10 Şubat 2020

Lay Lay Lom Tuzla

İstanbul soğudu, hatta kar bile yağdı, beyaza büründü. Ama uzun sürmedi bu görüntü, ertesi gün eridi gitti, yollardaki tuzlar kaldı geriye. Sabah 9’da evin garajından hızla çıkarken soğuk bir rüzgar çarpıyor yüzüme. Kışlıklar ne kadar yetecek göreceğiz. Garmin 2 °C gösteriyor ama hızlandıkça soğuk rüzgar kulaklarımı donduruyor. Ellerim iyi, eldivenler kalın. Altımda polar bir tayt, şimdilik sorun yok. Ama kulaklar...

Bu pazar Tuzla olsun dedik. Hani kış uykusunda olan, katlanıp bir köşede bekleyen, Filiz’e köfte yedirmek isteyen, rampasız yol olsa da ben de binsem diyen, zabah zabah erkenden buluşmak istemeyen, evden izin alabilen, trene binip gelmekten hoşlanan, evladına bisiklet öğretmeyi seven, işe gitmeyip evde oturan, yerinde duramayıp gidip gelen, evimin önünden geçsin diyen, sürpriz yapmayı seven, uzun aralardan sonra tekrar bisiklete binen… Lay Lay Lom bir tur olsa da gelsek diyen arkadaşlarımızı düşünerek. 

Tuzla yakın değildir (Bostancı gidiş-geliş 70 km gibi) ama yolu dümdüzdür neredeyse. Sahil boyunca gider gelirsin. Ancak pek ilgi uyandırmamış olmalı ki 5’li olabildik sadece. 

Bostancı’dan Haluk O. ve İhsan ile hareket edip (9.30) az sonra da Mehmet dahil olunca hızlı bir şekilde araç yolundan Maltepe dolgu alanına kadar geliyoruz. Burası için 171 futbol sahası büyüklüğünde denilmekte. Bakalım beklenen İstanbul depreminde ne olacak? Son iki hafta içinde ne büyük felaketler yaşadık: çığ düşüyor, deprem sarsıyor, uçak uçurumdan yuvarlanıyor, Suriye cephesinde askerler ölüyor... Ve siyasiler klişe laflarla mikrofonların önünde ahkâm kesmekteler. Doğruyu söyleyenlere ise mikrofonlar kapatılmakta. Dahası, işine son verilip cezalandırılmakta. "Ülke olarak bir duralım. Biz hala 3. havalimanındayız, hala kanal açıyoruz. Ülke freni patlamış kamyon gibi. Çığ düşen insanları kurtarmaya gidenler yaşamını yitiriyor. Deprem bekliyor İstanbul'u. Buna hazırlanalım bir duralım. Proje üstüne proje üretme yerine biraz aklıselim olmak gerekiyor. Azıcık duralım." Bundan daha doğru söz var mı duyduğunuz? Üç cümleyle içinde bulunduğumuz durum net bir şekilde ortaya konulmuş.

Hızlıyız. Pendik Beltur’da Varujan bizi beklemekte. Birer çay eşliğinde nefesleniyor, tepemizde parlayan güneşin altında ısınmaya çalışıyoruz. Ancak bisiklet hikayeleri bitmez, fazla da rehavete gerek yok, tekrar sele üzerine atlayıp İhsan önde biz peşinde Tuzla’ya doğru uçuyoruz. Öyle ki Filiz Köftecisine varışımız 11.30, öğle yemeğine daha çok var.

Tarihte Bugün, nedense hep ilgi ve merakla (*) okurum Cumhuriyet’in köşesinde. Bugün için şöyle bir haber vardı: 09.02.1985 - Görülmemiş soğuklar ve kar İstanbul'u ve İstanbulluları gafil avladı. 6 milyonluk kent 3 cm'lik kara yenik düştü. Ulaşım felce uğradı. Belediye Başkanı Bedrettin Dalan Meteoroloji'nin kendilerini yanılttığını söyledi ve "I am sorry" diyerek İngilizce özür diledi.
İstanbul Boğazı, 1954

Büyüklerimizden hep dinlemişizdir: “54 yılında İstanbul Boğazı buz tuttu” diye. İşin aslı tabii ki böyle değil. Tuna Nehri’nin donmasının ardından nehirden kopan buz parçalarının Boğaz’a sürüklenmesi şeklinde. Bakın konuyla ilgili İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Doç. Dr. Cem Gazioğlu ne diyor: “Bizim bulunduğumuz enlemde o şartların oluşması mümkün değil. Deniz suyu sıcaklığı -4’e düşse bile çok ince bir zar şeklinde donar. Komple sistemin dibe kadar donması mümkün değil. Bizim bölgemizdeki hava sıcaklığının Kuzey Buz Denizi’ndeki seviyeye gelmesi mümkün olmadığından dolayı İstanbul Boğazı’nda donma olayı gerçekleşmez. Çünkü Kuzey Buz Denizi ve civarında hava sıcaklığı -45, deniz suyu sıcaklığı ise -10’larda seyrediyor. Boğaz suyunun donma sürecinin başladığı -4 derecenin altına inmesi için İstanbul’daki hava sıcaklığının -25 derece olarak ölçülmesi gerekiyor.”

(*) İlgi ve merak kavramlarının bir duygu olup olmadığı ile ilgili tartışmalar olsa da filozofların ve psikoloji alanında çalışanların birkaç yüzyıldır ilgisini çeken duygulardır. Bu konularla ilgili çalışmalar son yıllarda artmış olsa da halen bilinmezliğini korumaktadır. İlgi ve merak duyguları gelişimin olmazsa olmaz bir parçasıdır ve pek çok duygu, gelişimsel dürtü ve motivasyonlarla bağlantılıdır. İlgi, insanlar ve ilgilendikleri nesneler arasında gerçekleşen iletişim sırasında ortaya çıkan ve dikkat, konsantrasyon ve duygulanımın artışı ile belirli psikolojik bir durumdur. Merak ise yeni bilgi kazanımını sağlayan keşif davranışını motive eden deneyimleme, görme, bilmeye karşı bir istek olarak tanımlanabilmektedir... diyor Selin Demet makalesinde.
Kamp Armen sokak
 girişi, 4,5 sene önce
 olabilir diyor Varujan

Biraz daha acıkalım diye Tuzla’nın sağına soluna pedal basıyor; Deniz Harp Okulu, Mercan, Ermeni Yetimhanesi, Yayla taraflarında dolanıyor, köftecide herkes iştahına göre karnını doyurup dönüşe geçiyoruz.

Bir ülkede azınlık olmak! Ne zordur, tahmin edebiliyorum. Dışlanırsın, adınla, dininle, renginle, kimliğinle alay edilir. Etnik kökenin hakaret olarak kullanılır. İsyan etmemek elde değildir, ancak başına gelebileceklerden korkar sinersin. Bir de azınlık mallarına el koymak vardır. Bundan daha güzel ne olabilir? 

‘Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Dönemlerinde Gayrimüslim Varlığı’. Nurcan Kaya’nın yazısından okuyoruz: İlk olarak İttihatçıların hayata geçirmeye başladığı ancak Cumhuriyet döneminde de ülkede belirleyici olan Türk ve Müslüman bir toplum yaratma ideolojisi demografinin değişmesiyle beraber ekonominin de Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını gerektiriyordu. Bu nedenle 1915’le başlayan Müslüman olmayanların mallarına el koyma politikası Cumhuriyet döneminde de çeşitli tedbirlerle devam etti. Trakya olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, 1964’te Yunanistan vatandaşı olan Rumların sınır dışı edilmeleri, 1936 Beyannamesinin bahane edilmesiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün cemaat vakıflarının mallarına el koyması bu tedbirler arasındaydı.
Hrant Dink, büyüdüğü Tuzla Kamp
 Armen’de kendi gibi yetim 
çocuklara yardım ediyor, 1970

Kamp Armen de el konulan azınlık malları arasında(ydı). Tarihçesini okuduğumuzda bakın neler öğreniyoruz: 1950’li yıllarda Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi’nin alt katı, Anadolu’dan gelen kimsesiz ya da yoksul Ermeni çocukların barınması amacıyla yetimhane olarak düzenlenmiş. Çocukların sayısının artmasıyla yazları barınmaları ve tatil yapmaları için bir yer ihtiyacı doğar. Kilise yöneticileri 1962 Kasım ayında, Tuzlalı Sait Durmaz’dan bir arazi satın alarak kilise adına tescil ettirirler. 8-12 yaşlarında, aralarında Hrant Dink'in de bulunduğu 30 çocuk, başlarında bir kalfa ile kampın yapımında çalışmaya başlarlar. Kamp açılır, 21 yıl devletin dikkatini çekmezken 1983 yılında 1936 Beyannamesi gerekçe gösterilerek devlet tarafından ilk sahibine iade edilen kampa, 1987’de de Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını onaylamasıyla el konulur. Kampın iadesi için hukuki yollar denenir, boş alınan arazide yapılan tesisler için tazminat ödenmesi istenir ama açılan davalar sonuçsuz kalır. 2011 yılında Vakıflar Kanunu’nda yapılan değişiklikle (**) azınlık vakıflarının el konan mülklerinin iadesi süreci başlayınca, yeniden başvuru yapılır ancak gene bir tazminat ödenmez. 6 Mayıs 2015’te kamp tesislerinin yıkılmaya başlanmasına gösterilen tepki, iade görüşmeleri sürerken yıkıma karşı Nor Zartonk ve Kamp Armen Dayanışması kampta nöbete başlarlar. İade için imza kampanyası ve yürüyüş düzenlenir. Direnişin 175. gününde arazi, tapuda sahibi olarak görünen Fatih Ulusoy tarafından Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’na bağışlanır. Kampın Tuzla Belediyesi tarafından kamulaştırılan geri kalan kısmının iadesi istenir. Yıkılan Kamp Armen'in yeniden inşası için gerekli imar değişikliği 8 Nisan 2017'de İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nde oybirliğiyle kabul edilir. (***)

(**) 2011 yılında çıkarılan bir KHK ile azınlık vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri ve 1974’ten sonra Hazine’ye devredilen gayrimenkullerin geri verilmesi. 

(***) Gazeteci Hrant Dink'in de aralarında bulunduğu öksüz ve yetim çocuklara yuva olan Kamp Armen'in (Tuzla Ermeni Yetimhanesi) yeniden inşa edilmesi için önünde engel kalmadı. Bir kısmı Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı'na, küçük bir kısmı ise Tuzla Belediyesi'ne ait olan arazi için yapılan plan değişikliğine göre, bu alanda Halk Eğitim Merkezi, bilgi-beceri-meslek edindirme kursları gibi eğitim yapıları kültür merkezleri, sinema-tiyatro-sergi-konser- konferans salonları, kültürel yapılar, sosyal yardım birimleri, kütüphane, yurt, huzurevi, yetiştirme yurdu, rehabilitasyon, güçsüzler evi gibi tesisler yer alabilecek. Öte yandan plan notlarına konut ve ticari birimler yer alamaz ibaresi de eklendi. 4 bin 840 metrekare alanda hazırlanan projede, yıkılan kamp binasının yeniden yapılması ve yeşil alanın korunması öngörülüyor.

Maltepe’de Başıbüyük rampasını tırmanıyorum. 82’nci kilometrede bataryanın şarjı aniden bitmesin mi? Tam da tepeye 100 metre kala. Neyse ki yedek yanımda, az kalsın ne gerek var Tuzla’ya diye almıyordum. Kapsama gücü şarj ettikçe düştüğünden, göstergeler %100 dese bile gerçekten kapasitenin kaça düştüğü bilinmiyor. Kitapçığında 1000 devir sonrası %80’e düştüğü söylenmiş ama herhalde kademe kademe iniyordur. Bu batarya da üç yıldır kullanılıyor, %100’ün altına çoktan inmiştir.











Lay Lay Lom Tuzla: Dudullu-Bostancı-Pendik-Tuzla-Maltepe-Başıbüyük-Dudullu

Tur tarihi: 9 Şubat 2020
Kat edilen mesafe: 87,31 km.
Ortalama hız: 13,8 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 4 sa. 28 dk., dışarıda geçen süre 6 sa. 41 dk.
En yüksek sıcaklık 15 ˚C, en düşük 1 ˚C, ortalama 6 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 626 m, kaybı (iniş) 634 m.
En düşük irtifa 0 m., en yüksek 171 m.

Garmin yol bilgileri Lay Lay Lom Tuzla

Relive yol bilgileri Lay Lay Lom Tuzla





























3 Şubat 2020

Ya Kanal Ya İstanbul

Kanalİstanbul: Erdoğan’ın ‘hayalim’, İmamoğlu’nun ‘cinayet’ dediği proje...

1- Kanalİstanbul, İstanbul’un gördüğü en büyük emlak spekülasyonu olduğu için zararlıdır.
2- Kanalİstanbul, İstanbul’un doğal dengesine telafisi mümkün olmayacak zararlar vereceği için zararlıdır.
3- Kanalİstanbul, Türkiye ekonomisine ağır bir yük getireceği için zararlıdır.
4- Kanalİstanbul, küresel iklim krizini derinleştireceği ve su kaynaklarını geri dönülmez ölçüde tahrip edeceği için zararlıdır.
5- Kanalİstanbul, ekolojik krizi derinleştireceği için zararlıdır.
6- Kanalİstanbul, yalnızca imar planlarını hazırlayacak olanların ve inşaatları yapacakların yararına, kamunun zararınadır.
7- Kanalİstanbul, şehircilik esaslarına ve planlamanın tüm temel ilkelerine aykırı olduğu için zararlıdır.
8- Kanalİstanbul, Türkiye’de anti demokratik gidişin ve hukukun ayaklar altına alınışının bir simgesi olarak, 2009 onanlı İstanbul Çevre Düzenli Planı’na aykırı şekilde 2011 seçim kampanyasının başlangıcı olarak ilan edildiği için zararlıdır.
9- Kanalİstanbul, bölgedeki tarım ve mera alanlarını tümüyle yok edeceği için zararlıdır.
10- Kanalİstanbul, Karadeniz ve Marmara Denizi’nde doğal yaşam dengesini alt üst ederek bir çevre felaketine dönüşeceği için zararlıdır.
Havanın gittikçe ısındığı bir gün oldu. Rüzgarın olmadığı bölümlerde öylesine sıcaktı ki üzerimizdekiler fazla bile geldi. Kadıköy vapur iskelesinde Haluk O., İhsan ve sürpriz yaparak katılan Mehmet ile buluşup gemide kahvaltımızı ederek Karaköy’e geçtik. Haliç Metro İstasyonu ayağında Meral, Hasan Ayr. ve Orhan D.’yi de aramıza alarak 8’li olarak Haliç boyunca Eyüp’e doğru bastık pedallara.
Kadir Has Üniversitesi

İstanbul’un bu bölgesi güzeldir, tekerler döndükçe bir film şeridi gibi gözünüzün önünden akar. Bugün Kadir Has Üniversitesi olan Tekel’in Cibali Tütün Fabrikası’nı geçmekteyiz. Geçmişi yüzyıl öncesine dayanan bir bina. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osmanlı maliyesini denetleyen ticari bir işletme tarafından 1884 yılında kurulan tütün fabrikası, Cumhuriyet'in ilanı ile Tekel'e bağlı Cibali Tütün Fabrikası adı ile faaliyetlerine devam eder. 60-70 yıl kadar ayakta kalan fabrika eski teknolojisinden dolayı 1995 yılında kapatılır. 1999-2000 yılları arasında Kadir Has Vakfı tarafından restorasyonu tamamlanan bina 2002’de üniversitenin Cibali kampüsü olur. Muhteşem bir bina. Dönemin yapı ve yapım tekniklerinin yansımalarını içte ve dışta görürsünüz. Bir zamanlar Tekel için fotograf çektiğimde sıkça gelmiş, köşe bucak dolaşmıştım, muhasebeyi ararken J
Sveti Stefan Kilisesi

Üniversiteyi geride bırakıp yolumuza devam ediyor ve karşımıza Bulgar Kilisesi veya Demir Kilise de denilen Sveti Stefan Kilisesi geliyor. Mimari özelliğiyle dünyada tek (diğer 2’si zaman içinde yok olmuş). Kilisenin bütün dış cephesi, yan duvarları, pencere kenarları, merdivenleri, kabartmaları, çan kulesi neredeyse hemen her şey demirden. Ortaya çıkışıyla ilgili anlatılan bir rivayete göre: İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. yüzyılda Rum Patrikhanesinden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yaptırmak isterler. Zamanın Osmanlı padişahına isteklerini arz ederler. Fakat Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise yapmalarını istemez. Bulgarların isteklerini doğrudan reddetmemek için de “Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm” der. Çünkü böyle bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Bulgarlar kiliseyi, Viyana’da demirden döktürüp, sonra da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden taşıyarak Haliç’in kıyısına üç ay içinde kurarlar. Kilisenin söz verildiği sürede bittiğini gören Sultan Abdülaziz de verdiği sözü tutmak zorunda kalır. Tabii bununla ilgili yazılı belge olmadığından gerçeğinin böyle olmadığını biliyoruz. Esası İstanbul’daki Ortodokslar arası güç savaşı sonucu Bulgarların Fener Rum Patrikhanesinden ayrılmaları, buradaki eski ahşap kilisenin yerine bugünkü kilisenin yapılışı. 500 ton ağırlığındaki bu yapının denize doğru kayması, gerçekleşen restorasyon çalışması ile önlenmiş ve 2018 yılında tekrar hizmete açılmış. Zaman zaman Bulgaristan plakalı otobüsleri görebilirsiniz çevresinde.
Burulaş

Devam pedallamaya. Bir zamanlar, belki de halen süren, Haliç’ten deniz uçakları kalkıyordu; Burulaş, Bursa Belediyesi’ne ait şirket terminalinin önünden geçmekteyiz. Gözüme pek bir faaliyet ilişmiyor ama belki de saati değil. Aslında sudan havalanmak herhalde keyifli olsa. Düşünsenize, iskeleden ayağınızı atıp uçağa biniyorsunuz. Dünyada deniz uçakları Alaska’dan Maldivler’e dört bir yanda uçuyor. Ulaşılmaz yerlere çabuk ve pratik gidebilmeyi sağlıyor. Özellikle macera filmlerinde hep bu sahneleri görmez miyiz?
Balat Or-Ahayim Hastanesi

Halice bakan meyhaneler, lokantalar, oteller geçiliyor, sağımızda yapılmakta olan tramvay hattı ve hemen önünde Balat Or-Ahayim Hastanesi (veya Balat Musevi Hastanesi olarak da bilinir). Ancak tramvay hattı biraz fazla yakın geçmiş, neredeyse teğet gidiyor. Hastane başta bir sağlık ocağı olarak 1898 yılında Osmanlı padişahı II. Abdülhamit'in fermanıyla ve "Hayatın Işığı" anlamına gelen Or-Ahayim Balat Sağlık Ocağı adıyla hizmete başlıyor. Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gibi zor dönemlerde yaralı askerlere sağlık hizmeti verdiği gibi bugün de yaşlılara, öğrencilere, muhtaçlara, sağlık hizmetine ihtiyacı olan herkese açık. Buraya da fi tarihinde bir çekim için teklif vermeye gelmiştim. Nereden beni buldular, hiç hatırlamıyorum ama herhalde fiyatım yüksek gelmiş olmalı ki iş gerçekleşmedi.
Eyüp Sultan Camisi

Bu şekilde Eyüp Sultan ilçesine, camisine, türbesine geldik. Bir külliye burası. Osmanlı tarihinde çok özel bir yere sahip. Tahta yeni çıkan padişahlar için tertip edilen kılıç kuşanma merasimleri, hep Eyüp Sultan türbesinin önünde gerçekleşmiş. 1458’de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan ilk cami 1766 senesinde meydana gelen depremde tamir edilemeyecek kadar büyük hasar görür, dönemin padişahı Sultan III. Selim 1798-1800 yılları arasında, bugün gördüğümüz camiyi inşa ettirir.

Ve ardından gelen, 2005 yılında hizmete açılan Piyer Loti teleferik hattı. Hiç bin(e)medim, çünkü her niyetlenişimde uzun kuyruklar vardı. İstanbul’da bir de Maçka’da teleferik vardır. Demokrasi Parkı üzerinden geçerek Taşkışla İTÜ’nün oralara varır. Bir ara lafı edilmişti, zamanın İBB’si Boğaz’ı geçerek Mecidiyeköy’den Çamlıca tepesindeki camiye bir hat döşeyecekti. Kadir Topbaş’ın seçim vaatleri arasında lanse edilmişti. 22 dakikada camiye, namaz saatine yetiştireceklerdi de ne hikmetse aniden başkanlıktan istifa etme kararı aldı(rıldı).

Zamanın Silahtarağa Elektrik Santralı, bugün Bilgi Üniversitesi’nin kullanımında olan alan da geçilip Alibeyköy içinden bastık pedallara kuvvetlice. Tarihinde mısır tarlaları ile bilindiğinden bugün sembol olarak mısır seçilmiş. Osmanlı'nın son döneminde semt 790 bin dönümlük meralarıyla sarayın ve Osmanlı ordusunun et ihtiyacını karşılamak için yetiştirilen kasaplık koyunların beslendiği bir yer. Günümüzde bu meralardan eser yok. İnşaatlar her yerde. Ecnebinin biri ne doğru bir laf etmişti: 1453’de aldınız İstanbul’u ama halen yerleşemediniz. Bir de Kanal çıkardılar değil mi? Yüzyılın felaketine imza atmak istiyorlar. Rant uğruna. Yabancıya gitmesin diye!

Daha önce defalarca geçtiğimiz yerler değişime uğramış, her taraf kazılı. Gazi Mahallesi’nden geçmekteyiz. 12 Mart 1995 günü, kimlikleri hala belirlenemeyen kişilerce bir taksiden 3 kahvehane ve bir pastaneye açılan ateş sonucu üç gün sürecek kanlı olayların başladı yer. Protesto yürüyüşüne polisin sert tepkisi, gruba ateş açması, kontrgerilla aktörleri, 22 kişinin ölümü (7’si polis kurşunuyla), sokağa çıkma yasakları... Cehennemin yaşandığı mahalle bugün sakin görünüyor J

Ara sıra gelen rampalar, buluşmak için bekleyişlerle sürüyor yolumuz. Kimi yerlerde yol inşaatı nedeniyle iterek geçtik, otoyolun kenarında kulaklarımız sızladı, şoför adaylarının eğitimleri arasından dikkatlice sıyrıldık. Ve Eski Edirne Yolu’nu bitirip geldik Şamlar Tabiat Parkı yol ayırımına. Soldan sapıyoruz. Yokuş aşağı inen dar bir yol. Trafiği var, araçlar yakın geçmekte. Genişletme çalışmaları başlamış. Mesire girişleri birbirine karışmış. Vatandaş yola arabasını bırakmış yürüyerek girmekte. Burası için orta sınıfın yeryüzü cenneti de diyorlar. Şamlar Ormanı, fıstık çamları ve değişik ağaç türlerini barındıran, geniş düzlükler, yürüyüş yolları, tilki, şahin ve diğer yabani hayvanlarıyla yaklaşık 50 bin dönümlük bir alan (Kanal’a kurban edilecek). 

Sağdan, Eski Şamlar olarak bilinen sapaktan kendimizi yokuş aşağı bırakarak, hızla baraj kenarına doğru inmekteyiz. Sultan Mahmut Han, av esnasında Arnavutköy deresinden (Azatlı Deresi) gelen suyun çokluğunu görerek buraya bir su bendi yaptırıp, suyun gücünden yararlanarak da barut üretmek ister. Üretim için Şam’dan ustalar, İngiltere’den de değirmen taşları getirtir. Yarımburgaz mağaralarına yakın bir mahalde depolar yaptırmak suretiyle de barutlar depolanır. Bu köyün kuruluşu Şam’dan gelen ustalara iskan olarak açılmış ve adına da Şamlular Kariyesi (köyü) denilmiş. Yakın tarihimizde bölge (1991-1996 yılları arası inşa edilen) Sazlıdere Barajı nedeniyle sular altında kaldığından, köy halkı 1 kilometre uzaklıkta devlet tarafından kendilerine ayrılmış olan bölgeye yerleştirildi. Ancak köyün sular altında kalmayan bölgelerinde bugün halen yerleşim devam etmekte. Genel olarak köy Eski ve Yeni Şamlar olmak üzere ikiye ayrılmış durumda.

Bugün ‘Ya Kanal Ya İstanbul’ olarak bir protesto yürüyüşü olacak, Sazlıbosna’dan Şamlar’a (*). Polis çoktan gelip konuşlanmış. TOMA bile indirmişler su kenarına. Etrafta dolanan, sırtında ‘Çevik Kuvvet’ yazılı polisler, ellerinde ağır silahlar. Her zaman oturduğumuz kahvehane ne olmuş dersiniz? Kanal Emlak Ofisi. Burasını hiç bu kadar kalabalık görmemiştik. Kenarda tezgah açmış bir çay ocağının taburelerine yerleşiyor, kanal nedeniyle yok olacak çevreye bakıyoruz. Etrafta balık tutanlar, piknik yapanlar, çekirdek çıtlatanlar... Buradaki cami 1839 tarihlidir ve de koruma altındadır. Dikdörtgen planlı, kesme taştan, çatısı da kiremit kaplı. Minaresi 1995’de yıkılınca yenisini betondan diktiler.

Dönüşümüzü baraj göleti kıyısından yapıyor, su yolu boyunca, yeşilliklerin arasından, dün yağan yağmurdan halen ıslak ve çamur olan toprak yoldan devam ederek.

Bölgede Paleolitik Çağdan kalma mağaralar var. Elde edilen veriler Yarımburgaz'ın şimdilik Alt/Orta Pleistosen ve belki de Orta Pleistosen'e ait olabileceğini göstermekte. Bu da Yarımburgaz'ın Türkiye'nin bugün için bilinen en eski yerleşim yeri olduğunu ortaya koymakta ve Avrupa kıtasının yerleşiminde de bir görev görmüş olabileceğini düşündürmekte. Bölge 2001 yılında 1. Derece Arkeolojik-Doğal Sit Alanı statüsüne alındı. Ama önceleri bu 400 bin yıllık mağaraları film seti olarak kullanırdık. Hiç bir izin almadan. En son Muhteşem Yüzyıl’ın 43. ve 44. bölümlerindeki bazı önemli sahneler ve bir diğer dizinin de (Leyla ile Mecnun) bazı sahneleri bu mağaralarda çekildiği için büyük tepki toplamıştı.
Lostra salonu, İstanbul 1930 / Taksi şoförü, İstanbul 1930 / 
AOÇ Karadeniz havuzu, Ankara 1939 /
 Ortahisar Ortaokulu öğretmen ve çalışanları, Trabzon 1960

Küçükçekmece Gölü kıyısı mahşer günü. Patene-bisiklete binen bebeler, sağa sola yalpalayarak yürüyenler, durup durup selfie çekenler... Şöyle insanların profiline bakıyorum da, tuhaf bir mutasyon gözlemleniyor. 100 yıl içinde ileriye gideceğine geriye düşen bir toplum. İçler acısı!

Acıkmış mideleri sakinleştirmek için Küçükçekmece’de velespitleri rahatlıkla park edebileceğimiz, herkese hitap edecek yer arayışındayız. Orası mı burası mı derken Yılmaz Et Lokantası’nda karar kılınıyor. Bize fazla bir seçenek yok; piyaz, yoğurt ve kadayıf. Diğerleri hepsi etli. Burada kuru fasulyeye kanarya deniliyor. Garsonun “az kanarya, kanaryası bol olsun, kanaryalı pilav “ diye seslendiğini duyunca merak ediyoruz, neden kanarya? Bunun yanıtını alamıyorum ama fasulyenin tarihçesini merak ettiğimde bakın neler öğreniyorum: orijini Amerika kıtası. Başta Meksika olmak üzere Güney ve Orta Amerika’da da halkın bir numaralı gıdası. Fasulyenin Avrupa kıtasına gelişi 16’ncı yüzyıl. Dindar bir Katolik olan ve çok sayıda Kızılderili’yi katletmesiyle tanınan Hernán Cortés (**), 1528 yılında, o sırada görevde olan Papa VII. Clement’e hediye olarak fasulye tohumları getirir. Papa da bu tohumları ekmesi için yardımcısı Piero Valireano’ya verir. Piero, fasulyeleri yetiştirir ve o güne dek baklayla yapılan birtakım yemekleri bu yeni ürünle pişirtir. Çok beğenilir ve ‘fagioli’ adıyla önce İtalya’ya, buradan da tüm Avrupa’ya yayılır. Bizim fasulye de adını ‘fagioli’ sözcüğünden almış. Mutfağımıza girişi 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru; yani sadece 150 yıldır sofralarımızı şenlendirmekte. Şimdi size zor bir soru: Mevlana neden domates yemezdi? J
Hernán Cortés

(**) Hernán Cortés (1485-1547); Meksika'yı ele geçiren, Aztek uygarlığına son veren, yüzbinlerce yerlinin katledilmesinden sorumlu olan İspanyol kaşif, sömürgeci ve asker. 

Bir ara hukuk öğrenimi gördü, fakat yarım bıraktı. Küba'nın işgaline katıldı, daha sonra da Aztek İmparatorluğu'nun dillere destan olan varlığını yağmalamak için Meksika'ya geçti. Son Aztek İmparatoru II. Moktezuma'yı yenerek büyük bir varlık edindi. Ancak canını bağışlama konusunda verdiği sözde durmayarak II. Moktezuma'yı öldürttü. Aşırı sert hareketleri ve elde ettiği büyük varlık, İspanyol Sarayı'nı tedirgin etti. İspanya'ya çağrılıp, yetkileri azaltıldı. Daha sonra Kaliforniya bölgesine yeni yağma seferleri düzenlediyse de eskisi kadar başarılı olamadı. 1541'de ülkesine dönüp
Andrea Doria komutasında Cezayir üzerine yapılan bir sefere katıldıysa da, Barbaros Hayrettin Paşa tarafından komuta edilen donanmanın saldırısı sonucunda geri çekildi. Neredeyse boğulmak üzere olduğu bu saldırıdan canını zor kurtardı ve İspanya’ya geri döndü. 1547 yılında, dizanteriye bağlı hastalıklar yüzünden Seville’de borç içinde öldü.

Küçükçekmece’de Marmaray’a geçebilmek bir işkence. Nuh Nebi’den kalma bir alt geçit, tekerlekli araç için rampası olmayan, taşıyarak indir taşıyarak çıkart. Asansör koymuşlar ama müsveddelik, çalışmıyor. Ama tüm engellere karşın trene biniyor, kimimiz ön kimimiz son vagona yerleşerek, dönüş yolunu tutuyoruz.


(*) Kanal İstanbul projesine karşı 11 kilometrelik yürüyüş düzenleyen Yaşam Savunucuları, “Bizler yaşam alanlarımız için hem yerelde hem genelde örgütlü mücadeleyi büyüteceğiz. Biz ‘tercihimiz İstanbul’dur’ derken, aslında yaşamı tercih ediyoruz” dedi. 


Ya Kanal Ya İstanbul: Dudullu-Kadıköy-(gemi) Karaköy-Eminönü-Eyüp-Alibeyköy-Sultangazi-Habipler-Şamlar-Küçükçekmece-(tren) Bostancı-Dudullu

Tur tarihi: 2 Şubat 2020
Kat edilen mesafe: 77,81 km.
Ortalama hız: 13,8 km/sa.
Bisiklete biniş süresi 5 sa. 37 dk., dışarıda geçen süre 9 sa. 36 dk.
En yüksek sıcaklık 26 ˚C, en düşük 10 ˚C, ortalama 16,9 ˚C
İrtifa kazancı (çıkış) 896 m, kaybı (iniş) 908 m.
En düşük irtifa 0 m., en yüksek 238 m.

Garmin yol bilgileri Ya Kanal Ya İstanbul

Relive yol bilgileri Ya Kanal Ya İstanbul