Karakolu sonrası gelecek olan çiçekçiye doğru.


Bitemedi bir türlü buraları. Her geçişimde bir şeylerin eklendiğini görüyorum. Viyadükler, kavşaklar… Ve halen bitmemiş eski bölümler. Yani bir inşaattır sürmekte.


Buluşma yerine biraz erken vardım. Böyle buluşmalar nedense beni geriyor. Geç kalma kaygısı. Kalabalık olunduğunda fark edilmiyor ama iki kişide daha dikkatli olmak gerekiyor.


Akın tam saatinde geldi. Nasıl gideceğimizi konuşurken yolu tarif etmeye başladım. O sırada kısa bir öneride bulundu: “Bizi doğrudan Küçüksu’ya çıkaran kısa bir yol var.”  Tamam, neden olmasın? Daha önce gemideki sohbetimiz sırasında, Küçüksu’dan Ümraniye’ye fazla dik olmayan, oldukça rahat bir çıkıştan söz etmişti. Şimdi o yolu tersinden deneyecektik.


Hemen yakınımızdaki Akdeniz Caddesi’nden pedallamaya başladık. Geniş, bölünmüş bir cadde. Üstelik eğimi de fazla değil. Akın önde, ben arkasında ilerliyoruz. Ve Ümraniye’nin merkezine, Alemdağ Caddesi’ne çıktık. Etrafı tanımaya çalışıyorum. Bazı yerler tanıdık geliyor ama emin değilim. Neredeyiz? On beş yıldır bu yakada oturuyorum; dolaştığım, geçtiğim o kadar çok yol var ki… Ama buralar sanki başka.


Vergi dairesinin önünden devam ediyoruz. Hiç bilmediğim, daha önce görmediğim yollar. Çevrede yirmi, otuz katlı dev siteler yükseliyor. Yol aşağı doğru uzanmakta. Akın zaman zaman durup beni bekliyor, yol hakkında bilgiler vermekte. İleride asfalt çökmüş, o nedenle güzergâhı değiştiriyor. Gerçek bir rehber. Harika.


Bu yolları hiç bilmiyorum. Bir yandan hafızama yerleştirmeye çalışıyorum, diğer yandan merakla izlemekteyim etrafı, yeni yollar yeni yerler öğrenmenin heyecanıyla. Bir süre sonra yapılaşmanın sona erdiği, gecekonduların ve birkaç tamir atölyesinin kaldığı bir bölgeye geliyoruz. Solumuzda bir su kanalı akıyor. Yol sürekli aşağı inmekte; neredeyse pedal çevirmeden ilerlemekteyiz. Kırsal bir bölgeye geldik. Sağ tarafta kocaman bir mezarlık. Akın buranın Hekimbaşı olduğunu söylüyor. Tepelerde apartmanlar görülüyor. Sol taraf ise daha eski, daha sakin. İki üç katlı binalar, aralıklarla sıralanmış. Şehrin yüksek yapılarla kaplı yüzünden bir anda bambaşka bir manzaraya geçiş yaptık.


Yol indikçe yapılaşma yeniden artıyor. Geldiğimiz yol ayrımında direksiyon sınavı yapılmakta; araçlar sıralanmış, adaylar ortalıkta. Biz sağa saparak devam ediyor, yine bir kanalın yanındayız. Bu kanallar herhalde yağmur sularını ya da bölgedeki suyu taşıyor olmalı. Açık lağım olmadığını umuyorum. 


Hekimbaşı’ndan gelen yolla birleşiyor, trafik biraz yoğunlaşıyor ve ardından, çok geçmeden kendimizi Küçüksu’da buluyoruz.  


Altunizade–Beylerbeyi–Küçüksu trafiğine girmeden Boğaz’a ulaşmak gerçekten büyük kolaylık. İstanbul’da yeni bir bisiklet bağlantısı keşfetmenin keyfi, bazen gidilen kilometreden daha değerli.


Hava yavaş yavaş kapanıyor. Bulutların rengi değişiyor, gri bir tabaka gökyüzünü örtüyor. Yağmur hazırlığı mı yoksa kısa süreli bir bulutlanma mı, kestiremiyorum. Durarak, kalkarak Beykoz’a doğru ilerliyoruz. Bazen Akın önde, bazen ben. Bu sırada aklıma uzaya gönderilen ilk hayvanlarla ilgili okuduğum bilgiler geliyor. Ne hikmetse? Herhalde, öyle gökyüzüne baktığımdan olsa : ))


İlkin Meyve Sinekleri ile başlanmış. ABD tarafından 20 Şubat 1947'de bir V2 roketiyle uzaya gönderilen ilk hayvan türüdür denilmekte. 


Ardından sırasıyla: 


  • Köpek Layka (1957): Sovyetler Birliği'nin 3 Kasım 1957'de fırlattığı Sputnik 2 aracıyla Dünya yörüngesine çıkan ilk canlı olmuştur.
  • Able ve Baker (1959): NASA tarafından uzaya gönderilen, uzay yolculuğundan sağ salim dünyaya dönen ilk maymunlardır.
  • Kedi Félicette (1963): Fransa tarafından 18 Ekim 1963'te uzaya gönderilen ve uzay yolculuğu yapan ilk ve tek kedi unvanını almıştır.
  • Kaplumbağalar (1968): Sovyetler Birliği'nin Zond 5 uzay aracıyla Ay'ın çevresini dolaşıp sağ salim Dünya'ya dönen ilk canlılardandır.

10.25, 24. km, Beykoz’un içinde trafiğin ortasındayız. Ne de çok belediye otobüsü geçmekte. Hızlılar da. Neyse 5 km sonra Akbaba geliyor. Burası ilk mola noktamız olacak.


Bank masalardan birine yerleşiyor, çay söylüyoruz (15- ad.). Kahvaltı etmediğimden yanımdaki sandviçlerden birini çıkarıp mideye gönderiyorum. Haliyle konuşulacak çok konu var. Hem kendimizden, hem bisikletlerden… 


Bir süre sonra Akın’ın bisikletçi dostları da diğer kahveye geliyorlar. Selamlaşmalar, ayaküstü sohbetler… Bisiklet çevresi böyle. Bir yere gidiyorsunuz, mutlaka tanıdık bir bisikletliye rastlıyorsunuz. Ya da yeni bir tanışıklık başlıyor.


11.13, 29. km, Akbaba’dan ayrılıyoruz. Mezarlığı geçtikten sonra soldan tırmanacağımız yolu düşünüyorum. Daha yolun başında, az tırmanmışken Akın durumu değerlendiriyor: “Buradan değil, ileride daha az yokuşu olan bir yol var. Oradan çıkalım.” Geri dönüp o yola yöneliyoruz.


Neresi ki bu yol? Bugün bilmediğim ne çok şey öğreniyorum.


Dereseki’nden sonra gelen rampanın başında yol ikiye ayrılır. Sağ taraf Riva’ya, sol taraf Kaynarca’ya gider. Akın’ın sözünü ettiği yol soldaki. Ancak oradan Anadolufeneri’ne sıkı tırmanılır. Sonra da aynı yoldan dönmemek için, Poyraz’a veya Anadolukavağı’na inmezsen gene Akbaba’ya gelinir. Ya bunu yapacağız ya da rotayı değiştirecek, Paşamandıra-Reşadiye veya Zerzevatçı-Görele şeklinde devam edeceğiz. 


İkinci seçenekte anlaşıyoruz.


Riva yoluna inip sağa dönerek M.ŞevketPaşa-Zerzevatçı yönünde ilerlemekteyiz. Şehrin gürültüsünden uzaklaştıkça çevre değişiyor. Bahçelerinden topladıkları sebze ve meyvelerin satıldığı küçük tezgâhlar, kimisinin önünde alışveriş yapanlar. Taptaze ürünler, kırsal hayatın içinden gelen sade bir ticaret.


Bu güzel coğrafyanın içinden geçerek Zerzevatçı’ya ulaşıyor, caminin yanındaki kahvehanede ikinci molamız için duruyoruz. Önce bir ayran içiyor, ardından çay geliyor. Akın da yanında getirdiği erikleri ikram ediyor. Sohbet yeniden koyulaşıyor. Fotoğrafını gösterdiği, sahibinin kendi imkânlarıyla topladığı ilginç bir bisikleti inceledik. Üzerinde çok sayıda aksesuar vardı. Akın’ın bisikleti de oldukça ayrıntılı; özellikle aydınlatma sistemi ve kornası dikkat çekici. 


Bisiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, sahibinin ihtiyaçlarına ve alışkanlıklarına göre biçimlenen kişisel bir dünya hâline gelebiliyor. 


12.47, 39. km, Zerzevatçı’dan ayrılıyoruz. Acarlar’a tırmanıp Görele’den inecek, ardından Çavuşbaşı ve Hekimbaşı üzerinden Ümraniye’ye döneceğiz. 


Kırsal sessizlik geride kalmış, yerini İstanbul trafiğine bırakmıştı. Araçlar vızır vızır geçmekte. Önümüzde bir otobüs, sollayamıyor, arkasında ilerliyoruz. Otobüs her durakta durduğunda biz de durmak zorundayız. Sağdan fırlamaya çalışan aceleciler, beklenmedik manevralar… Bisiklet üzerinde çok dikkatli olmak gerekiyor. Ezilirsin yoksa!


Düz devam edeceğimizi düşünürken, Akın, Türk Telekom’un bulunduğu yerden sola dönmemizi söylüyor. Biraz çıkıyoruz, biraz iniyoruz. Fark ediyorum ki sabah geçtiğimiz yollara yeniden bağlanmışız. Peçko Fırın, Avrupa Konutları vs… Ardından Oto Sanayi ve Çakmak Metro istasyonunun bulunduğu noktaya geliyoruz. 


Buraya kadar 55 kilometre yapmışız. Biraz daha sohbet ediyor, önümüzdeki hafta yeniden pedallama ihtimalinden söz ederek ayrılıyoruz. Ben sola, Akın sağa devam ederek.


Ama gün henüz bitmedi. Eve doğru pedallarken uzun zamandır uğramadığım Berk Çiftlik aklıma geliyor. Öyle bir süzme yoğurdu var ki başka hiçbir markada aynı lezzeti bulamıyorum. Navigasyonu açıyor, sokak aralarından ilerleyerek dükkâna doğru gidiyorum. Önce uzunca bir yokuş indirdi, ardından navigasyon beni dimdik bir ara sokağa yönlendirdi. Arabalar gidip geliyor. Aralarına girmeye gözüm kesmiyor. Bir yay çizerek dolanıyor, sonunda dükkânın önüne ulaşıyorum.


Gelmişken yalnızca yoğurt almak olmaz. Peynir çeşitlerinden de alıyorum. Bir de siyez (1) ekmeği ekliyorum.


(1) Siyez, yaklaşık on bin yıl önce Anadolu’da kültüre alınan eski buğday çeşitlerinden biri olarak biliniyor. Genetik yapısı büyük ölçüde korunarak günümüze ulaşan bu buğday, özellikle Kastamonu ve çevresinde geleneksel yöntemlerle yetiştiriliyor ve taş değirmenlerde öğütülüyor.


Berk Çiftlik’e yürüyerek gitmek zahmetli. Otobüse binmek de mümkün ama nedense onu da yapmıyorum. Bisiklet dönüşlerinde uğramak daha kolay geliyor. Hem yol üzerinde bir durak, hem de gezinin sonunda küçük bir ödül.


Evin yakınındaki yokuşa geldiğimde sabah indiğim yolu bu kez çıkmam gerekiyordu. Böylece tam bir daire çizmiş, başladığım noktaya dönmüş olacaktım. Ancak yokuş gerçekten duvar gibi. Hızımı ve vitesimi doğru ayarlayamayınca ortasında asılı kaldım. Tam o sırada birkaç araba da arkamda belirince kenardaki toprak bölüme yöneldim. Boş tarlanın içinden ilerleyen bu bölüm kısa süreliğine kurtarıcım oluyor.


Daha önce aklımdan çıkardığım börek fikri yeniden canlandı. Dilim Börek’e uğrayıp su böreği ve kol böreği çeşitlerinden biraz alıp sonunda eve vardım.


Bisikleti garajdaki yerine bırakıyor, eve çıkıyor, alınan yiyecekler buzdolabına yerleşiyor, ardından suyun altına giriyorum. Günün yorgunluğu, yolun tozu, teri ve İstanbul trafiğinin stresi geride kalıyor. 


Börekler yeniliyor ve saat beşte televizyonun karşısındayım. La Vuelta’nın (2) son turunu izliyorum. Bu kez Madrid yerine Granada’da sona eriyor yarış. Üç haftalık turun sonunda bisikletçiler üç bin kilometreyi aşmış olacaklar.


(2) “Volta atmak”; acaba bu söz İspanyolca vuelta kelimesinden mi geliyor?


Hayır, doğrudan İspanyolcadan geçmiş değil. Türkçedeki “volta” kelimesi, özellikle denizcilik terminolojisinde kullanılan İtalyanca volta kelimesiyle ilişkilendiriliyor. İtalyancada dönüş, dolaşma ya da bir tur anlamlarında kullanılan bu kelime, denizcilik dilinde de yer edinmiş.


İspanyolca vuelta ile İtalyanca volta ise birbirinden bağımsız iki kelime değil. Her ikisi de Latince volvere, yani dönmek, yuvarlamak, çevirmek anlamındaki fiille akraba.


Kelimenin tarihsel yolculuğu kabaca şöyle:


  • Latince volvere: Dönmek, yuvarlamak, çevirmek.
  • İtalyanca volta: Dönüş, tur, dolaşma.
  • İspanyolca vuelta: Dönüş, tur, gezinti.
  • Türkçe volta: Denizcilik terminolojisinden gündelik dile uzanan bir kullanım.


“Volta atmak” deyiminin bugün bildiğimiz, bir aşağı bir yukarı dolaşmak anlamına nasıl ulaştığı ise ayrı bir hikâye. Denizcilikte halatı bir yere dolamak veya geminin rüzgâra karşı zikzaklar çizerek ilerlemesiyle ilgili kullanımlardan, dar alanlarda gidip gelme anlamına uzanan bir yolculuktan söz edilmekte.


Sonuçta bir kelimenin izini sürmek de bisiklet sürmeye benziyor. Başladığınız yerden uzaklaşıyor, farklı yollara sapıyor, bazen beklemediğiniz bir bağlantı buluyor ve sonunda yine başlangıçtaki soruya dönüyorsunuz. Tıpkı bu pazar yaptığımız gibi.





















bisikletle Akbaba-Zerzevatçı/AÖ: Dudullu-FinansMerkezi-Ümraniye-Küçüksu-Beykoz-Akbaba-Zerzevatçı-Görele-Çavuşbaşı-Hekimbaşı-Ümraniye-Dudullu


Tur tarihi: 13 Eylül 2026

Alınan yol: 61,52 km
Ortalama hız: 17,5 km/s

En yüksek hız: 53,4 km/s
Bisiklete biniş süresi 3 s 30 dk, dışarıda geçen süre 6 s 19 dk

En yüksek sıcaklık 29 ˚C, en düşük 22 ˚C, ortalama 24,2 ˚C
Yükselti kazancı 
(çıkış) 829 m, kaybı (iniş) 835 m
En düşük yükselti 1 m, en yüksek 230 m

 

Garmin yol bilgileri bisikletle Akbaba-Zerzevatçı/AÖ


Relive yol bilgileri bisikletle Akbaba-Zerzevatçı/AÖ