28 Mayıs 2022

[bisikletle]Türkiye: Göbeklitepe, Tarihin Sıfır Noktası (Kızıltepe II)

 

26 Mayıs 2022, Perşembe / Kızıltepe II (31. gün)

 

Buradaki 2’nci günümde Mardin’e gideceğim. Neden mi buradan? Mardin’de kalacak yer bulamamıştım bu tarihlerde. Sadece 28’inde vardı ondan. Bugün uyanışım 7 buçuk. Kahvaltıya 8 buçukta iniyorum. Zayıf bir ikram. Çamaşırları ÖE’de yıkatmak istedim ama 30 lira alıyorlarmış. İki parça eşya için de bunu vermem, elde yıkarım. Ve hepsini güzelce yıkayıp balkona asıyor ardından arka frenin balatasını değiştiriyorum. Bunu Ceylanpınar’da yapacaktım, unuttum. Odanın bir kenarında minik karıncalar dolaşıyor. Onu da resepsiyona bildiriyor, toparlanıp ÖE önünde Bahçelievler otobüsünü beklemekteyim. 5 liraya otogara götürüyor. Üç gün buradayım, gidiş gelişler için Mardinkart alsam iyi olacak. 15’e çıkıyormuş. Bir foto ve kimlik fotokopisi gerekti. Üstelik Mardin’e giderken de geçerliymiş. Bu iyi işte. 65’lik olmanın faydalarını burada da görmekteyim, beleş ulaşım : ))


Süryanicede ‘Kaleler Kenti’ anlamı taşıyan Marde’den gelen Mardin, Roma döneminde de aynı adla anılır. Araplar ise günümüzdeki isme daha yakın olan Maridin’i kullanırlar. Kervan yolları üzerinde bulunan şehir, zenginliği nedeniyle bölge devletleri arasında rekabet konusu olmuştur. Tarih boyunca önemini koruyan Mardin, günümüze uzanan eserleriyle şüphesiz en ilgi çekici kültürel şehirler arasında bulunuyor. Fi tarihinde Diyarbakır’dan günü birlik gelip gezmiştim. Ama bu sefer üç günümü ayırıp iyice tadına varmak istiyorum. Saat 11’de kalkan belediyenin otobüsüne binerek Mardin’e ulaşıyorum. Dedikleri gibi sıkı bir rampası var ve güvenlik şeridi de çok dar. Otogarda inip M12 hattı ile Eski Mardin’e devam etmekteyim. Otobüs mahalle aralarından geçerek dolanmakta. Görmüş de oluyorum bu fırsatla. Yeni Mardin bildiğimiz, günümüz kentleri gibi. Binalar yeni ve yüksek. Kafeler, marka dükkanlar vs..., her yerde olanlardan. Gençler ortalıkta. Kızların da öyle hepsi “sıkmabaş” kılığında değil.

 

Eski Mardin’in sonuna kadar gidiyor, Bab-ı Sor Çeşmesi’nde inip başlıyorum turlamaya. Hava sıcak, hazır da çeşmenin yakınındayım, yüzümü yıkayayım, biraz ferahlarım. İki musluğundan da buz gibi bir su akmakta. Çeşmeler genellikle akan suyun cinsine göre tatlı, tuzlu ve acı çeşmeler olarak sınıflandırılır. Burası tatlı suyu olan çeşmelerden. Artuklu döneminden kalma bir eser, kemerin üzeri üzüm salkımı kabartmalarıyla süslenmiş. 1213 tarihli, tek yüzlü ve sivri kemerli. Ayn Çeviz Çeşmesi ya da Bab-ı Sor adlarıyla anılıyor.


Daracık sokakların ayırdığı evlerin dibinden, gölgeleri kollayarak geldiğim Melik Mahmut Camii 14. yüzyıla tarihlendirilmekte. Mimarisi yatık dikdörtgen şeklinde, ana girişi ise taş işlemeli. Avlusundaki türbede mezar izine rastlanılmamış. Elbette bu da bir Artuklu eseri. İçine girmiyor, dışından fotoğraflayıp yakındaki Hatuniye Medresesi’ne yöneliyorum. Uzunca çıkan, merdivenli bir yolun üzerinde. Sıtti Radviyye adıyla da bilinen yapı Artuklu Hükümdarı II. Kutbüddin İlgazi’nin egemenliği sırasında (1176-1184) annesi Sitti Raziyye tarafından yaptırılmış, vakfiyesi kıble cephesinde, Kutbüddin İlgazi’nin de bu medreseye gömülü olduğu kaynaklarda belirtilmekte. Tarihi boyunca fazlaca kurcalanmış olup gerçek durumundan çok şey kaybettiği söylenen medresenin bir kısmı, bugün cami olarak kullanılıyor. Tüm değişikliklere karşın yapı Anadolu’nun en erken tarihli, iki katlı, revaklı avlusunun üzeri açık, iki eyvanlı medrese olarak mimarlık tarihi içindeki özel yerini korumakta. 


Mardin’i anlatmak da, yaşamak da bir başka. Şehrin her yanını saran tarihi doku, ilgi çekici bir atmosferi de beraberinde getiriyor ve yolumun üzerine Sabancı Kent Müzesi çıkıyor. Uzunca ismiyle “Sakıp Sabancı Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi”. Giriş için 10 lira ödeyip, 1889 yılında Diyarbakır Valisi Hacı Hasan Paşa tarafından Süvari Kışlası olarak yaptırılmış ve kullanılmış olan yapının teşhir salonu sizi Yahya Muin Beyin (*) kiremit rengi 1952 model Chevrolet marka otomobili ile karşılıyor. Adından da anlaşıldığı üzere müzede, Mardin şehrinin kimliğini/belleğini oluşturan zanaatlar, yaşam alanları, sosyal yaşam ve kent tarihine ait buluntu ve eşyalar sergilenmekte. Bu kimliği oluşturan unsurların görsel ve işitsel materyallerle zenginleştirildiği sergi alanında, Mardin hakkında bugüne kadar çıkmış olan bütün kitaplardan örnekler de var.


Bu şekliyle Mardin’de kültürel değerleri bir araya getirerek zengin bir koleksiyonu ortaya koyan, Mardin’in kentsel oluşum ve yaşam kimliğini tanıtması açısından son derece heyecan verici bir müze. 

 

Bodrum katına iniyor ve sanat galerisinde sergilenen, İstanbul Sabancı Müzesinde gördüğüm, Rus Avangartları Sergisi’ni tekrar izlemek çok keyifli geliyor. Muhteşem işler var aralarında.

 

(*) 1913’te Mardin’de dünyaya gelen ve lakabını bu bölgede “yardım eden” anlamındaki “muin” sözcüğünden alan ve Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla beraber “Özyardımcı” soyadını kullanan Yahya Muin, 1930’lardan itibaren kardeşi Salih’le birlikte farklı markalarda ABD yapımı otomobil, kamyon ve otobüsleri Mardin’e getiriyor, alım satımını yapıyor. Muin’in, dönemin koşullarında yüksek bir fiyata satın aldığı ve taksi olarak kullandığı otomobil, yıllarca Mardinlilerin yanı sıra, buraya gelen siyasetçi, bürokrat ve hakimlere de hizmet etti, düğün konvoylarından adli keşif gezilerine kadar Mardin’in günlük hayatında önemli bir yeri vardı. Bu arabadan elde edilen gelirle Yahya Muin, dokuz çocuğunun eğitim masraflarını karşılayarak ailesine bakabildi.

SSMKM


Bu tarihi atmosferin çok eskilerden günümüze uzanan değerlerinden biri de Mardin Valiliği Konağı (bugün yeni yerinde, bu eski olan). Hemen Sabancı Müzesinin karşısında. Ama öncesinde yanındaki yapıda açık bulunan, Mehmet Ali Boran’ın “Dudakların benden başka hiç kimsenin toprakları değildir” sergisine gidiyorum. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı bir askerin cepheden sevgilisine yazdığı mektupta geçen bir cümleden hareketle kurgulanmış. Sanatçı İstanbul’da da Murat Germen ile bir ortak çalışma yapmış. Haberdardım ama gidememiştim. Burada denk gelmek iyi oldu. Ayaküstü tanışıyor, bana çalışmalarını ve anlamlarını açıklıyor. Üç video çalışmasının yanı sıra fotoğraf, resim, yerleştirme, baskı ve çizimlerin olduğu toplam 13 işi var. 20 Haziran’a kadar gezilebilecek olan sergi Mardin Bienali ile eşzamanlı açılmış. Evet, 20 Mayıs-20 Haziran Uluslararası Mardin Bienali’nin tarihi. Bu sene 5. açıldı. Teması “Çimenin Vaadi”; küratörü Adwait Singh, Hintli; Yeni Delhi’de yaşayan bir filozof ve yazar. Çok şanslıyım ki bienale de yetişebildim. Rahat zamanımda gezeceğim. Bugün tarihi eserleri dolaşayım.


Oldukça kalabalık ortalık. Yerli turistler çoğunlukta. Hafta sonuna da denk geldi, o nedenle daha da fazla insan var sanırım. Her yerde aynı şeyler satılıyor; sabun, poşu ve şal, Süryani çöreği ve şarap dükkanları, bir de konaklar otel ve restoran olmuş. Turizme yönelik her şey... Açıktım, mide ses veriyor, hatırlatıyor kendini. Yol üstünde gözüme ilişen, “Köfte ve Çorba” yazan yere uğrasam, bir çorba iyi gelir. Daracık merdivenden iki kat tırmanıyor ve beni karşılayan hanıma “neleriniz var et suyu olmayan?” temel sorumu yöneltiyorum. Ne güzel rastlantı ki, ne çorbaya, ne de yemeklere et veya kemik suyu koymuyormuş. Süper! Bir yayla ve az kızarmış patates, yanına ikram turşu. Ardından bir sade kahve ile terasında oturuyor, önümde uzanan Mezopotamya ovasını kuş bakışı temaşa ediyorum. Elbette eşe dosta foto yolluyorum, kaçar mı? 60 lira borcumu ödeyip ayrılıyorum 40 dakika sonra mekandan.


Şehidiye Medresesi; araştırmacılar genellikle 13. yüzyıl başına tarihlendirmekteler. Yapılan tamir ve ekler yüzünden orijinalliğini kaybettiği söyleniyor. Ancak yer yer görülen bezemelerden medresenin ilk yapıldığında çok zengin süslemeli olduğu anlaşılmakta. Güneyinde bulunan küçük caminin bugünkü minaresi, şerefeye çıkılan çift merdivenleri ile helezonik yapıda olduğu, 1916 yılında inşa edildiğini girişteki panodan öğrenmekteyiz.


Ana cadde üzerindeki Kuyumcular Çarşısı dışında Ulucami etrafında yer alan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşı ve Bakırcılar Çarşısı bulunuyor. Buraları Mardin’e özgü yiyecekler, takılar, otantik giysiler ve yöresel ürünlerle dolu. Sevdiklerime birer Şahmeran şalı alıyorum. Sabun çeşitleri uçuk vaziyette. Neredeyse her derde bir sabun var. Hiç duydunuz mu, eşek ve keçi sütlü sabun olduğunu? Durun daha bitmedi; Salyangoz Sabunu, Pirinç Sabunu, İstenmeyen Tüyler Karınca Sabunu, Hızlı Saç Uzatan Sabun, Kırışıklık için Nar Sabunu... bunlardan bazıları.


Ve geliyorum Mardin’in en eski camisine; Ulucami. Devasa yapısıyla tarihin görkemini, taş kubbe ve gökyüzüne uzanan minaresiyle taşımakta. On ikinci yüzyılda Artukoğulları tarafından yapılmış bir sanat şaheseri. Bu cami için, Artuklu hükümdarlarından Melik Salih (1312-1362) bir kısım malını vakıf yaptırmış. Bunlar 38 dükkan, bir hamam, Bab-ı Cedid civarında bir bahçe ve Mardin köylerinde bir çok bağdan oluşuyormuş. Avlusu kalabalık, tam da namaz saatine denk geldim. İçeri girmiyor, fotoğraflarımı alıp diğer kapısından çıkıyorum. Cemil Kolli Kıraathanesi’nin terasında, sanki sonsuza gider gibi önüme serilen Mezopotamya ovasını, taklacı güvercinlerin dansını izliyor, dört bardak çayla dinlenip tekrar merdivenleri tırmanmak üzere sarımtırak evlerin olduğu sokaklara dalıyorum. Sıcak ama Mardin. Bu mevsimde böyleyse yazın nasıl oluyordur? Terasına çıktığım bu yapının taş işçiliği muhteşem. Girişinde Gazipaşa İlkokulu yazıyor. Böyle bir okulda okumanın ayrıcalığını acaba öğrenciler farkında mıdır? Dört kattan oluşan yapı 1892 yılında Lole adında mimarbaşı tarafından yapılmış ve II. Meşrutiyet Dönemi'nde, 1907 tarihinde Süryani Kadim Cemaati'nden Cebbur adında zengin bir kişi tarafından ev olarak kullanılmış. Giremedim içine ama yazılanlar ne denli güzel olduğuna dair fikir veriyor: Odaların içi mükemmel bir şekilde oyma taşlarla süslenmiş ve her odanın süslemeciliği diğer odalardan farklıdır. Salon girişleri ve salonların içi adeta bir müzeyi andırmaktadır. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında eski Mardin Milletvekili Abdurrezzak Şatana’ya satılmış; aynı bina bir süre sonra Özel İdare Müdürlüğü tarafından satın alınmıştır. 1934 yılından günümüze kadar eğitim-öğretim amaçlı olarak kullanılan ve halen Mardin Merkez Gazipaşa İlköğretim Okulu olarak anılan binada 10 derslik bulunmaktadır.

KültürPortalı


Mardin Kalesine çıkılamıyor. Hava Radar Kıta Komutanlığı işgal etmiş! Başka yer mi bulamadınız da Sümerler, Asurlar, Babiller, Romalılar, Bizans ve Artuklular gibi pek çok uygarlığın kullandığı kaledesiniz? 

 

Telefona işaretlediğim yerleri arayarak-sorarak bulup geziyorum. Bazı mekanlar giriş ücreti istemekte. Aslında kamuya açık alanlar olmasına karşın 3-5-7 lira gibi. Sinir oldum, bu nedenle girmiyorum. Ancak öyle muhteşem bir mekan geliyor ki; Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi: 1385 yılında Melik Necmettin İsa Bin Müzaffer Davut Bin El Melik Salih tarafından yaptırılmıştır. Medresenin girişindeki taş işlemeler dikkat çekicidir. İki avlulu ve iki katlı olup, avlunun dışında kalan mekanlarla iyice yayılmış, dilimli kubbeleri ile uzaktan dikkati çeker. Medresede Sultan İsa Türbesi ve bir çok eski kitabeler mevcuttur. Medresenin yüksekte kurulmasının amacı, rasathane olarak kullanıldığındandır. Mihrapta kullanılan taşa ışık vurunca renk cümbüşüne dönüşür. Müze olarak da kullanılmıştır.

 

Olgunlaşma Enstitüsünün çalışmalarına bir göz atıyor, sokak aralarında yük taşıyan eşekleri gözlüyor, Süryani çöreği tadıyor (içi hurmalı, nefis), tesadüfen rastladığım bir sergiye dalıyorum; İbrahim Ayhan: Bedenimde Bir Yer. Dört iş, bir de yerleştirme ile birlikte 5 çalışmadan oluşan sergi, bugün gençlerde artık olmayan, 80 yaşındaki Kürt kadınlarında gördüğümüz dövmelerle ilgili. Şöyle açıklıyor sanatçımız: Deq sanatı, Güneydoğu kadınlarının yüz yıllardır vücutlarının çeşitli yerlerine yaptığı ve canlarını çok yakmasına rağmen güzelliği, bereketi, asaleti ve umudu temsil ettiğine inanılan ve kökleri çok eskilere dayanan bir dövme geleneğidir. Gaz lambası isi ile anne sütünün karıştırılmasıyla elde edilen özel bir karışımın iğne yardımıyla ömür boyu çıkmayacak bir biçimde derinin alt yüzeyine desenler nakşedilmesiyle gerçekleştirilir.

 

Saati geçti, Arkeoloji Müzesi yarına kalıyor. Cumhuriyet Meydanı’nda, belediyenin Türk Mutfağı adı altında düzenlenen etkinlik kapsamında, kadınların yaptıkları (bana uyan) yemeklerden bir porsiyon karışık dolma alıyor (yaprak ve biber, 10-), midede açılan boşlukları dolduruyorum. Yetişirim belki diye Kırklar Kilisesine koşturuyor, ayinin bitmesini bekliyor, papazın hemen ardından ışıkları söndürüp kapatmasından dolayı göremiyorum içini : (( Ve dolaşıyorum ve dolaşıyorum ve dolaşıyorum... Bazen aynı yerlerden tekrar geçiyor, atlamış olduğum ayrıntıları fark ediyor, farklı ışıklarda fotolar çekiyor, ama dönmem de gerektiğinden son seferi kaçırmamak için sabah indiğim yerden yürüyerek aşağılara doğru uzanıyorum. Buraları turistin daha az dolaştığı yerler. Yoldan geçen M12’ye binip otogarda iniyorum. Kartı basınca 65’lik olduğuma inanmıyor şoför. Bir yemek hak etti benden bu iltifatına : ))

 

Otogarda Kızıltepe aracı beklemekteyim. Halk otobüsü geliyor biniyorum. Ama bu da dilenci postası gibi her yerde dura dura gidiyor. Para alınmaz anonsuna karşın para kabul oluyor. Buralarda kurallar geçerli değil. Kapalı mekanlarda sigara içiliyor. Aldırış eden yok!

 

Kızıltepe otogarında taksi arayışındayım. Araçlar var ancak şoförleri yok. Birinin telefonunu arıyor 5 dk. sonra oradayım diyor. Malum, bizde 5 dk. yarım saat da olabilir. Gelen bir adam, uzak değil ÖE, gel yürüyelim, ben de orada oturuyorum diye teklif edince; süper, tamam hadi başlayalım. Konuşa konuşa karayolunun kenarından yürü yürü, kavşağa gelip içeriye dönünce ÖE’de solda çıkıyor karşıma. Benim dün geldiğim kavşaktı bu. Çok da yakın değildi ama oldu. Bol bol sohbet ettik yol boyunca. Aslında yerli halkla temas hoşuma gidiyor. Onları dinlemek, onlara bir şey anlatmak. Karşılıklı etkileşim...

 

Bir duş, bir iki çamaşırın yıkanması, yazının yazılması, fotoların yüklenmesi ve günün sonlandırılması. Ancak bir şey daha vardı konuşacağım; rüya. Hepimiz rüya görüyoruz. Ama onları hatırlıyor muyuz? Rüyaların kısa süreli belleğimizde saklandığı ve genellikle hızlı bir şekilde dağıldığı, bu da tam ortasında uyanıldığında hatırlama olasılığımızın daha yüksek olduğu söylenir. Hatta sabaha karşı, uyanmaya yakın, üstelik bazen uyku ile uyanıklık arasında bilinçli bir takip, bazen yönlendirme bile yapabiliyor insan. Yani rüyasının yönetmeni oluyor.


İnsanlık tarihinde rüyalarla ilgili anlatı ve izlere MÖ 3100’lü yıllarda Sümerlerde ve MÖ 2000’lerde Antik Mısır’da rastlandığı, ama rüyalarla ilgili ilk bilimsel çıkarımları yapan kişinin Sigmund Freud olduğunu biliyoruz. 1900 yılında yayınladığı Rüyaların Yorumu başlıklı makalesinde Freud, rüyaların ve özellikle de anlamlı olan rüyaların beynin fonksiyonlarıyla ilişkili olduğunu ileri sürer ve rüyalarımızda bazı dileklerimizi gerçekleştirebildiğimizi düşünür. Buna da dilek gerçekleşmesi adını verir. Yani uykumuz sırasında bilinçaltımızda bulunan ve Ego ile Süperego nedeniyle baskılanmış olan isteklerimiz ve arzularımız tatmin edilmektedir der.


İnsanın yaratıcılığını ve ifadesini besleyen rüyalar sanatın belki de uzun zamandır vazgeçilmez parçalarından birini oluşturuyor. İlk aklıma gelen Hieronymus Bosch, Henri Rousseau ve Salvador Dali’nin çalışmaları. Ama pek çok sanatçı rüya olgusunu kendi dönem özellikleri, üslupları ve özgün duyarlılıkları içinde, resmin plastiğiyle harmanlayarak ortaya koydu. Dini, psikolojik, edebi, kültürel etkilerden kaynaklı bu eserler bilinçaltımızın kapılarını aralamaktalar.

 

Eski Mardin’in sonuna kadar gidiyor, Bab-ı Sor Çeşmesi’nde

 inip başlıyorum turlamaya.

Bab-ı Sor Çeşmesi (veya Babessor/Ayncevz Çeşmesi), 1213

 tarihli tek yüzlü sivri kemerli tarihi çeşmedir. Kesme taştan

 örülü niş içinde üzüm salkımı kabartmalarıyla bezeli, iki musluklu

 yapı; Artuklu mimarisinin sade ama zarif su elementi örneğidir.



 Melik Mahmut Camii


Girişte sivri kemerli ve mukarnaslı taş

 kapı ile küçük bir avluya geçiş sağlanır.


Cami, aslında bir türbe ve ek yapılarla birlikte

 küçük bir külliye düzenindedir.


Kuzeydoğu köşede, basit silindirik

 biçimli bir minare yer alır.



Hatuniye Medresesi; uzunca çıkan,

 merdivenli bir yolun üzerinde.


Hatuniye Medresesi'nin taş işçiliği, Artuklu 

döneminin en zarif örneklerinden biridir. 

Sarımtırak kalker taşı kullanılarak eyvan nişleri,

 taçkapı ve türbe mihraplarında ince oyma

 teknikleri uygulanmış; geometrik desenler 

(örgü, zigzag, sekizgenler), bitkisel motifler

 (üzüm salkımı) ve yazı şeritleri hakimdir.


Hatuniye Medresesi, Anadolu’daki ilk eyvanlı medrese

 tiplerinden biri olarak kabul edilir.


Artuklu mimari geleneğinin etkilerini taşıyan, hem eğitim hem

 ibadet fonksiyonları barındıran tarihî bir yapıdır.


Yahya Muin Beyin 1952 model Chevrolet marka otomobili. 


Sabancı Kent Müzesi binası II. Abdülhamid döneminde (1889)

 Ermeni mimar Lole tarafından Süvari Kışlası olarak inşa edilmiştir.


Mardin’e özgü sarı kesme taştan yapılan bina, kavisli revakları ve

 görkemli avlusuyla Artuklu ve Osmanlı mimari çizgilerini birleştirir.



Cıncar-döven, 20. yy.ın birinci çeyreği /

Hububat değirmeni ve ölçeği, 20. yy 


Dibek ve öğütme taşı, 20. yy 


Taht





1952 model Chevrolet


Dilek Sabancı Sanat Galerisi


Mardin Valiliği Konağı, 19. yy Osmanlı dönemi hükümet binası 

olarak inşa edilmiş, kesme taştan oluşan klasik bir idari yapıdır. 


17. yy.da başlayan kökleri 1800'lerin ortasında yeniden yaptırılmış,

 Tanzimat dönemi mimarisiyle valilik, adliye ve

 diğer birimlere ev sahipliği yapmıştır.


İki-üç katlı, avlulu planlı konak; sivri kemerli pencereler, taş

 oymalı alınlıklar ve geniş sofalarla Mardin'in taş işçiliğini yansıtır. 


Artuklu geleneğinden etkilenmiş cephesi,

 Hatuniye Medresesi veya Melik Mahmut 

Camii ile uyumlu sade ama heybetlidir.


Suzana Cafe & Restaurant



“Devlet kapısında bir işin olacak senin.”


Bir sade kahve ile terasında oturuyor, önümde uzanan

 Mezopotamya ovasını kuş bakışı temaşa ediyorum. 

Şehidiye Camii ve Medresesi


Medresenin 13. yy başlarında (1214 civarı), 

Artuklu Sultanı Melik Mansur Nasreddin Artuk

 Arslan tarafından yaptırıldığı kabul edilir.

 Caminin ise daha eski bir yapı üzerine

 inşa edildiği düşünülmektedir.


Bugün gördüğümüz minare aslında orijinal

 değildir. Eski minarenin yıkılması üzerine 

1916-17 yıllarında ünlü Ermeni mimar

 Sarkis Lole tarafından inşa edilmiştir.


Şehidiye Camii ve Medresesi'nin taş işçiliği,

 Artuklu döneminin zarif örneklerinden olup 

kesme kireçtaşı kullanılarak yapılmış ince 

kabartma ve oyma tekniklerini yansıtır. 

Geometrik desenler (örgü, yıldız, zigzag), 

bitkisel motifler (palmet, asma salkımı) ve 

kûfî yazılarla zenginleştirilmiş taçkapı

 ile eyvan nişleri öne çıkar.


Yapı taş malzemeyle inşa edilmiştir; Mardin

 taşının sıcak tonları mimaride belirgindir.



Bu tip “camii+medrese” yapıları döneminde sosyal yaşamın, eğitim

 ritüellerinin ve dinî pratiklerin toplandığı merkezlerdi.





Ana cadde üzerindeki Kuyumcular Çarşısı dışında Ulucami

 etrafında yer alan Kayseriye Pasajı, Revaklı Çarşı ve

 Bakırcılar Çarşısı bulunuyor. 


Buraları Mardin’e özgü yiyecekler, takılar,

 otantik giysiler ve yöresel ürünlerle dolu. 




Uyarmasalar demek taşı sökecekler… (Ulucami)


Ulu Cami dikdörtgen bir alan üzerine 

kurulmuştur ve mihrap duvarına paralel 

üç neften oluşan bir planla örgütlenmiştir. 

Mihrap önü kubbeli yapım bölümü (mihrap 

kubbesi) ve diğer neflerle birlikte klasik 

Artuklu mimari ritmini gösterir.



Yapı, Mardin’e özgü düzgün kesme taş ile inşa edilmiştir. Üst 

örtüde yer alan kubbe dıştan dilimli (yivli) tekniğe sahiptir; 

bu teknik daha sonra bölgede yerleşik bir 

mimari özellik haline gelmiştir.



Ulu Caminin aslen iki minareli olduğu, ancak 

zamanla birinin yıkıldığı bilinmektedir. Bugünkü

 minare 1888-89 yıllarında Osmanlı döneminde

 yeni ve eklektik bir üslupla inşa edilmiştir.


Ulu Cami, Artuklu mimarisinin erken ve özgün örneklerinden

 biridir ve bu yüzden çevresindeki birçok yapıya

 ilham kaynağı olmuştur.





Kıraathane, ismini Mardin'in tanınmış ve sevilen

 simalarından olan Cemil Kolli'den alır. Cemil 

Kolli, beyefendi kişiliği, kültürel birikimi ve 

misafirperverliği ile Mardin tarihinde

 iz bırakmış bir isimdir.




Mardin'in en etkileyici sivil mimari örneklerinden biri olan 

Gazipaşa İlkokulu, sadece bir eğitim kurumu değil, şehrin taş 

işçiliği mirasının zirve noktalarından biri olarak kabul edilir. 


Cephesindeki ince oymalar, pencerelerin etrafındaki süslemeler 

ve devasa giriş kapısı, Mardin'e özgü sarı kalker taşının sanat 

eserine dönüştüğü en iyi örneklerdendir.



Sultan İsa Türbesi, şehrin en ikonik yapılarından biri olan

 Zinciriye Medresesi'nin içerisinde yer almaktadır.


Sultan İsa Türbesi

Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi


Mardin Kalesi'nin hemen altında, şehre hakim bir noktada 

bulunan bu yapı, 1385 yılında son Artuklu Sultanı 

Melik Necmettin İsa tarafından yaptırılmıştır.



Ulu Cami ve Mezopotamya


Kesme taştan, avlulu iki katlı medrese planında cami-türbe

 birleşimi; doğu portalde anıtsal taş oyma (geometrik mukarnas),

 dilimli kubbeler ve kakma motifli mihrap dikkat çeker. 


Yapı, yüksek konumu nedeniyle geçmişte gökyüzü 

gözlemleri için bir rasathane olarak da kullanılmıştır.


Mardin Olgunlaşma Enstitüleri binası, Mardin

 Kalesi'nin hemen eteklerinde yer alır. Yapının 

en ilginç özelliği, 13. yy.dan kalma

 Muzafferiye Medresesi'nin kalıntıları 

üzerine inşa edilmiş olmasıdır.


Ulu Cami kubbesi dıştan dilimli (yivli) tekniğe sahiptir.







İbrahim Ayhan: Bedenimde Bir Yer (sergi)


05 Arkeoart (Bienal kapsamında)



Cumhuriyet Meydanı



Türk Mutfağı adı altında düzenlenen etkinlik kapsamında,

 kadınların yaptıkları yemeklerden bir porsiyon karışık dolma

 alıyor, midede açılan boşlukları dolduruyorum. 




Surp Hovsep Kilisesi (Mar Yusuf Kilisesi), Mardin 

merkezindeki tarihi Ermeni Katolik kilisesidir.



Mardin'in en önemli dini ve tarihi yapılarından biri olan Kırklar 

Kilisesi (Süryanice adıyla Mor Behnam ve Kız Kardeşi Saro

 Kilisesi), Süryani Ortodoks inancının bölgedeki en eski

 ve canlı merkezlerinden biridir.


Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi. Zikzak formundaki korkuluklar,

 Artuklu taş işçiliğinin en karakteristik örneklerindendir.





Cumbalı Ev, Restaurant & Cafe








Melik Mahmut Camii


Mardin’in kalesi ve taş

 evler UNESCO adayı.


 

 





















 

 

32. gün (devamı) Kızıltepe III / 30. gün (öncesi) Ceylanpınar-Kızıltepe






[bisikletle]Türkiye: Göbeklitepe, Tarihin Sıfır Noktası


İstanbul-Tarsus


Tarsus II


Tarsus-Karataş, 96 km


Karataş-Yumurtalık, 55 km


Yumurtalık-Payas, 77 km


Payas-Arsuz, 60 km


Arsuz-Çevlik, 50 km


Arsuz II


Çevlik-Antakya, 37 km


Antakya II


Antakya III


Antakya-Reyhanlı, 63 km


Reyhanlı-Kırıkhan, 46 km


Kırıkhan-İslâhiye, 67 km


İslâhiye-Kilis, 81 km


Kilis II


Kilis-Gaziantep, 55 km


Gaziantep II


Gaziantep III


Gaziantep-Nizip, 59 km


Nizip-Birecik, 37 km


Birecik II


Birecik-Suruç, 51 km


Suruç-Harran, 71 km


Harran-Şanlıurfa, 46 km


Şanlıurfa II


Şanlıurfa III


Şanlıurfa-Viranşehir, 90 km


Viranşehir-Ceylanpınar, 53 km


Ceylanpınar-Kızıltepe, 75 km


Kızıltepe II


Kızıltepe III


Kızıltepe-Mardin, 23 km


Mardin-Nusaybin, 62 km


Nusaybin-Midyat, 51 km


Midyat II


Midyat III


Midyat-Dargeçit, 43 km


Dargeçit-İdil, 42 km


İdil-Cizre, 32 km


Cizre II


Cizre-Şırnak, 48 km


Şırnak-Eruh, 50 km


Eruh-Siirt, 56 km


Siirt II


Siirt III


Siirt-İstanbul