26 Mayıs 2022, Perşembe / Kızıltepe II (31. gün)
Buradaki 2’nci günümde Mardin’e gideceğim. Neden mi buradan? Mardin’de kalacak yer bulamamıştım bu tarihlerde. Sadece 28’inde vardı ondan. Bugün uyanışım 7 buçuk. Kahvaltıya 8 buçukta iniyorum. Zayıf bir ikram. Çamaşırları ÖE’de yıkatmak istedim ama 30 lira alıyorlarmış. İki parça eşya için de bunu vermem, elde yıkarım. Ve hepsini güzelce yıkayıp balkona asıyor ardından arka frenin balatasını değiştiriyorum. Bunu Ceylanpınar’da yapacaktım, unuttum. Odanın bir kenarında minik karıncalar dolaşıyor. Onu da resepsiyona bildiriyor, toparlanıp ÖE önünde Bahçelievler otobüsünü beklemekteyim. 5 liraya otogara götürüyor. Üç gün buradayım, gidiş gelişler için Mardinkart alsam iyi olacak. 15’e çıkıyormuş. Bir foto ve kimlik fotokopisi gerekti. Üstelik Mardin’e giderken de geçerliymiş. Bu iyi işte. 65’lik olmanın faydalarını burada da görmekteyim, beleş ulaşım : ))
Süryanicede ‘Kaleler Kenti’ anlamı taşıyan Marde’den gelen Mardin, Roma döneminde de aynı adla anılır. Araplar ise günümüzdeki isme daha yakın olan Maridin’i kullanırlar. Kervan yolları üzerinde bulunan şehir, zenginliği nedeniyle bölge devletleri arasında rekabet konusu olmuştur. Tarih boyunca önemini koruyan Mardin, günümüze uzanan eserleriyle şüphesiz en ilgi çekici kültürel şehirler arasında bulunuyor. Fi tarihinde Diyarbakır’dan günü birlik gelip gezmiştim. Ama bu sefer üç günümü ayırıp iyice tadına varmak istiyorum. Saat 11’de kalkan belediyenin otobüsüne binerek Mardin’e ulaşıyorum. Dedikleri gibi sıkı bir rampası var ve güvenlik şeridi de çok dar. Otogarda inip M12 hattı ile Eski Mardin’e devam etmekteyim. Otobüs mahalle aralarından geçerek dolanmakta. Görmüş de oluyorum bu fırsatla. Yeni Mardin bildiğimiz, günümüz kentleri gibi. Binalar yeni ve yüksek. Kafeler, marka dükkanlar vs..., her yerde olanlardan. Gençler ortalıkta. Kızların da öyle hepsi “sıkmabaş” kılığında değil.
Eski Mardin’in sonuna kadar gidiyor, Bab-ı Sor Çeşmesi’nde inip başlıyorum turlamaya. Hava sıcak, hazır da çeşmenin yakınındayım, yüzümü yıkayayım, biraz ferahlarım. İki musluğundan da buz gibi bir su akmakta. Çeşmeler genellikle akan suyun cinsine göre tatlı, tuzlu ve acı çeşmeler olarak sınıflandırılır. Burası tatlı suyu olan çeşmelerden. Artuklu döneminden kalma bir eser, kemerin üzeri üzüm salkımı kabartmalarıyla süslenmiş. 1213 tarihli, tek yüzlü ve sivri kemerli. Ayn Çeviz Çeşmesi ya da Bab-ı Sor adlarıyla anılıyor.
Daracık sokakların ayırdığı evlerin dibinden, gölgeleri kollayarak geldiğim Melik Mahmut Camii 14. yüzyıla tarihlendirilmekte. Mimarisi yatık dikdörtgen şeklinde, ana girişi ise taş işlemeli. Avlusundaki türbede mezar izine rastlanılmamış. Elbette bu da bir Artuklu eseri. İçine girmiyor, dışından fotoğraflayıp yakındaki Hatuniye Medresesi’ne yöneliyorum. Uzunca çıkan, merdivenli bir yolun üzerinde. Sıtti Radviyye adıyla da bilinen yapı Artuklu Hükümdarı II. Kutbüddin İlgazi’nin egemenliği sırasında (1176-1184) annesi Sitti Raziyye tarafından yaptırılmış, vakfiyesi kıble cephesinde, Kutbüddin İlgazi’nin de bu medreseye gömülü olduğu kaynaklarda belirtilmekte. Tarihi boyunca fazlaca kurcalanmış olup gerçek durumundan çok şey kaybettiği söylenen medresenin bir kısmı, bugün cami olarak kullanılıyor. Tüm değişikliklere karşın yapı Anadolu’nun en erken tarihli, iki katlı, revaklı avlusunun üzeri açık, iki eyvanlı medrese olarak mimarlık tarihi içindeki özel yerini korumakta.
Mardin’i anlatmak da, yaşamak da bir başka. Şehrin her yanını saran tarihi doku, ilgi çekici bir atmosferi de beraberinde getiriyor ve yolumun üzerine Sabancı Kent Müzesi çıkıyor. Uzunca ismiyle “Sakıp Sabancı Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi”. Giriş için 10 lira ödeyip, 1889 yılında Diyarbakır Valisi Hacı Hasan Paşa tarafından Süvari Kışlası olarak yaptırılmış ve kullanılmış olan yapının teşhir salonu sizi Yahya Muin Beyin (*) kiremit rengi 1952 model Chevrolet marka otomobili ile karşılıyor. Adından da anlaşıldığı üzere müzede, Mardin şehrinin kimliğini/belleğini oluşturan zanaatlar, yaşam alanları, sosyal yaşam ve kent tarihine ait buluntu ve eşyalar sergilenmekte. Bu kimliği oluşturan unsurların görsel ve işitsel materyallerle zenginleştirildiği sergi alanında, Mardin hakkında bugüne kadar çıkmış olan bütün kitaplardan örnekler de var.
Bu şekliyle Mardin’de kültürel değerleri bir araya getirerek zengin bir koleksiyonu ortaya koyan, Mardin’in kentsel oluşum ve yaşam kimliğini tanıtması açısından son derece heyecan verici bir müze.
Bodrum katına iniyor ve sanat galerisinde sergilenen, İstanbul Sabancı Müzesinde gördüğüm, Rus Avangartları Sergisi’ni tekrar izlemek çok keyifli geliyor. Muhteşem işler var aralarında.
(*) 1913’te Mardin’de dünyaya gelen ve lakabını bu bölgede “yardım eden” anlamındaki “muin” sözcüğünden alan ve Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla beraber “Özyardımcı” soyadını kullanan Yahya Muin, 1930’lardan itibaren kardeşi Salih’le birlikte farklı markalarda ABD yapımı otomobil, kamyon ve otobüsleri Mardin’e getiriyor, alım satımını yapıyor. Muin’in, dönemin koşullarında yüksek bir fiyata satın aldığı ve taksi olarak kullandığı otomobil, yıllarca Mardinlilerin yanı sıra, buraya gelen siyasetçi, bürokrat ve hakimlere de hizmet etti, düğün konvoylarından adli keşif gezilerine kadar Mardin’in günlük hayatında önemli bir yeri vardı. Bu arabadan elde edilen gelirle Yahya Muin, dokuz çocuğunun eğitim masraflarını karşılayarak ailesine bakabildi.
Bu tarihi atmosferin çok eskilerden günümüze uzanan değerlerinden biri de Mardin Valiliği Konağı (bugün yeni yerinde, bu eski olan). Hemen Sabancı Müzesinin karşısında. Ama öncesinde yanındaki yapıda açık bulunan, Mehmet Ali Boran’ın “Dudakların benden başka hiç kimsenin toprakları değildir” sergisine gidiyorum. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı bir askerin cepheden sevgilisine yazdığı mektupta geçen bir cümleden hareketle kurgulanmış. Sanatçı İstanbul’da da Murat Germen ile bir ortak çalışma yapmış. Haberdardım ama gidememiştim. Burada denk gelmek iyi oldu. Ayaküstü tanışıyor, bana çalışmalarını ve anlamlarını açıklıyor. Üç video çalışmasının yanı sıra fotoğraf, resim, yerleştirme, baskı ve çizimlerin olduğu toplam 13 işi var. 20 Haziran’a kadar gezilebilecek olan sergi Mardin Bienali ile eşzamanlı açılmış. Evet, 20 Mayıs-20 Haziran Uluslararası Mardin Bienali’nin tarihi. Bu sene 5. açıldı. Teması “Çimenin Vaadi”; küratörü Adwait Singh, Hintli; Yeni Delhi’de yaşayan bir filozof ve yazar. Çok şanslıyım ki bienale de yetişebildim. Rahat zamanımda gezeceğim. Bugün tarihi eserleri dolaşayım.
Oldukça kalabalık ortalık. Yerli turistler çoğunlukta. Hafta sonuna da denk geldi, o nedenle daha da fazla insan var sanırım. Her yerde aynı şeyler satılıyor; sabun, poşu ve şal, Süryani çöreği ve şarap dükkanları, bir de konaklar otel ve restoran olmuş. Turizme yönelik her şey... Açıktım, mide ses veriyor, hatırlatıyor kendini. Yol üstünde gözüme ilişen, “Köfte ve Çorba” yazan yere uğrasam, bir çorba iyi gelir. Daracık merdivenden iki kat tırmanıyor ve beni karşılayan hanıma “neleriniz var et suyu olmayan?” temel sorumu yöneltiyorum. Ne güzel rastlantı ki, ne çorbaya, ne de yemeklere et veya kemik suyu koymuyormuş. Süper! Bir yayla ve az kızarmış patates, yanına ikram turşu. Ardından bir sade kahve ile terasında oturuyor, önümde uzanan Mezopotamya ovasını kuş bakışı temaşa ediyorum. Elbette eşe dosta foto yolluyorum, kaçar mı? 60 lira borcumu ödeyip ayrılıyorum 40 dakika sonra mekandan.
Şehidiye Medresesi; araştırmacılar genellikle 13. yüzyıl başına tarihlendirmekteler. Yapılan tamir ve ekler yüzünden orijinalliğini kaybettiği söyleniyor. Ancak yer yer görülen bezemelerden medresenin ilk yapıldığında çok zengin süslemeli olduğu anlaşılmakta. Güneyinde bulunan küçük caminin bugünkü minaresi, şerefeye çıkılan çift merdivenleri ile helezonik yapıda olduğu, 1916 yılında inşa edildiğini girişteki panodan öğrenmekteyiz.
Ana cadde üzerindeki Kuyumcular Çarşısı dışında Ulucami etrafında yer alan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşı ve Bakırcılar Çarşısı bulunuyor. Buraları Mardin’e özgü yiyecekler, takılar, otantik giysiler ve yöresel ürünlerle dolu. Sevdiklerime birer Şahmeran şalı alıyorum. Sabun çeşitleri uçuk vaziyette. Neredeyse her derde bir sabun var. Hiç duydunuz mu, eşek ve keçi sütlü sabun olduğunu? Durun daha bitmedi; Salyangoz Sabunu, Pirinç Sabunu, İstenmeyen Tüyler Karınca Sabunu, Hızlı Saç Uzatan Sabun, Kırışıklık için Nar Sabunu... bunlardan bazıları.
Ve geliyorum Mardin’in en eski camisine; Ulucami. Devasa yapısıyla tarihin görkemini, taş kubbe ve gökyüzüne uzanan minaresiyle taşımakta. On ikinci yüzyılda Artukoğulları tarafından yapılmış bir sanat şaheseri. Bu cami için, Artuklu hükümdarlarından Melik Salih (1312-1362) bir kısım malını vakıf yaptırmış. Bunlar 38 dükkan, bir hamam, Bab-ı Cedid civarında bir bahçe ve Mardin köylerinde bir çok bağdan oluşuyormuş. Avlusu kalabalık, tam da namaz saatine denk geldim. İçeri girmiyor, fotoğraflarımı alıp diğer kapısından çıkıyorum. Cemil Kolli Kıraathanesi’nin terasında, sanki sonsuza gider gibi önüme serilen Mezopotamya ovasını, taklacı güvercinlerin dansını izliyor, dört bardak çayla dinlenip tekrar merdivenleri tırmanmak üzere sarımtırak evlerin olduğu sokaklara dalıyorum. Sıcak ama Mardin. Bu mevsimde böyleyse yazın nasıl oluyordur? Terasına çıktığım bu yapının taş işçiliği muhteşem. Girişinde Gazipaşa İlkokulu yazıyor. Böyle bir okulda okumanın ayrıcalığını acaba öğrenciler farkında mıdır? Dört kattan oluşan yapı 1892 yılında Lole adında mimarbaşı tarafından yapılmış ve II. Meşrutiyet Dönemi'nde, 1907 tarihinde Süryani Kadim Cemaati'nden Cebbur adında zengin bir kişi tarafından ev olarak kullanılmış. Giremedim içine ama yazılanlar ne denli güzel olduğuna dair fikir veriyor: Odaların içi mükemmel bir şekilde oyma taşlarla süslenmiş ve her odanın süslemeciliği diğer odalardan farklıdır. Salon girişleri ve salonların içi adeta bir müzeyi andırmaktadır. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında eski Mardin Milletvekili Abdurrezzak Şatana’ya satılmış; aynı bina bir süre sonra Özel İdare Müdürlüğü tarafından satın alınmıştır. 1934 yılından günümüze kadar eğitim-öğretim amaçlı olarak kullanılan ve halen Mardin Merkez Gazipaşa İlköğretim Okulu olarak anılan binada 10 derslik bulunmaktadır.
Mardin Kalesine çıkılamıyor. Hava Radar Kıta Komutanlığı işgal etmiş! Başka yer mi bulamadınız da Sümerler, Asurlar, Babiller, Romalılar, Bizans ve Artuklular gibi pek çok uygarlığın kullandığı kaledesiniz?
Telefona işaretlediğim yerleri arayarak-sorarak bulup geziyorum. Bazı mekanlar giriş ücreti istemekte. Aslında kamuya açık alanlar olmasına karşın 3-5-7 lira gibi. Sinir oldum, bu nedenle girmiyorum. Ancak öyle muhteşem bir mekan geliyor ki; Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi: 1385 yılında Melik Necmettin İsa Bin Müzaffer Davut Bin El Melik Salih tarafından yaptırılmıştır. Medresenin girişindeki taş işlemeler dikkat çekicidir. İki avlulu ve iki katlı olup, avlunun dışında kalan mekanlarla iyice yayılmış, dilimli kubbeleri ile uzaktan dikkati çeker. Medresede Sultan İsa Türbesi ve bir çok eski kitabeler mevcuttur. Medresenin yüksekte kurulmasının amacı, rasathane olarak kullanıldığındandır. Mihrapta kullanılan taşa ışık vurunca renk cümbüşüne dönüşür. Müze olarak da kullanılmıştır.
Olgunlaşma Enstitüsünün çalışmalarına bir göz atıyor, sokak aralarında yük taşıyan eşekleri gözlüyor, Süryani çöreği tadıyor (içi hurmalı, nefis), tesadüfen rastladığım bir sergiye dalıyorum; İbrahim Ayhan: Bedenimde Bir Yer. Dört iş, bir de yerleştirme ile birlikte 5 çalışmadan oluşan sergi, bugün gençlerde artık olmayan, 80 yaşındaki Kürt kadınlarında gördüğümüz dövmelerle ilgili. Şöyle açıklıyor sanatçımız: Deq sanatı, Güneydoğu kadınlarının yüz yıllardır vücutlarının çeşitli yerlerine yaptığı ve canlarını çok yakmasına rağmen güzelliği, bereketi, asaleti ve umudu temsil ettiğine inanılan ve kökleri çok eskilere dayanan bir dövme geleneğidir. Gaz lambası isi ile anne sütünün karıştırılmasıyla elde edilen özel bir karışımın iğne yardımıyla ömür boyu çıkmayacak bir biçimde derinin alt yüzeyine desenler nakşedilmesiyle gerçekleştirilir.
Saati geçti, Arkeoloji Müzesi yarına kalıyor. Cumhuriyet Meydanı’nda, belediyenin Türk Mutfağı adı altında düzenlenen etkinlik kapsamında, kadınların yaptıkları (bana uyan) yemeklerden bir porsiyon karışık dolma alıyor (yaprak ve biber, 10-), midede açılan boşlukları dolduruyorum. Yetişirim belki diye Kırklar Kilisesine koşturuyor, ayinin bitmesini bekliyor, papazın hemen ardından ışıkları söndürüp kapatmasından dolayı göremiyorum içini : (( Ve dolaşıyorum ve dolaşıyorum ve dolaşıyorum... Bazen aynı yerlerden tekrar geçiyor, atlamış olduğum ayrıntıları fark ediyor, farklı ışıklarda fotolar çekiyor, ama dönmem de gerektiğinden son seferi kaçırmamak için sabah indiğim yerden yürüyerek aşağılara doğru uzanıyorum. Buraları turistin daha az dolaştığı yerler. Yoldan geçen M12’ye binip otogarda iniyorum. Kartı basınca 65’lik olduğuma inanmıyor şoför. Bir yemek hak etti benden bu iltifatına : ))
Otogarda Kızıltepe aracı beklemekteyim. Halk otobüsü geliyor biniyorum. Ama bu da dilenci postası gibi her yerde dura dura gidiyor. Para alınmaz anonsuna karşın para kabul oluyor. Buralarda kurallar geçerli değil. Kapalı mekanlarda sigara içiliyor. Aldırış eden yok!
Kızıltepe otogarında taksi arayışındayım. Araçlar var ancak şoförleri yok. Birinin telefonunu arıyor 5 dk. sonra oradayım diyor. Malum, bizde 5 dk. yarım saat da olabilir. Gelen bir adam, uzak değil ÖE, gel yürüyelim, ben de orada oturuyorum diye teklif edince; süper, tamam hadi başlayalım. Konuşa konuşa karayolunun kenarından yürü yürü, kavşağa gelip içeriye dönünce ÖE’de solda çıkıyor karşıma. Benim dün geldiğim kavşaktı bu. Çok da yakın değildi ama oldu. Bol bol sohbet ettik yol boyunca. Aslında yerli halkla temas hoşuma gidiyor. Onları dinlemek, onlara bir şey anlatmak. Karşılıklı etkileşim...
Bir duş, bir iki çamaşırın yıkanması, yazının yazılması, fotoların yüklenmesi ve günün sonlandırılması. Ancak bir şey daha vardı konuşacağım; rüya. Hepimiz rüya görüyoruz. Ama onları hatırlıyor muyuz? Rüyaların kısa süreli belleğimizde saklandığı ve genellikle hızlı bir şekilde dağıldığı, bu da tam ortasında uyanıldığında hatırlama olasılığımızın daha yüksek olduğu söylenir. Hatta sabaha karşı, uyanmaya yakın, üstelik bazen uyku ile uyanıklık arasında bilinçli bir takip, bazen yönlendirme bile yapabiliyor insan. Yani rüyasının yönetmeni oluyor.
İnsanlık tarihinde rüyalarla ilgili anlatı ve izlere MÖ 3100’lü yıllarda Sümerlerde ve MÖ 2000’lerde Antik Mısır’da rastlandığı, ama rüyalarla ilgili ilk bilimsel çıkarımları yapan kişinin Sigmund Freud olduğunu biliyoruz. 1900 yılında yayınladığı Rüyaların Yorumu başlıklı makalesinde Freud, rüyaların ve özellikle de anlamlı olan rüyaların beynin fonksiyonlarıyla ilişkili olduğunu ileri sürer ve rüyalarımızda bazı dileklerimizi gerçekleştirebildiğimizi düşünür. Buna da dilek gerçekleşmesi adını verir. Yani uykumuz sırasında bilinçaltımızda bulunan ve Ego ile Süperego nedeniyle baskılanmış olan isteklerimiz ve arzularımız tatmin edilmektedir der.
İnsanın yaratıcılığını ve ifadesini besleyen rüyalar sanatın belki de uzun zamandır vazgeçilmez parçalarından birini oluşturuyor. İlk aklıma gelen Hieronymus Bosch, Henri Rousseau ve Salvador Dali’nin çalışmaları. Ama pek çok sanatçı rüya olgusunu kendi dönem özellikleri, üslupları ve özgün duyarlılıkları içinde, resmin plastiğiyle harmanlayarak ortaya koydu. Dini, psikolojik, edebi, kültürel etkilerden kaynaklı bu eserler bilinçaltımızın kapılarını aralamaktalar.
![]() |
Eski Mardin’in sonuna kadar gidiyor, Bab-ı Sor Çeşmesi’nde inip başlıyorum turlamaya. |
![]() |
Melik Mahmut Camii |
![]() |
Girişte sivri kemerli ve mukarnaslı taş kapı ile küçük bir avluya geçiş sağlanır. |
![]() |
Cami, aslında bir türbe ve ek yapılarla birlikte küçük bir külliye düzenindedir. |
![]() |
Kuzeydoğu köşede, basit silindirik biçimli bir minare yer alır. |
![]() |
Hatuniye Medresesi; uzunca çıkan, merdivenli bir yolun üzerinde. |
![]() |
Hatuniye Medresesi, Anadolu’daki ilk eyvanlı medrese tiplerinden biri olarak kabul edilir. |
![]() |
Artuklu mimari geleneğinin etkilerini taşıyan, hem eğitim hem ibadet fonksiyonları barındıran tarihî bir yapıdır. |
![]() |
Yahya Muin Beyin 1952 model Chevrolet marka otomobili. |
![]() |
Sabancı Kent Müzesi binası II. Abdülhamid döneminde (1889) Ermeni mimar Lole tarafından Süvari Kışlası olarak inşa edilmiştir. |
![]() |
Mardin’e özgü sarı kesme taştan yapılan bina, kavisli revakları ve görkemli avlusuyla Artuklu ve Osmanlı mimari çizgilerini birleştirir. |
![]() |
Cıncar-döven, 20. yy.ın birinci çeyreği / Hububat değirmeni ve ölçeği, 20. yy |
![]() |
Dibek ve öğütme taşı, 20. yy |
![]() |
Taht |
![]() |
1952 model Chevrolet |
![]() |
Dilek Sabancı Sanat Galerisi |
![]() |
Mardin Valiliği Konağı, 19. yy Osmanlı dönemi hükümet binası olarak inşa edilmiş, kesme taştan oluşan klasik bir idari yapıdır. |
![]() |
17. yy.da başlayan kökleri 1800'lerin ortasında yeniden yaptırılmış, Tanzimat dönemi mimarisiyle valilik, adliye ve diğer birimlere ev sahipliği yapmıştır. |
![]() |
İki-üç katlı, avlulu planlı konak; sivri kemerli pencereler, taş oymalı alınlıklar ve geniş sofalarla Mardin'in taş işçiliğini yansıtır. |
![]() |
Artuklu geleneğinden etkilenmiş cephesi, Hatuniye Medresesi veya Melik Mahmut Camii ile uyumlu sade ama heybetlidir. |
![]() |
Suzana Cafe & Restaurant |
![]() |
“Devlet kapısında bir işin olacak senin.” |
![]() |
Bir sade kahve ile terasında oturuyor, önümde uzanan Mezopotamya ovasını kuş bakışı temaşa ediyorum. |
![]() |
Şehidiye Camii ve Medresesi |
![]() |
Bugün gördüğümüz minare aslında orijinal değildir. Eski minarenin yıkılması üzerine 1916-17 yıllarında ünlü Ermeni mimar Sarkis Lole tarafından inşa edilmiştir. |
![]() |
Yapı taş malzemeyle inşa edilmiştir; Mardin taşının sıcak tonları mimaride belirgindir. |
![]() |
Bu tip “camii+medrese” yapıları döneminde sosyal yaşamın, eğitim ritüellerinin ve dinî pratiklerin toplandığı merkezlerdi. |
![]() |
Ana cadde üzerindeki Kuyumcular Çarşısı dışında Ulucami etrafında yer alan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşı ve Bakırcılar Çarşısı bulunuyor. |
![]() |
Buraları Mardin’e özgü yiyecekler, takılar, otantik giysiler ve yöresel ürünlerle dolu. |
![]() |
Uyarmasalar demek taşı sökecekler… (Ulucami) |
![]() |
Yapı, Mardin’e özgü düzgün kesme taş ile inşa edilmiştir. Üst örtüde yer alan kubbe dıştan dilimli (yivli) tekniğe sahiptir; bu teknik daha sonra bölgede yerleşik bir mimari özellik haline gelmiştir. |
![]() |
Ulu Caminin aslen iki minareli olduğu, ancak zamanla birinin yıkıldığı bilinmektedir. Bugünkü minare 1888-89 yıllarında Osmanlı döneminde yeni ve eklektik bir üslupla inşa edilmiştir. |
![]() |
Ulu Cami, Artuklu mimarisinin erken ve özgün örneklerinden biridir ve bu yüzden çevresindeki birçok yapıya ilham kaynağı olmuştur. |
![]() |
Mardin'in en etkileyici sivil mimari örneklerinden biri olan Gazipaşa İlkokulu, sadece bir eğitim kurumu değil, şehrin taş işçiliği mirasının zirve noktalarından biri olarak kabul edilir. |
![]() |
Cephesindeki ince oymalar, pencerelerin etrafındaki süslemeler ve devasa giriş kapısı, Mardin'e özgü sarı kalker taşının sanat eserine dönüştüğü en iyi örneklerdendir. |
![]() |
Sultan İsa Türbesi, şehrin en ikonik yapılarından biri olan Zinciriye Medresesi'nin içerisinde yer almaktadır. |
![]() |
| Sultan İsa Türbesi |
![]() |
Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi |
![]() |
Mardin Kalesi'nin hemen altında, şehre hakim bir noktada bulunan bu yapı, 1385 yılında son Artuklu Sultanı Melik Necmettin İsa tarafından yaptırılmıştır. |
![]() |
Ulu Cami ve Mezopotamya |
![]() |
Kesme taştan, avlulu iki katlı medrese planında cami-türbe birleşimi; doğu portalde anıtsal taş oyma (geometrik mukarnas), dilimli kubbeler ve kakma motifli mihrap dikkat çeker. |
![]() |
Yapı, yüksek konumu nedeniyle geçmişte gökyüzü gözlemleri için bir rasathane olarak da kullanılmıştır. |
![]() |
Mardin Olgunlaşma Enstitüleri binası, Mardin Kalesi'nin hemen eteklerinde yer alır. Yapının en ilginç özelliği, 13. yy.dan kalma Muzafferiye Medresesi'nin kalıntıları üzerine inşa edilmiş olmasıdır. |
![]() |
Ulu Cami kubbesi dıştan dilimli (yivli) tekniğe sahiptir. |
![]() |
İbrahim Ayhan: Bedenimde Bir Yer (sergi) |
![]() |
05 Arkeoart (Bienal kapsamında) |
![]() |
Cumhuriyet Meydanı |
![]() |
Türk Mutfağı adı altında düzenlenen etkinlik kapsamında, kadınların yaptıkları yemeklerden bir porsiyon karışık dolma alıyor, midede açılan boşlukları dolduruyorum. |
![]() |
Surp Hovsep Kilisesi (Mar Yusuf Kilisesi), Mardin merkezindeki tarihi Ermeni Katolik kilisesidir. |
![]() |
Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi. Zikzak formundaki korkuluklar, Artuklu taş işçiliğinin en karakteristik örneklerindendir. |
![]() |
Cumbalı Ev, Restaurant & Cafe |
![]() |
Melik Mahmut Camii |
![]() |
Mardin’in kalesi ve taş evler UNESCO adayı. |
32. gün (devamı) Kızıltepe III / 30. gün (öncesi) Ceylanpınar-Kızıltepe
[bisikletle]Türkiye: Göbeklitepe, Tarihin Sıfır Noktası
Tarsus-Karataş, 96 km
Karataş-Yumurtalık, 55 km
Yumurtalık-Payas, 77 km
Payas-Arsuz, 60 km
Arsuz-Çevlik, 50 km
Çevlik-Antakya, 37 km
Antakya-Reyhanlı, 63 km
Reyhanlı-Kırıkhan, 46 km
Kırıkhan-İslâhiye, 67 km
İslâhiye-Kilis, 81 km
Kilis-Gaziantep, 55 km
Gaziantep-Nizip, 59 km
Nizip-Birecik, 37 km
Birecik-Suruç, 51 km
Suruç-Harran, 71 km
Harran-Şanlıurfa, 46 km
Şanlıurfa-Viranşehir, 90 km
Viranşehir-Ceylanpınar, 53 km
Ceylanpınar-Kızıltepe, 75 km
Kızıltepe-Mardin, 23 km
Mardin-Nusaybin, 62 km
Nusaybin-Midyat, 51 km
Midyat-Dargeçit, 43 km
Dargeçit-İdil, 42 km
İdil-Cizre, 32 km
Cizre-Şırnak, 48 km
Şırnak-Eruh, 50 km
Eruh-Siirt, 56 km














































































































